Unuttuğumuz Soru: Neden?

Unuttuğumuz Soru: Neden?

En önemli soruyu sormayı unuttuk. Neden bu kadar az biliyor, neden hep aynı yerde dönüp duruyoruz? Belki de sorun, “NEDEN?” demekten vazgeçmiş olmamızdır.

Soru, gazeteciliğin çıkış noktasıdır. Haberin ham maddesi, gerçeğe açılan ilk kapıdır. Hakikatin pusulası denmesinin nedeni budur; karanlıkta yön bulmayı sağlar. Soru sormadan gazetecilik olmaz. O sadece bir yöntem değil, aynı zamanda bir tutumdur.

Soru sormayı meslek edinmiş kişilere gazeteci deriz. Zamanla “medya” sözcüğü yerleşti, ardından “haberci” kavramı yaygınlaştı. Bugün dijital mecralarda çalışan meslektaşlarımız bu iki tanımı da kullanıyor. “Jurnalci” ise kökeni itibarıyla mesleği en yalın biçimde anlatmasına rağmen, tarihsel yükü nedeniyle kimsenin sahiplenmek istemediği bir kelime olarak kaldı. Oysa Latince diurnalis, yani gündelik olan; yaşamı, olayları ve düşünceleri kayda geçirmek demektir. İsimler değişse de yapılan iş aynıdır.

Gazeteciliğin özü, doğru soruyu sormakta yatar. Bu meslek Aristo’dan bu yana aynı yönteme dayanır: Anlamak için parçalamak, kavramak için sorgulamak. “Ne, nerede, ne zaman, nasıl, kim ve neden” soruları gerçeğin iskeletini oluşturur. Ancak içlerinden biri diğerlerinden ayrılır. “Neden” sorusu, yüzeyde dolaşmaz; derine iner. O, neden–sonuç ilişkisini kurar, görünmeyeni görünür kılar.

Bugün bilgimizin bu kadar eksik, tartışmaların bu kadar kısır olmasının nedeni belki de budur. Sorular çoğalıyor gibi görünse de asıl soru giderek daha az soruluyor. Oysa gazeteciliği gazetecilik yapan tam da budur. “Neden?” demeden aktarılan bilgi, sadece tekrar üretir; gerçeği büyütmez.

Bu durum sadece mesleğin değil, toplumun da sorunu. Çocukken bitmek bilmeyen bir merakla sorardık: Neden? Her cevap yeni bir sorunun kapısını açardı. Sonra büyüdük ve susturulduk. Okullarda “sorma, dinle” denildi. İş yerlerinde “uyum sağla” diye uyarıldık. Toplumda “fazla sorgulama” makbul davranış gibi öğretildi. Zamanla soru sormak ayıp, hatta tehlikeli sayıldı.

Sormadıkça sığlaştık. Merak yerini ezbere bıraktı. Gazetecilik de bu iklimden payını aldı. Nedenini sormadan aktaran, bağlam kurmadan çoğaltan, gerçeğin etrafında dolaşıp merkezine inmeyen bir pratiğe sıkıştı. Böyle olunca hem meslek hem toplum daha kolay yönlendirilen bir hale geldi.

Kaybolan sadece bir kelime değil. Kaybolan cesaret. Çünkü “neden” sorusu konforu bozar. Bildiğimizi sandığımız düzeni sarsar. Öğrendiklerimiz can yakabilir. Belki de bu yüzden sustuk. Belki hazır değildik.

Ama asıl sorun şu: Bu suskunluğu bile yeterince sorgulamadık. Neden sormayı ne zaman bıraktığımızı, neden hâlâ sustuğumuzu konuşmadık. Oysa gazeteciliğin görevi tam da burada başlar. Hatırlatmak, ısrar etmek ve en temel soruyu yeniden sormak için.

Neden?

remzi gokdag

Remzi Gökdağ gazeteci, yazar ve gezgindir. Başka Şehirler, Sevgili İstanbul, Amerikan Medyası’nda 11 Eylül ve Park Otel Olayı kitaplarının yazarıdır.

1 Terk edilmiş her kasabada böyle görüntüler belirir. Yolu düşenlere görünür, onlar uzaklaşınca toza döner.

Sanki Varmış Gibi

Terk edilmiş her kasabada böyle görüntüler belirir. Yolu düşenlere görünür, onlar uzaklaşınca toza döner.…
2

Üstü Kalsın

Memnun insan hayatla pazarlık etmez. Eksik verilenlerin kaydını tutmaz. Son kırıntıyı toplamaz. Bazı şeylerin eksik kalacağını bilir. Dünyanın kusursuz bir hizmet anlayışıyla…
3

Yapay Zekâ Çağında Fotoğraf

Zeplin İstanbul semalarında süzülürken sisler ardına gizlenen gerçek mi kurgu mu? Dijital çağda her görüntü hem tanık hem masal olabiliyor…
5

Bir Akşam, Üç Yabancı

Highway 178 dağların arasından geçip Mojave Çölü’nün sessizliğine uzanıyor. Ben de o sessizliğin içindeyim. Takvimler 27 Kasım akşamını gösteriyor. Farların aydınlattığı yolun…
6 Zamansız Yolculuklar

Zamansız Yolculuklar

Önümde sonsuz bir okyanus, ardımda hikâye yüklü bir orman. Dalgaların sesiyle bilinmeyenin sınırında...…
7 seneca

Bir Kişi Yeter

Kalabalığın ortasında kaybolmak, yalnız kalmaktan çok daha tehlikelidir. Yalnızlık bize aynalar gösterir; kalabalık ise sadece maskeler dağıtır…
8 Hüznün de fotoğrafı çekilir...

Hüznün fotoğrafı

İstanbul'a akşam çökmektedir. Minarelerin suya düşen gölgeleri kaybolurken bir adam belirir. Rıhtımdaki sandalyelere kamerasını doğrultur ve basar deklanşöre. Karanlık yoğunlaşır, adam, sandalyeler,…
9

Bu da Benim İstanbul’um…

Şehirler yalnızca sokaklardan, binalardan ve haritalardan ibaret değildir; hafızalarımızda da yaşarlar. Her adımda geçmişten bir sahne belirir, her köşede bir hikâye bekler.…
10 Yalnızlık

Kendi Rotanı Takip Et

Bazen unutulmuş bir anı rotanızı baştan sona değiştirebilir. Önemli olan, iç sesinizi takip etmek ve seyahate kendi kişisel dokunuşunuzu katmaktır…
Şüphe
Önceki Yazı

Şüphe

Şans, kader, kısmet…
Sonraki Yazı

Şans, kader, kısmet…