kaybolan sehir

Unutulan Şehrin İzinde

Hayatın en güzel sürprizleri bazen hiç ummadığımız anlarda çıkar karşımıza. Bir kitap rafında yan yana duran iki kapak, yıllar öncesinden başlayan bir dostluğun sessiz tanığı olabilir.

O gün, Kadıköy Gazhane’nin geniş avlusunda dolaşıyordum. Burası, geçmişin izlerini modern sanatla harmanlayan, şehrin hengâmesinden uzak, gizli bir soluklanma noktasıdır benim için. İnsanların telaşsız adımları, havada dolaşan yumuşak bir rüzgâr, kuş sesleri… Tek arzum, bu huzuru bir fincan kahve eşliğinde biraz daha uzun yaşayabilmekti.

Yolum, mekânın içindeki kitapçıya düştü. Rafların arasında Sevgili İstanbul’u gördüm. Eski bir dost gibi karşımda duruyordu. Bir yazar için kendi eserini raflarda görmek tarifsiz bir mutluluktur; insanın içine hem huzur hem de tatlı bir gurur yayılır. Fakat asıl sürpriz hemen yanında gizliydi: Zuhal Floria’nın “Sora Sora Beyoğlu” kitabı…

Bu iki kitabın aynı rafta buluşması bana tesadüflerin büyüsünü hatırlattı. Belki başkaları için bu sıradan bir rastlantı gibi görülebilir. Ama benim için daha derin bir anlam taşıyordu. Yan yana duran iki kitap, hayatın tuhaf akışını, görünmez bağlarını fısıldıyordu.

Tanışmamıza neden olan olayları hatırladım. Zuhal, o günlerde Sora Sora Beyoğlu üzerine çalışıyordu. İstanbul’un geçmişine dalmış, kaybolmaya yüz tutmuş izleri toplamış, röportajlarla şehrin belleğini kayda geçirmişti. Kitap neredeyse tamamlanmıştı ama yolun sonuna yaklaşırken ummadığı zorluklarla karşılaşmıştı. Yazılarını emanet ettiği kişiyle arası açılmış, doğru yayınevini bir türlü bulamamış, onca sayfa henüz bir kitaba dönüşememişti. Bu süreç, onun için tamamlanması gereken bir görevdi. Ama bitmemiş bir senfoniyi andırıyordu; notaları kâğıda dökülmüş ama kimse tarafından dinlenmemiş bir senfoni. O, bu eserin çoktan dinleyicisiyle buluşması gerektiğini biliyordu. Emeğinin karşılığını alamamak, onu bir hayli yormuştu.

İşte o günlerde, ben de Dubai’den İstanbul’a gelmiştim. Onun kitap hazırlıklarını tesadüfen Instagram’da gördüm. Bir buluşma ayarladık; yaşadığı güçlükleri anlattı. O an hiç tereddüt etmeden, kitabının yayımlanması için elimden gelen desteği vereceğimi söyledim.

Zuhal’in anlatımı, Beyoğlu’nun eski ruhunu, renkli karakterlerini, artık var olmayan mekânlarını öylesine canlı bir şekilde yansıtıyordu ki, okurken geçmişin kapıları aralanıyor, sokakların cıvıltısı duyuluyordu. Bu kitap, onun kaleminden Beyoğlu’na, belleklere ve zamana karşı bir saygı duruşuydu.

Günler süren konuşmalarımız, metinler üzerinde yaptığımız değişiklikler, kimi zaman uzun tartışmalar… Tüm bu çaba İstanbul sevgisinde birleşiyordu ve belki de bizi yan yana getiren şey, şehrin yitip giden o güzel yıllarını hafızalara yeniden kazımak, hiç bilmeyenlere ilk kez duyurabilmekti.

Ve sonunda Sora Sora Beyoğlu E-Yayınları tarafından yayınlandı. İçinde biriktirdiği hikâyeler ve anlatım tarzı İstanbul’un büyüsüyle birleşince okurların ilgisi de gecikmedi. Bu yolculuğun tanığı olmanın mutluluğunu yaşıyordum. Kitabın hazırlanma süreci, samimi bir dostluğun da temelini atmıştı. O artık yalnızca bir İstanbul sevdalısı değil, aynı zamanda dertleşebileceğim, fikir alışverişinde bulunabileceğim kıymetli bir dosttu.

