Al İşte İstanbul - Ara Güler
Al İşte İstanbul - Ara Güler

Al İşte İstanbul

"Al İşte İstanbul" kitabı geçenlerde yine karşıma çıktı. Okurken hem kendi anılarıma hem de anlatılan İstanbul’a yolculuğa çıktım. Kitabın sonlarına doğru Çetin Altan ve Ara Güler Salacak'a gelir. Akşam olmaktadır. Güneş İstanbul’a vedaya hazırlanır. Gördüğü manzara Çetin Altan'ı eski günlere götürür ve şunları yazar: "İstanbul akşamları, tehlikeli akşamlardır. Geleceği arıyan gözleri bile bir yerde geçmişin hayallerine daldırabilir."

“İstanbul akşamları tehlikeli akşamlardır” diye yazmış Çetin Altan. Haklı. Ama tehlike dışardan değil, içimizde. Güneş Salacak’tan batarken, geleceğe bakan gözler bile geçmişin tuzağına düşer. Bu şehir, ışığın belli bir açıyla düştüğü o anlarda, sizi zamanda geriye çeker.

“Al İşte İstanbul”da Çetin Altan ve Ara Güler İstanbul’u dolaşıyor. Biri kelimelerle, diğeri fotoğraf makinesiyle kaybolan bir şehrin izini arıyor.

Salacak sayfasına geldiğimde Altan’ın gördüğü manzaraya bakıyordum. Ama o manzara sadece karşıdaki siluet değildi. Güneş batarken ortaya çıkan, kendi geçmişimdi. İstanbul böyle bir şehir. Seni şimdide tutmaz. Bir köşeyi dönersin, bir vapur iskeleye yanaşır, bir akşam ışığı vurur; geçmiştesindir. Geleceği düşünmeye çalışırsın, nafile. Şehir sana “dur, dön arkana bak” der. Tehlike de burada. Geri dönmekte, kaybedilen, aramaya koyulmakta. İstanbul akşamları bu kapıyı aralar. Gerisini sen kendin yaparsın.

Bu şehir yalnız bana değil, yıllardır çok sayıda İstanbulluya da aynı büyüyü yapmıştı. Her biri İstanbul’un aynasında kendi hikâyesini görmüştü. Belki de ben, sadece onların bıraktığı izleri sürüyordum; aynı ışığa, aynı hüzne bakarken, aynı sorunun etrafında dolanıyordum. Bu şehir kime aittir, yaşayanlara mı, hatırlayanlara mı?

1969 yılının ilkbaharında dönemin büyük gazetelerinden Akşam’da “Al İşte İstanbul” başlıklı bir yazı dizisi yayınlandı. Sonraki yıllarda kitap haline gelecek dizinin yazarı Çetin Altan‘dı. Onunla birlikte gezen ve İstanbul’un kıyıda köşede kalmış kenar mahallelerini fotoğraflayan da Ara Güler‘den başkası değildi. Çetin Altan’ın satırları Ara Güler’in fotoğraflarıyla birleşince ortaya eşsiz bir eser çıktı.

Üç hafta boyunca İstanbul’un unutulmuş köşelerinde dolaştılar. İlkbaharın yaza karıştığı o günlerdi. İstanbul’un surlarında ve arka mahallelerinde gezindiler. Eyüp’e gidip Haliç iskelelerinde mola verdiler. Galata’dan Beşiktaş’a oradan Boğaz’ın kıyılarına açıldılar. Son durakları Salacak’tı ve akşam oluyordu…

Çetin Altan o günlerde Türkiye İşçi Partisi‘nin milletvekiliydi ve bu sıfatının düşürülmesine sayılı günler kalmıştı. Karşılaştıkları insanlar bazen onu tanıyor, çoğu zaman da turist zannediyorlardı. Ara Güler‘in kamerasını görüp sinirlenen vatandaşları bazen Çetin Altan yumuşattı, onun sorularına kızanları da Ara Güler o güzel üslubuyla sakinleştirdi.

