Okyanusun kenarında, tuzlu rüzgârın yüreğe işleyen kokusunu içie çekiyorum. Ufuk, ağır bulutlarla örülü; gökyüzü bir anlığına yeryüzünün tüm yükünü sırtlamış gibi. Yaklaşan yağmur, derinlerden yükselen bir sırrı, ruhun karanlık odalarında yankılanan kadim bir fısıltıyı anlatacak sanki… Ve tam karşıda, hiçliğin ortasında, zamanın akışını reddeden sessiz bir at beliriyor.
Bu sahne bir tablo değil, bir rüya hiç değil. Schopenhauer’ın sözleri çınlıyor zihnimde: “Dünya bir temsil.” Gördüğüm gerçekten burada mı, yoksa zihnimdeki sonsuz aynaların yansıması mı? Heisenberg’in belirsizliğinde, varla yok arasında asılı duran bir an gibi… Her bakış, her düşünce, gerçekliği yeniden şekillendiriyor.
Ve işte o an bir şarkı duyuluyor:
“Madem yalnız değiliz…”
Kelimeler, gökyüzünün gri ağırlığını yararak içime sızıyor. Yalnız değilsek, kim var bu ıssız sahilin diğer ucunda? Kiminle paylaşıyoruz bu rüzgârı, bu sessizliği, bilinmezliğin ortasında dimdik duran bu atın bakışlarını?
Toprağın susuzluğunu giderecek olan damlalar, ruhlarımızı da birbirine bağlayacak. O an, gökyüzü çökerken, sessizlik parçalanacak ve biz yalnız olmadığımızı bir kez daha hatırlayacağız.
Bir eylül akşamındayız, kimse gülmüyor
Bir siyah beyaz fotoğrafta pus gibiyiz
Belki biraz önce birini kaybetmişiz
Siz hiç eksilmediniz mi biz çok eksildik
Korkma yanımda kal, şarkılar gibi
Madem yalnız değiliz bize bir şey olmaz
Gitmek dediğin ne her sabah bir gemi kalkıyor
Bir yelken, bir dümen, bir de sen; deniz başlıyor
Bu deniz neden kırmızı kimse bilmiyor
Kimse sormuyor, neden siyah sus gibiyiz
Belki biraz önce birini kaybetmişiz
Bir hikâye bitmiş ansızın, ölüm başlamış.Hüsnü Arkan