Kitap basılmadan önce son röportajını benimle yapmak istedi. Kalamış Divan’ın huzurlu atmosferinde, derin bir sohbete daldık. Konu sadece İstanbul değildi; hayatı, insanları, dostluğu ve yazarlığın ince yollarını da konuştuk. Masadaki kahveler çoktan soğumuştu ama kelimelerimiz hâlâ sıcaktı. O günün anısı, şimdi karşımda duran kitaba baktığımda yeniden canlanıyor. Eskisi kadar sık görüşemesek de her İstanbul’a gidişimde buluşuruz. Sohbetlerimiz sadece geçmişin anılarını değil, bugünün dertlerini, yarının umutlarını da kapsar.

İki kitap, bir mekân ve planlamadığımız karşılaşmaların bize armağan ettiği dostluklar…

Bazen zaman, hiç beklemediğimiz anlarda kulağımıza mucizeler fısıldar. Yolda yürürken, gecenin sessizliğinde ya da bir kitapçının raflarında… Hayat görünmez bir rotada ilerler; biz ne kadar plan yaparsak yapalım, çoğu kez yolumuzu değiştiren o hesapta olmayan tesadüfler olur. Belki de yaşamın büyüsü tam da burada gizlidir. Bizi hazırlıksız yakalayan rastlantılar, ruhumuzda kalıcı izler bırakır.

sorasorabeyoglu
Zuhal Floria‘nın Sora Sora Beyoğlu kitabı, birbirinden ilginç yaşamlara ve hikayelere ışık tutuyor. Her isim bizi farklı bir hayata çekiyor. Kitabı internetten edinebilir, başkalarının anılarını okurken kendi geçmişimizi de aydınlatabilirsiniz.

Kitapta yer alan o röportaj…

2018’in ekiminde bir söyleşi kitabıyla tanıştım sonra o kitap sevgilim oldu. Nereye gidersem yanımdaydı; metroda, vapurda, evde, kafede… “Sevgili İstanbul” kitabında birbirinden değerli 20 tanınmış kişiyle yapılan İstanbul sohbetleri hayatımı öyle etkiledi ki, okumayı bitirdiğimde yazarıyla tanışma hayalini kurdum. Sonra o hayali genişleterek “Tanıştığım vakit bir de söyleşi yapabilsem” diye düşündüm. Bu hayalin peşinde bir sene geçti. Dileğimi “Pera Perisi” duymuş olacak ki, “Sevgili İstanbul”un yazarı Remzi Gökdağ ile tanışma şansım oldu ama bu tanışma Gökdağ’ın Dubai’de yaşamasından dolayı sadece Instagram’la sınırlı kaldı. İletişimimiz Remzi Bey’in 2021’de İstanbul’a dönüşüne kadar mesajlarla devam etti. Ona bir ara Beyoğlu söyleşiler kitabı hazırlığımdan bahsettiğimde cömertçe deneyimlerini aktardı. Yeni bir dünyanın kapısını aralayarak, “Sevgili İstanbul” ve “Başka Şehirler” kitaplarının yayınevi olan E Yayınları ile tanışmamı sağladı. Bu süreçte kitabın bütünleşmesi ve kemikleşmesi için gazetecilik bilgisi ve birikimini gönülden vererek söyleşileri en doğru şekilde okurla buluşturmak için kitap dosyamı yayına hazır hale getirdi. Remzi Gökdağ’a teşekkürü borç bilirim.