O satırlara ve fotoğraflara geçen insan manzaraları zengindi… Haliç kıyılarında inleyip duran araba kazasına uğramış ihtiyar, Merkezefendi’nin karşısındaki sur yamaçlarına dökülmüş çöplerden nafakasını çıkarmaya uğraşan kadınlar, Zeyrek’teki ahşap çöküntülerde barınmaya çalışanlar, “Haliç 9”un efendi kaptanıyla ateşçileri, sahil yolunun dondurmacıları ve Beykoz’un balıkçıları…

Şehrin unutulmuş insanları

Onlar, kaderine terk edilmiş insanların dünyasında eski İstanbul’un güzelliklerini arıyorlardı. Karşılarına çıkan manzara romanlarda anlatılan İstanbul’dan çok farklıydı. Çöp yığınları, şehir merkezindeki fabrikalar, gecekonduların parsellediği Boğaziçi, yok edilen tarihi eserler, fakirliğin boy gösterdiği mahalleler, zenginlerin konakları, sarayları ve bu şehrin unutulmuş insanları…

Çetin Altan Al İşte İstanbul’u daha sonra kitap haline getirdi. Birkaç yayınevi tarafından farklı yıllarda yayınlandı. İlk baskıda Ara Güler’in fotoğrafları kullanılmadı. Üçüncü hamur kâğıda basılan Ara Güler fotoğrafları Akşam’ın saman sarısı sayfalarında da zaten değerini bulamamış, Çetin Altan’ın deyimiyle “tavanı akmış oda badanasına” dönmüştü…  Neyse ki 2010 yılında yazı ve fotoğraflardan oluşan haliyle Al İşte İstanbul bir kez daha yayınlandı.

Benim de hayalimdeki projeydi

İstanbul bunca yıl sonra nasıl oluyor da benzer sorunlarla hala boğuşuyor, hala aynı yerlerden darbe yiyor ama o dillere destan güzelliği bizi bugün de büyüleyebiliyordu?

90’lı yıllarda İstanbul’un talan edilişini yazmaya, fotoğraflamaya çalışırken bu kitap masamın çekmecesindeydi. Hatta bir ara kitapta anlatılan rotayı izleyip 1990’lı yılların İstanbul’u hakkında Cumhuriyet’e bir dizi-yazı hazırlamak istemiştim. Ara Güler’i de ikna edebileceğimi tahmin ediyordum. Gazeteye uğradığı günlerden birinde konuyu önce ona açmayı planlamıştım. Amacım Al İşte İstanbul‘un yayınından çeyrek asır sonra İstanbul’un durumunu bir kez daha ortaya koymaktı.

Nelerin değiştiğini ya da bütün sorunların nasıl katlanarak büyüdüğünü anlatmak, İstanbul’un beceriksiz yönetimler elinde günden güne yok olup gittiğini belgelemekti. Araya uzun süre ertelediğim askerlik girdi. Sonrasında da Cumhuriyet’e veda edip ayrıldım. O projemi de hiçbir zaman gerçekleştiremedim.

“Al İşte İstanbul” geçenlerde yine karşıma çıktı. Okurken hem kendi anılarıma hem de anlatılan İstanbul’a bir kez daha yolculuğa çıktım. Her sayfasında altını çizdiğim cümleler vardı ancak sonlara doğru anlatılan Salacak akşamı büyüleyiciydi.

Çetin Altan ve Ara Güler Salacak’a gelir. Akşam olmaktadır. Güneş İstanbul’a vedaya hazırlanır. Gördüğü manzara onu eski günlere götürür:

“Yine akşam oluyordu İstanbul’da. Gözlerim çevremden çok kendi içimde ve içimdeki eski anılarda dolaşıyordu. Kıyı kahvesinin renkli renkli lambaları yanmıştı… Son sekiz vapuru yanaşıyordu iskeleye. O sırada binbir imkân sıralayıp ne istersin diye sorsalar “Bir yaz akşamı Salacak’taki küçük gazinoda oturup rakı içmeyi,” derdim.

İstavritlerle izmaritler kızarıyordu tavada. Fıstıklı, üzümlü, zeytinyağlı biber dolmasının, dereotlu taze kokusu anason kokusuna karışıyordu. Patlıcan tavaları dilim dilimdi, piyazın yumurta dilimleri zeytinyağını içmiş tel tel soğanlarla sarılmıştı. Renk renk lâmbalar sallanıyordu. Rakının buzlu beyazlığı, denizin mavimsi morluğuyla birlikte yudumlanıyordu. Ve Kızkulesi Boğaz’dan kolunu uzatmış tokuşturmak istercesine kadeh kaldırıyor gibiydi. Bir mavna gidiyordu açıktan.

Aka Gündüz, Refik Halit, Nurettin Artam geliyorlardı masaya. Reşat Nuri ağzında küçülen sigarasıyla susuyordu. Saçları kırlaşmamış Çetin’ler dizi dizi oturmuşlar, bağıra çağıra konuşuyorlardı.

Halil Lütfü hâlâ vermiyordu paraları. Ercüment Ekrem “Artık benden hiç söz açmıyorsun” diyordu. Çallı gülüyordu.

