Angkor uygarlığına ne oldu?

Angkor devleti, bol yağış alan elverişli bir iklim döneminde kuruldu ve büyüdü. En parlak döneminde Angkor hükümdarları Güneydoğu Asya anakarasının büyük bir bölümünü kontrol ediyordu ancak 13. yüzyılın sonunda çok sayıda değişiklik yaşandı.
Angkor’daki son büyük taş tapınak 1295 yılında inşa ediliyor, En son Sanskritçe yazıt da aynı yıla ait. Kamboçya’nın dili olan Kmer dilindeki son yazıt ise birkaç on yıl sonra 1327’de ortaya çıkıyor. Angkor başkentindeki bu son örnekler Hinduizm’in yerini alan Budizmi’in benimsenmesi sırasında gerçekleşiyor.
Bu değişim Hindu temelli güç yapılarını bozuyor. Devlet destekli taş tapınaklardan ahşaptan inşa edilen topluluk temelli Budist pagodalara geçiş başlıyor. Aynı zamanda Çin ile deniz ticareti artıyor. Başkentin daha güneye taşınması, yöneticilerin bu ekonomik fırsatlardan yararlanmasını sağlıyor.
İklim araştırmaları, o dönemde bölge genelinde meydana gelen çevresel değişiklikleri de ortaya koyuyor. Şiddetli muson yağmurlarının arasına serpiştirilen ve onlarca yıl süren bir dizi kuraklık, Angkor’un su tutma ve dağıtma bozuyordu. Ortaçağ Kmerleri, daha önce hiç deneyimlemedikleri ve yüzlerce yıldır oynadıkları oyunun kurallarını tamamen değiştiren bir iklim istikrarsızlığı dönemiyle karşı karşıya kaldılar. Sel, sistemdeki bağlantıların sistematik olarak kopmasıyla birlikte erozyon başladı. Şehrin güneyinde kanallar Angkor’un merkezinde aşınan malzemeyle tıkandı.
Bölgede yapılan araştırmaları Angkor Wat’ın ve yakınlardaki Ta Prohm da dahil olmak üzere diğer pek çok tapınağın çevrelerinin ızgara sistemli höyüklerle çevrili olduğunu ortaya koyuyor. Bu höyüklerde kimlerin yaşadığı henüz net değil. Yazıtlarda tapınakların işlevini sürdürmesi için binlerce insana ihtiyaç duyulduğu anlatılıyor, bu nedenle höyüklerde yaşayanların birçoğunun Angkor Wat tapınağında, belki de din uzmanları, tapınak dansçıları, müzisyenler veya diğer işçiler olarak bir şekilde çalıştığını gösteriyor.
Angkor Wat tapınağının kendisi hiçbir zaman terk edilmemiş. Yabancı kaşiflerin ormanda kayıp şehirleri “keşfettikleri” şeklindeki yogun klişeler burası için geçerli değil. Tarihi kayıtlarda şehrin saldırıya uğradığını ve terk edildiğini söylediği dönemde insanlar Angkor Wat ve çevresine geri dönmüştü. Tapınağı çevreleyen arazinin 14. yüzyılın sonları veya 15. yüzyılın başlarında yani Angkor’un Ayutthaya tarafından yağmalanıp terk edildiği varsayılan dönemde yeniden işgal edildiğini ve 17. veya 18. yüzyıla kadar kullanıldığını gösteriyor.
Angkor Wat, uygarlığın daha geniş çaplı gelişmeleri için bir tür haberci olarak görülebilir. Angkor’un gerilemesini bir çöküş olarak tanımlamak yanlış bir isimlendirmedir. Devam eden arkeolojik çalışmalar, Angkor halkının yeniden organize olduğunu ve çeşitli çalkantılı, değişen koşullara uyum sağladığını göstermektedir.
Angkor Wat’tan Günümüze Dersler

Kamboçya’daki antik Kmer imparatorluğu Angkor’u oluşturan surlarla çevrili şehirlerden biri olan Angkor Thom’a giden yolun yanında, geri dönüştürülmüş kumtaşı bloklarından yapılmış kemerli yıkık dökük bir köprü duruyor. Köprünün pek bir önemi yok gibi görünüyor; altından su akmıyor. Her gün tapınak alanına ziyaretçi taşıyan tur otobüslerinden çok azı, eğer varsa, turistlerin bakması için duruyor.
Ancak Angkor uygarlığını uzun yıllardır inceleyen çevre tarihi uzmanı Dan Penny’ye göre köprü ilgi çekici bir hikaye anlatıyor. Penny’e göre köprünün yakın geçmişte gördüğü hasar, Angkor şehrini inşa edenin su ya da suyun kontrolü olduğunu hatırlatırken, aynı zamanda yıkılmasına da suyun yardımcı olduğunu gösteriyor. Bu köprünün yıkılması, kanalın başa çıkabileceğinden çok daha büyük bir su akışının şehrin ortasından aşağıya indiğini gösteriyor. Altyapıya, o sırada burada yaşayan insanların onaramayacağı kadar büyük bir zarar verdiği anlaşılıyor.
Hidrolik Şehir
Angkor döneminin 802 yılında, Jayavarman II’nin kendisini Kmer imparatorluğunun “tanrı kralı” ilan etmesiyle başladığı söylenir. Sonraki birkaç yüzyıl boyunca, Angkor’un sanayi öncesi dünyanın en büyük şehri haline gelmesiyle yaklaşık bir milyon nüfuslu devasa bir kentsel kompleks ortaya çıktı. Su sadece tarım ve sel açısından yönetilmesi gereken bir kaynak değildi. Bu aynı zamanda kralın gücüyle de bağlantılıydı.
Başından beri su, genellikle bir “hidrolik şehir” olarak tanımlanan Angkor’un gelişiminin merkezinde yer aldı. Tepelerden gelen suyu toplamak ve depolamak için kanallar ve rezervuarlar inşa edildi.
Sonraki birkaç yüzyıl boyunca, şehir gelişmeye devam ederken sistem oldukça iyi işlemiş gibi görünüyor. Ancak 1300’lerin ortalarında Angkor sürekli bir kuraklıktan muzdarip olmaya başladı. Bunu birkaç yıl süren alışılmadık derecede güçlü muson yağmurları izledi ve şehrin altyapısının baş edemediği yoğun sel baskınlarına neden oldu.