İstanbul’un kışa hazırlandığı güneşli bir sonbahar gününde Kalamış Marina’da buluştuk. Öğle yemeği için Divan’a oturduğumuzda, “İmzalarsanız çok mutlu olurum” diyerek çantamdan heyecanla çıkardığım “Sevgili İstanbul” kitabını uzattım. Remzi Bey kitabını imzalarken gökyüzüne baktım; parlayan sonbahar güneşinde bir “Pera Perisi” de benimle gülümsüyordu. Çok sevdiğim söyleşi kitabının yazarı ile tanışmıştım, hatta kitabım için söyleşi de yapacaktım. Bu hayalleri kurarken Beyoğlu söyleşiler kitabımın yayına hazır hale gelmesini Remzi Gökdağ’ın üstleneceğini tahmin bile edemezdim. Ah hayat! Ne güzelsin!..

Yemeklerimiz bitmiş kahvelerimizi yudumlarken Remzi Gökdağ’a sorularımı sormaya başladım…


19 Kasım 1992 tarihli Cumhuriyet gazetesinde yayınlanan “Son Sahneyi Oynuyor Matmasel” başlıklı yazınızla Çetin Emeç Gazetecilik Teşvik Ödülü aldınız. Matmasel kimdi?

Hayatımın en güzel sürprizlerinden biriydi Matmazel‘le tanışmak. Aylardan kasımdı. Gazeteden erken çıkmıştım. Beyoğlu Belediyesi’nin önünden geçerken Başkan Hüseyin Aslan’ı ziyaret ettim. Çaylar söylendi, sohbet ederken bir ara kapı açıldı, içeriye tiyatro sanatçısı olduğunu öğrendiğim bir kadın girdi. Tarlabaşı’nda yaşayan kimsesiz bir kadının zor durumda olduğunu anlatmaya başladı. Başkan hemen belediyenin ilgili birimlerini arayıp talimat verdi. O yaşlı kadını ben de görmek istedim. Belediye görevlileriyle birlikte Tarlabaşı’nın ara sokaklarında evini aramaya koyulduk. Adresi bulduğumuzda onu ilk kez orada gördüm. Üç katlı bir evdi, kapısını açtı ve bizi içeriye davet etti. Çürüyen basamakların bazıları çökmüştü. Sallanan korkuluklara tutunarak yaşadığı odaya çıktık. Sobası vardı ama yakacağı yoktu, elektriği de kesilmişti. Pencereden sızan güneşle ısınıyordu. Oda duvarlarının sıvaları dökülmüş, tuğlalar görünüyordu. İçecek suyunu komşularından sağlıyor, tavandan damlayan suları toplayan leğenler arasında çileli bir hayat sürüyordu. Eşyaların üzerinde kalın bir toz tabakası vardı, örümcek ağları matmazelin boyunun seviyesine geliyordu. Yanımda bulunan Beyoğlu Başkan Yardımcısı Nusret Avcı gördüğü manzara karşısında duygularını gizleyemeyerek, “Böylesine bir yaşamı kimse hak edemez. Utanıyorum” demişti.

Matmazelin adı neydi?

Adı Eurosini İspiroğlu’ydu. Boş makarna kutularının üstünde duran sunta yatağına oturduğunda derin bir sohbet başladı. Sözünü hiç kesmeden dinledim. Onun bütün dünyasının bu harap evle sınırlı olduğunu sanıyordum. 1940’ların İstanbul’unda güzelliğiyle herkesi büyüleyen bu kadına, bir zamanlar Büyükada’da “La Princess de Monte Carlo” denildiğini nereden bilebilirdim. O anlattıkça zaman tüneline girmiş, İstanbul’un o günlerine yolculuğa çıkmıştım. Hiç evlenmemişti. Onu gördüğümde 80 yaşındaydı. Kucağındaki beyaz poşetten bir tomar siyah-beyaz sararmış fotoğraflar çıkarttı. Elleri titriyordu. Geçmişte kalan o güzel anları bana gösterirken, “Ne hayat!” diyordu. Yaşanan yılları özetleyen çok özel bir cümleydi bu. Anılarıyla yaşayan, gelecekten umutsuz, her gün karnını doyuracak sıcak bir yemek için son gücünü sokaklarda tüketen yaşlı kadın, “Artist oynar, ama ben yaşadım. Daha kaç senem var ki… Ama hayat çok güzel” diyordu.