İstanbul akşamları, tehlikeli akşamlardır. Geleceği arayan gözleri bile bir yerde geçmişin hayallerine daldırabilir.”

Çetin Altan – Al işte İstanbul

Sonunda biz biteceğiz, İstanbul hiç bitmeyecek!

Kitap “Sonunda biz biteceğiz, İstanbul hiç bitmeyecek” başlıklı yazıyla sona eriyor. Yarım asır önce dile getirilen sorunlar ve bugünün İstanbul’u… Arada değişen pek bir şey yok. Gökdelenleri, metro hatları, kalabalığı var bugünkü İstanbul’un ama çözüm bekleyen sorunlarına yaklaşım hep aynı. 50 yıl öncesinde olduğu gibi bugün de şehirden çok kendini düşünen zihniyetler elinde olan Yağma Hasan’ın böreği İstanbul…

İşte Çetin Altan’ın satırlarıyla “Sonunda biz biteceğiz, İstanbul hiç bitmeyecek…”


Dünyada en çok iskelesi olan şehir zannedersem İstanbul… Boğaz’ın Batı kıyısındaki iskelelere bakın; Kabataş, Beşiktaş, Ortaköy, Arnavutköy, Bebek, Rumeli Hisarı, Emirgan. Doğu yakasındaki iskelelere bir bakın; Salacak, Üsküdar, Kuzguncuk. Beylerbeyi, Çengelköy, Vaniköy… Marmara kıyısındaki iskelelere bir bakın: Haydarpaşa, Kadıköy, Kalamış, Moda, Fenerbahçe, Caddebostan, Suadiye, Bostancı. Sonra Ada iskeleleri sonra Florya. Sonra Haliç iskeleleri.

Nişanlılarda, flörtlerde İstanbul’u gezme merakı vardır. Önce bu iskeleleri dolaşsınlar, hem ilginç bir program yapmış olurlar kendilerine, hem de az çok İstanbul’da yaşanmakta olan hayatları görmüş olurlar.

Arkasından tren istasyonlarına gelir sıra Haydarpaşa, Söğütlüçeşme, Kızıltoprak, Feneryolu, Göztepe. Batı yakasında Sirkeci, Cankurtaran, Kumkapı, Yenikapı, Kocamustafapaşa, Yedikule.

Biz bu küçük yazı serisinde İstanbul’un semtlerinden dekorlarından, tezatlarından ve keşmekeşinden birer tutam vermeye çalıştık.

İstanbul’un tarihi, İstanbul’un mistiği, İstanbul’un anıtları, İstanbul’un sınıfları, İstanbul’un iktisadi mekanizması, İstanbul’un sosyal kurumları, hepsi hepsi ömür boyu çalışma isteyen ayrı ayrı ciltler dolduracak konular bunlar. Ne çare ki bu konulara karşı yeterince bir ilgi henüz yok Türkiye’de.

İstanbul’da doğmuş büyümüşler dahi beş on semtin ötesinde İstanbul’u tanımıyorlar. Kaç Yeşilköylü Kayışdağ çevresini, kaç İçerenköylü Küçükçekmece Gölü’nün kıyılarını gezmiştir? Oysa insanın yaşadığı kentle ilgilenmesi, bütün girdisini çıktısını bilmesi bir başka uyanıklık getirir kişiye.

Biliyorum günlük yaşantının dağdağası, insani belirli yollarla belirli yerlere tutsak ediyor. Yorgunluklar, üşenmeler, iktisadi zorluklar, hepimize koskoca İstanbul kentinde minicik minicik dünyalar kuruveriyor. Onların kabuklarını çatlatıp bütün şehri yaşayamıyoruz.

Kahvelerde azıcık yana dönmüş kasketi, uzamış traşı ile pişti oynayanlar, Bağdat Caddesi’nde son model araba yarıştıran on sekiz yaş çocuklarıyla kızlarını görmüyorlar bile. Çiftehavuzlar’daki villaların beyleriyle hanımları ise ne Çarşamba ile Çukurbostan mahallelerinden haberdardırlar ne de Yağ İskelesinden.

Aynı toplumun sınıfları birbirlerinden ilgisiz, hattâ habersiz yaşıyorlar İstanbul’da…

Bu ilgisizliğin yarattığı kopuşma ile “Herkes başının çaresine baksın” felsefesinin doğurduğu kargaşa bunalttıkça bunaltıyor kenti… Ne şehrin kaynakları ne insan gücü rantabl olarak kullanılabiliyor, ne herkesin hakkı olan sağlık, iş ve eğitim güvenliğiyle, eğlence olanakları herkesin yararlanabileceği bir nitelik gösteriyor.

