Bundan tam 2400 yıl önce, tarihin en büyük “eve dönüş” hikayelerinden biri Anadolu topraklarında yazıldı. Pers İmparatorluğu’nun taht kavgalarıyla başlayan, ihanetlerle şekillenen ve Karadeniz’in hırçın dalgalarında yankılanan bir çığlıkla son bulan bir destan: Anabasis.
Hikaye, M.Ö. 401 yılında bir aile kavgasıyla başlar. Pers Kralı II. Daryus ölünce, büyük oğul Artakserkses tahta oturur. Ancak kardeşi Genç Kyros, bu tacı kendi hakkı olarak görmektedir. Annesi Kraliçe Parusyatis’in de gizli desteğini alan Kyros, Ege kıyılarından başlayarak devasa bir ordu toplar.
Bu ordunun en stratejik gücü, aralarında Ksenophon’un da bulunduğu 10 bin kişilik Hellen paralı asker grubudur. Sardes’ten (Manisa) başlayan yolculuk, Toroslar’ı aşıp Kilikya’dan (Çukurova) geçerek Mezopotamya’nın derinliklerine, Babil kapılarına kadar uzanır.
Anabasis’in yazarı Ksenophon, sadece bir tarihçi veya filozof değildir; o, bizzat ateş hattında savaşan bir komutan ve maceraperesttir. Sefer sırasında tuttuğu günlükler, bugün dünyanın en eski askeri hatıratlarından biri kabul edilir.
Babil yakınlarındaki Kunaksa Savaşı‘nda Kyros öldürülünce, Hellen ordusu bir anda sahipsiz ve rehbersiz kalır. Düşman topraklarının tam ortasında, binlerce kilometre uzaktaki yurtlarına dönmekten başka çareleri yoktur. İşte bu noktada Ksenophon, ordunun komutasını devralarak imkansız bir geri çekiliş harekatını başlatır.
Onbinlerin dönüş yolu, bugünkü Türkiye coğrafyasını bir uçtan bir uca kateder. Dicle Nehri boyunca kuzeye ilerleyen ordu, bugün Güneydoğu ve Doğu Anadolu dediğimiz sarp dağlık bölgelere ulaşır.
- Kardukhların Direnişi: Geçit vermez dağlarda yerel kabilelerle çarpışarak ilerlerler.
- Doğa ile Savaş: Kar diz boyu, açlık ise en büyük düşmandır.
- Kültürel Hazine: Ksenophon, geçtiği her yerin yemek kültürünü, siyasi yapısını ve halkın tuhaf adetlerini not eder. Bu notlar; Kapadokya’dan Pontus’a, Trakya’dan Lidya’ya kadar o dönemin Anadolu’suna ışık tutan eşsiz bir seyahatname niteliğindedir.
Aylar süren zorlu yürüyüşün ardından, askerler Trabzon civarındaki dağların zirvesine ulaştıklarında ufukta masmavi bir çizgi görürler: Karadeniz. Kurtuluşun simgesi olan denizi gören askerlerin hep bir ağızdan attığı o meşhur çığlık, tarihin sayfalarına kazınır: “Thalatta! Thalatta!”
Anabasis, sadece tozlu raflarda kalan bir metin değil; bugün hala sınırlarımız içinde yaşayan bir coğrafyanın hikayesidir. Lidya’nın altın nehirlerinden, Torosların geçit vermez zirvelerine, Fırat’ın akışından Karadeniz’in yeşiline kadar her satır, Anadolu’nun kadim kültürünün bir parçasıdır.
Bu eser, bize şunu öğretir: Hedefe varmak kadar, o yolda yaşanılanlar ve tutulan kayıtlar asıl ölümsüzlüğü getirir.