Çok merak ettim hikayesini…

1912’de Bakırköy’de doğmuş Matmazel. Babası Senefon’un bir porselen mağazası varmış. Genel kültürü, üç yabancı dili çok iyi konuşabilmesi, ilgi odağı haline getirmiş, gençliğinde delikanlılar peşinden koşarmış. 1950’li yılların en gözde semtlerinden Tarlabaşı’nda bir evleri olmuş. Annesini 1951’de kaybetmiş. Onu tanıdığımda Matmazel’in tek geliri üç ayda muhtardan aldığı fakirlik yardımıydı. Yalnız kaldığı bu hayatta onu yalnız bırakmayan fotoğraflarına bakarken son günlerini huzur içinde geçirmek, o kışı da atlatıp ilkbaharı bir kez daha yaşamak istiyordu.

Görebildi mi ilkbaharı?

Matmazel’e veda ettikten sonra İstiklal Caddesi’ne çıktım. Her zamanki gibi kalabalık, her zamanki gibi eğlenceliydi Pera. Cağaloğlu’ndaki Cumhuriyet’e kadar yürüdüm. Az önce tanıştığım kadının anlattıkları beni alt üst etmişti. Hikayesini hemen o akşam yazdım. “Son Sahneyi Oynuyor Matmazel” başlığıyla gazetede yayınlandı. Tahmin edemediğim kadar büyük ilgi gördü haber. Beyoğlu Belediyesi evini temizletti, çürük basamakları onarıldı, elektriği bağlandı, akan dam tamir edildi. Tüm bu sürece Vitali Hakko ve Beyoğlu Güzelleştirme Derneği de dahil oldu. Basında onun haberleri çıktı, hatta Yunanistan’dan gazeteciler beni arayıp Matmazel’le görüşmek istediklerini söylüyordu. Bir gazete haberi ile yaşamının son günlerini rahat geçirdi Matmazel. Herkesin yıllardır esirgediği ilgiyi son sahnede buldu. Askerlik vazifemi yaparken 30 Haziran 1993 tarihli Cumhuriyet gazetesinde ölüm haberini okudum. 81 yaşındaki bir insana görmek istediği baharı, ihtiyacı olan ilgiyi son sahnesinde verdik diye düşündüm. Mutlu öldü Matmazel. Edebi istirahati Şişli Rum Mezarlığı’nda.

Bu haber ve ödülle hayatınızda neler değişti?

Matmazel benim Beyoğlu’na bakışımı değiştirdi. Beyoğlu’na sinema, kitap, arkadaş, eş dost buluşmaları için giderdim. Matmazel’i tanıdıktan sonra, benzer hikayeleri olan insanları görür oldum. Yardıma muhtaç o kadar çok kişi vardı ki… Sadece maddi yardım da değil, yalnızdı bu kişiler, yakınlarında konuşabilecekleri, dertlerini anlatabilecekleri ya da anılarını paylaşabilecek birilerini arıyorlardı. Her birinin derin hikayesi vardı. İstanbul sadece tarihî binaları, Boğaz’ı, Haliç’i ile değil, insan hikayeleri ile de önem taşır. Karıncaezmez Şevkiler, Galata Kulesi’ni satan Sülün Osmanlar, Madam Anahitler… “Sevgili İstanbul” kitabımı planlarken binalardan çok İstanbul’da yaşayan insanların hikayelerini öğrenmek istemem bu yüzdendi. Matmazel buna bir anlamda önayak oldu.

Sizin Park Otel mücadeleniz ve kitabınız da var…

1990’larda İstanbul’u Boğaz’dan geçen herkesin görebileceği bir yerde yükselen devasa bir beton kuleyle ilgili kent mücadelesinin hikayesidir “Park Otel Olayı.”