Kimi bir sur kovuğunda bir yer geçirmiş eline, üç beş fukara çırağı çalıştırıyor orada. Kimi Haliç kıyısında elli metre yer kapatmış, yılda milyon kazanıyor. Kimi hanlarda, gümrük komisyoncusu, kimi duraklarda araba değnekçisi… Belediyenin gelirleri tıkanık da tıkanık… Ne uzmanların ağırlığı var, ne plancıların. Şehircilik anlayışı doğmadan kuyruğunu titretmiş. Mahalle aralarında takkeli politikacılar… Ve sorumsuz ortalığa salıverilmiş çocuklar.

Böyle şehir olmaz.

Bugün. İstanbul, gücü gücü yetenin manen maddeten yağmaladığı bir yağma Hasan’ın böreği…

Önüne gelen geçimini en kolay yoldan İstanbul’un İstanbul olma niteliğini kullanarak sağlama kurnazlığına düşmüş.

Vaktiyle halk dilindeki:

İstanbul’un taşı toprağı altın, sözü hiç de boşuna söylenmemiş…

Ama artık şehrin göğsü kolu, bacağı, gövdesi emildikçe emilmekten parça parça çürüyüp dökülmektedir.

Ve bu şehri kurtarmanın usulleri vardır…

Şehirdeki bütün fabrika ve atölyeleri ne pahasına olursa olsun şehrin yüz kilometre dışına taşımak bunun ilk şartıdır…

İstanbul’un İstanbul olma niteliğinden sağlanan kazançlar mutlaka Belediye’ye dolayısıyla İstanbul’da yaşayan herkese ait olmalıdır.

Kıyılar hiç kimsenin tekelinde bırakılmamalı ve bina yapımıyla arsa alım satımı mutlaka kamulaştırılmalıdır.

İstanbul kurtulursa bu yönde gelişecek kesin bir planlamayla kurtulabilir.

Belediyenin geliri beş milyara doğru yükselir. Ne su derdi kalır, ne çöp derdi, ne gecekondu, ne de kimsesiz çocuk derdi…

İstanbul’da bir yandan yüz binlerce insan, her an yıkılma tehlikesinde olan harabelerde oturuyorlar. Bir yanda ise kışın sayfiye evleri, yazın da kışlık evler bomboş duruyorlar. Bu sonuna kadar kabul edilecek bir çelişki değildir.

Ayrıca kazanç kaynaklarının sağladığı gelir gayet kötü bölünmektedir şehirde… Hem milyonerlik müessesesi filizler çıkartmakta hem sırt hamallığı devam etmektedir. Üstelik Türkiye ekonomisinin kaldıramayacağı bir tüketim ve israf vardır şehirde… Dolmuş ve gece kulüplerinin sayısı hemen hemen aynı oranda çoğalmaktadır.

Esrar her köşe bucağı azgın bir şekilde ele geçirmektedir.

Rüşvet çarkı her gün biraz daha hızlı dönmektedir.

İşsizlik asayiş diye bir şey bırakmamaktadır. Türkiye’yi kurtaracak yönetim, İstanbul’u gerçek yerine oturtacak olan yönetimdir.

Bu kısa yazı serisi içinde köşede kalmış yerlerden, Bizans’tan, Ceneviz’den, Osmanlılardan, Boğaz tepelerinden, günlük yaşantılardan küçük örnekler derlemeye çalıştık.

İstanbul’un çevresi, sayfiyeleri ve köyleri için de yine bazı Serileri hazırlamak yerinde olur.

İstanbul üstünde aşacak bilinçli bir gazeteciliğin, birçok yararlar sağlayacağına, İstanbullulara ve Türkiye’ye içinden çıkılamaz sanılan dertlerin kaynaklarını ve düzeltme sistematiğini göstereceğine inanıyorum.

Ara Güler ile İstanbul’daki üç haftalık gezimizde, şimdiye kadar ileri sürdüğümüz iddiaları yerinde doğrulayan yüzlerce somut örnek gördük.

Bu örnekler, bunları görmek istemeyenlere de kısa zamanda kendilerini göstereceklerdir.

Fıstık ağaçlarının arkasından parıldayan denize bakarken İstanbul’a hayran olanlar, sevgililerinin ellerini tutarken dünyayı unutanlar, Boğaz gazinolarındaki eğlence akşamlarında Boş vermişim şarkılarında sarhoşluğa düşenler, Kasımpaşa’daki sefalet dünyasından yükselmeye başlayan sesleri de hatırlamalıdırlar.

