1968 yılında Beşiktaş’ta doğdum. Çocukluk yıllarım bu semtin dar sokaklarında geçti. Mahalle kültürünü, paylaşmayı, oyunların coşkusunu o sokaklarda öğrendim. Koşup oynadık, yorulduk, keşfettik. Adım atmadığımız boş alan, girmediğimiz ahşap ev, tırmanmadığımız ağaç kalmadı. Yaz akşamları, bir evden taşan radyo sesi bütün sokağı doldurur, mahallece aynı programı dinlerdik.
Beşiktaş Çarşısı’nın fırınlarından yayılan taze ekmek kokusu, yazlık sinemada gazoz eşliğinde izlenen filmler, vapur iskelesinin yanındaki parktaki akşam sohbetleri… Bütün bunlar belleğimde yer etmiş ilk İstanbul hatıralarıdır.
1973’te Çapa’ya taşındık. O yıllarda İstanbul hızla değişiyordu. Ahşap evlerin yerini apartmanlar alıyor, şehrin sokakları birer şantiye alanına dönüşüyordu. Henüz asfaltlanmamış sokaklarda bisiklet sürmek, gün boyu top oynamak en büyük mutluluğumuzdu. Okulumuza yürüyerek giderdik; çünkü henüz “servis” denen şey hayatımıza girmemişti.
Gençlik yıllarımda İstanbul’un farklı köşelerine yolculuklar yaptım. Kuzguncuk’un dar sokaklarını, Kadıköy Çarşısı’nı, Yeşilköy sahilini, Adalar’ın yaz kalabalığını, Sarıyer’in balıkçılarını, Kurbağalıdere’nin ağır kokusunu, Beykoz çayırındaki közde mısırların dumanını hatırlıyorum. Bunlar, şehrin hafızama kazınan yüzleridir.
Komşuluk, çocukluğumuzun en değerli hazinesiydi. Anahtarımızı kaybettiğimizde, hiç çekinmeden komşunun sofrasına otururduk. Mahallede yaşlıların ağır torbalarını birlikte taşır, çocuklar arasında oyuncağı paylaşmamak ayıp sayılırdı. Yaz akşamları kapı önünde yapılan sohbetler, sokak lambasının ışığında oynanan saklambaçlar hâlâ aklımdadır.
Mahallemizde tarih, yerin altındaydı. Çukurbostan’da futbol oynarken, kazılardan çıkan çanak çömlek parçalarıyla karşılaştık. Bizans’tan, Osmanlı’dan kalan eserlerin gölgesinde büyüdük ama bunun farkına sonradan vardık.
1970’lerin sonuna doğru ülke çalkantılı bir döneme girdi. 12 Eylül öncesinin çatışmalı, karanlık günleri mahallelerimize kadar yansıdı. Öğrenci yurtlarındaki gerginlikler, sokak duvarlarındaki sloganlar, siyasi kavgalar arasında büyüdük. Buna rağmen mahalle esnafıyla kurduğumuz bağ hiç kopmadı. Bakkalımız, kasabımız, manavımız bizi tanır, çoğu zaman söylemeden ne alacağımızı bilirdi. Veresiye defterinde adımız hep yazılıydı ama kimse bundan utanmazdı.
Ulaşım ise başlı başına bir hikâyeydi. Troleybüsler sık sık yolda kalır, minibüsler trafiği felç ederdi. Otobüsler dolup taşar, camdan sarkan eller, basamaklarda yolculuk eden insanlar olağan görüntülerdi. Ama İstanbul’un en büyük armağanı şehir hatları vapurlarıydı. Kalender, Güzelhisar gibi zarif vapurların sesi, martılarla yarışan düdükleri, yolcuların simit kokusuna karışan sohbetleri hâlâ kulaklarımda çınlıyor.
1987’de İstanbul Üniversitesi’nde gazetecilik eğitimine başladım. Süleymaniye’de öğrenci evleri, Beyazıt’ta kahvehaneler, Laleli’nin sokakları benim ikinci okulum oldu. Aynı yıllarda İstanbul’da büyük bir değişime tanıklık ettik. Tarihi ahşap evler birer birer satılıyor, apartmanlar otele dönüşüyor, surlar tartışmalı onarımlarla tahrip oluyordu. Betonun gölgesi giderek büyüyordu.
1989’da Cumhuriyet Gazetesi’nde çalışmaya başladım. İstanbul sevgim, gazeteciliğim için hem ilham hem de sorumluluk kaynağı oldu. İmar yolsuzluklarını, kaçak yapılaşmayı, arazi yağmalarını yazdım. Park Otel haberi gibi birkaçında başarı sağladık, ama çoğu mücadelemiz sonuçsuz kaldı. İstanbul, parsel parsel satılıyordu; bizse kalemiyle direnen ama çoğunlukla kaybeden taraftaydık.
Bugün eski İstanbul anıları masalsı bir dünyanın içinde saklı. Yazlık sinemalar, kapı önü sohbetleri, veresiye defterleri, vapur sohbetleri… Bir daha geri gelmeyecek değerlerdi bunlar. Çelik Gülersoy gibi birkaç İstanbul sevdalısının çabası bu şehri kurtarmaya yetmedi. Bizim İstanbul’umuz, maalesef, tarihin derinliklerine gömüldü.
Sevgili İstanbul’da, kaybolan İstanbul’u hatırlatmaya çalıştım. Şehrin unutulan suretine yazılmış kişisel bir tanıklıktır bu kitap, aynı zamanda bir hayat hikâyesidir.