İstanbul’la ilgili yüzlerce habere imza attım, imar vurgunlarını yazdım fakat talana, kanunsuzluğa ne yazık ki pek engel olamadı bu haberler. Aksine kaçak yapılaşma hızla arttı. Başardığımız tek olay Park Otel mücadelesidir. Kentin yakın tarihinde önemli bir yere sahiptir bu bina. Özellikle umutsuzluğa kapılan ya da kentle ilgili “bir şey yapamıyoruz” diyenler Park Otel’in geçmişini mutlaka araştırmalı. Çünkü ilk kez, bir semtin insanları Ayazpaşalılar, bu cinayete dur demek için ayağa kalktılar. Onların bu mücadelesine, çevreye, kente, demokrasiye saygılı İstanbullular da omuz verdi ve Türkiye’de sivil dayanışmanın bir zaferi sergilendi. Cumhuriyet gazetesi bu mücadelenin önemli bir yerindeydi. Bir diğer tarafı Mimarlar Odası ve dönemin Belediye Başkanı Nurettin Sözen’di. Sivil toplum dernekleri, siyasiler ve basın da bu işin peşini hiç bırakmadı.

Çevre sakinlerinin, Mimarlar Odası’nın hukuk mücadelesi ve kampanyalarından sonra mahkeme tarafından alınan kararla hukuka aykırı fazla katları İstanbul siluetinden temizlendi. O zamanın teknolojisiyle o sekiz katın yıkılması binanın yapılmasından daha büyük harcama gerektirmişti. Beyoğlu’nun sembolü nedir diye sorsanız çoğu kişi Galata Kulesi der, AKM der ama benim için Park Otel’dir. Bu mücadelede dönemin Mimarlar Odası Başkanı Oktay Ekinci‘nin de emeği büyüktür. Onun İstanbul sevdası ve mücadelesi çabuk unutuldu. Oysa hepimizi bir araya getiren, bize yasal hakkımız olan direnişi hatırlatan bir cumhuriyet aydınıydı Oktay Ekinci. Onu rahmetle anıyorum.

Günümüzde Beyoğlu’nun durumu malum… Sizce Beyoğlu nasıl kurtulur?

Beyoğlu bir süreçten geçiyor. Bir göç dalgasıyla karşı karşıyayız. Ortadoğu, Afrika ve Doğu kültürleri akın akın İstanbul’a geliyor. Gelenlerin amacı sadece turistik ziyaret değil, bir yolunu bulup burada yaşamak ya da ilk fırsatta Avrupa’ya geçmek için İstanbul sokaklarındalar. Sadece Beyoğlu değil, Zeytinburnu’nda, Fatih’te, her yerde görüyoruz onları. Burada tutunabilenler kendi hayatlarına uygun atmosferi yaratmak için Beyoğlu’nu tercih ediyor. Bir zamanlar keyifle dolaştığımız Beyoğlu sokaklarında artık dilini bilmediğimiz, kültürlerini tanımadığımız insanlar kümeleşti. Beyoğlu’nda kendilerine göre hayat tarzı pazarlıyorlar.

Umutsuz değilim; bu bir süreçtir, geçecek. Göç her zaman vardı İstanbul tarihinde, olmaya da devam edecek. Yüzyılın başında Beyaz Ruslar mesken edindi Beyoğlu’nu, Rum azınlığın bölgeden ayrılmasıyla iç göçe sahne oldu Pera. İran Devrimi’nden sonra Beyoğlu sokakları İranlı muhaliflerden geçilmiyordu. O günleri yaşayanlar Amerikan Konsolosluğu’nun önünde vize bekleyen insanların oluşturduğu kuyrukları da hatırlar. Bugünkü durum geçmişle karşılaştırıldığında daha ağır gibi geliyor ama umudumuzu kaybedersek her şeyimizi kaybederiz. İstanbul yaşadıkça Beyoğlu ayakta kalacak. Dekor ve roller zaman içinde değişse de Pera’nın ruhu bu şehri aydınlatmaya her zaman devam edecek.

Kitabıma koymak için fotoğrafınızı çekebilir miyim?

Sevgili İstanbul kitabımda Ara Güler ile yaptığım söyleşide Ara Güler elimden telefonu alıp fotoğrafımı çekmişti. Kitabın için bu fotoğraf daha anlamlı olur diye düşünüyorum.