Haliç kıyılarında inleyip duran araba kazasına uğramış ihtiyar. Merkezefendi’nin karşısındaki sur yamaçlarına dökülmüş çöplerden nafakasını çıkarmaya uğraşan kadınlar, Zeyrek’teki ahşap çöküntülerde barınmaya çalışanlar ve Haliç 9’un efendi kaptanı ve ateşçileri ve sahil yolunun dondurmacıları ve Beykoz’un balıkçıları hayalimde uzaktan merhabalar gönderiyorlar…

Orhan’ın mısraları yankılanıyor kulaklarımda:

İstanbul’u dinliyorum, gözlerim kapalı;
Hafiften bir rüzgâr esiyor,
Yavaş yavaş sallanıyor
Yapraklar ağaçlarda;
Uzaklarda, çok uzaklarda
Sucuların hiç durmayan çıngırakları;
İstanbul’u dinliyorum, gözlerim kapalı;

Bu şiirin gerçekten zevkine varmak ve İstanbul’u gözleri kapalıyken de dinleyebilmek isteyenler, daha önce İstanbul’u gözlerini açarak, hem de iyice açarak görmek ve anlamak zorunda olduklarını unutmamalıdırlar.

O zaman hem açıkgözlerin körlüğünü hem de gözü açılmamışların uyanışını görecekler ve gelecekteki İstanbul’larda çok daha mutlu yaşayacak insanlara kendi devirlerinin kötü acılarından insanlık adına bir özür selâmı yollayacaklardır.

Yaşarken yazdığımız İstanbul elbette burada bitmedi… Yaşadığımız və yazdığımız sürece de bitmeyecek. Sonunda biz biteceğiz, o bitmeyecek.

Hiç, hiç, hiç bitmeyecek…

Çetin Altan – Al İşte İstanbul

remzi gokdag

Remzi Gökdağ gazeteci, yazar ve gezgindir. Başka Şehirler, Sevgili İstanbul, Amerikan Medyası’nda 11 Eylül ve Park Otel Olayı kitaplarının yazarıdır.

1

Yapay Zekâ Çağında Fotoğraf

Zeplin İstanbul semalarında süzülürken sisler ardına gizlenen gerçek mi kurgu mu? Dijital çağda her görüntü hem tanık hem masal olabiliyor…
3

Bir Akşam, Üç Yabancı

Highway 178 dağların arasından geçip Mojave Çölü’nün sessizliğine uzanıyor. Ben de o sessizliğin içindeyim. Takvimler 27 Kasım akşamını gösteriyor. Farların aydınlattığı yolun…
4 Zamansız Yolculuklar

Zamansız Yolculuklar

Önümde sonsuz bir okyanus, ardımda hikâye yüklü bir orman. Dalgaların sesiyle bilinmeyenin sınırında...…
5 seneca

Bir Kişi Yeter

Kalabalığın ortasında kaybolmak, yalnız kalmaktan çok daha tehlikelidir. Yalnızlık bize aynalar gösterir; kalabalık ise sadece maskeler dağıtır…
6 Hüznün de fotoğrafı çekilir...

Hüznün fotoğrafı

İstanbul'a akşam çökmektedir. Minarelerin suya düşen gölgeleri kaybolurken bir adam belirir. Rıhtımdaki sandalyelere kamerasını doğrultur ve basar deklanşöre. Karanlık yoğunlaşır, adam, sandalyeler,…
7

Bu da Benim İstanbul’um…

Şehirler yalnızca sokaklardan, binalardan ve haritalardan ibaret değildir; hafızalarımızda da yaşarlar. Her adımda geçmişten bir sahne belirir, her köşede bir hikâye bekler.…
8 Yalnızlık

Kendi Rotanı Takip Et

Bazen unutulmuş bir anı rotanızı baştan sona değiştirebilir. Önemli olan, iç sesinizi takip etmek ve seyahate kendi kişisel dokunuşunuzu katmaktır…
9 Rubulhali çölü

Kumun Atlantis’i

Kavurucu bir sıcak, tuzla kaplı bir zemin ve hayata sıkıca tutunan bu ağaçlar çölün uçsuz bucaksız sessizliğinde, imkansıza direnen bir yaşam mücadelesini…
10

Tutkunla Var Ol

Hayat, basit bir gerçeği hatırlatır: Değişim, bir karar kadar yakındır. Her dönüşüm, “artık yeter” dediğin anda başlar.…
Kayıp Çöl Şehirleri
Önceki Yazı

Kayıp Çöl Şehirleri

Zanzibar, adın bile davetkar
Sonraki Yazı

Zanzibar, adın bile davetkar