ARŞİVDEN SEÇMELER...
Çölde bir gece

Uzak gökler altında yaptığım bu yolculuğun heyecanı diğerlerine benzemiyordu. Saatlerce yol aldım.

Önce gezginim

Gördüklerimi not alırım. Her anın güzelliğini o anı yaşadıktan hemen sonra bir yerlere kaydetmek gerekir.

İstanbul’u dinliyorum

Eski İstanbul’a dair anılarını duymak istediğim kişilerden biri de meslek büyüğümüz Hasan Pulur'du.

Madem yalnız değiliz

Okyanus kenarında, karanlık bulutların altında bir sahil. Görüntü varla yok arasında, hisler dorukta.

Önce gezginim

Gördüklerimi not alırım. Her anın güzelliğini o anı yaşadıktan hemen sonra bir yerlere kaydetmek gerekir.

Başka Şehirler
Dear Istanbul
remzi gokdag

Remzi Gökdağ gazeteci, yazar ve gezgindir. Başka Şehirler, Sevgili İstanbul, Amerikan Medyası’nda 11 Eylül ve Park Otel Olayı kitaplarının yazarıdır.

1 bir kişi yeter remzi gokdag

Bir Kişi Yeter

Kalabalığın ortasında kaybolmak, yalnız kalmaktan çok daha tehlikelidir. Yalnızlık bize aynalar gösterir; kalabalık ise sadece maskeler dağıtır…
2 Remzi Gökdağ

Hüznün fotoğrafı

İstanbul'a akşam çökmektedir. Minarelerin suya düşen gölgeleri kaybolurken bir adam belirir. Rıhtımdaki sandalyelere kamerasını doğrultur ve basar deklanşöre. Karanlık yoğunlaşır, adam, sandalyeler,…
3 Remzi Gökdağ

Bu da Benim İstanbul’um…

Şehir sadece haritalarda değil, hafızalarda da var olur. Her adım bir anıyı, her köşe bir hikâyeyi çağırır. Herkesin kendine sakladığı bir İstanbul…
4 Remzi Gökdağ

Kendi Rotanı Takip Et

Bazen unutulmuş bir anı rotanızı baştan sona değiştirebilir. Önemli olan, iç sesinizi takip etmek ve seyahate kendi kişisel dokunuşunuzu katmaktır…
5 Rubulhali çölü

Kumun Atlantis’i

Bazı yerler coğrafi bir bölge olmanın ötesine geçip ruhun derinliklerine işleyen birer sembole dönüşürler. Rubülhali Çölü bunlardan biridir. "Boşluk" anlamına gelen ismiyle…
6 Remzi Gökdağ

Tutkunla Var Ol

Yaşamın özü, gözümüzü biraz olsun açıp, küçük anların içinde saklı olan büyük anlamı fark edebilmektir. Bu basit ama derin hakikat, hayatın en…
8 kaybolan sehir

Unutulan Şehrin İzinde

Bazen hayat en güzel sürprizlerini bir kitabevinin rafında saklar. Yan yana duran iki kitap, aslında yıllar öncesinden başlayan bir dostluğun sessiz tanığı…
9 ölü internet teorisi 1

İnterneti Robotlar mı Yönetiyor?

İnternet, bir zamanlar özgür fikirlerin, insan yaratıcılığının ve sınırsız bilginin merkeziydi. Oysa bugün, çevrimiçi dünyanın perde arkasında görümez, gizli bir ordu var.…
10 Remzi Gökdağ

İnterneti Zehirleyen Azınlık

Sosyal medyada gördüğümüz öfke ve kutuplaşma, toplumun gerçek sesi değil; küçük bir azınlığın gürültüsü. Algoritmalar bu aşırı sesleri öne çıkarıyor, makul çoğunluğu…
ölü internet teorisi 1
Önceki Yazı

İnterneti Robotlar mı Yönetiyor?

Kalabalığın Dışında Remzi Gökdağ
Sonraki Yazı

Kalabalığın Dışında, Kendine Yakın