Bazı yazarları geç keşfetmenin sevincine hep bir pişmanlık karışır. Hakan Yaman’ı okurken o pişmanlığı hissettim. Keşke daha önce tanışabilseydim.
Anlattığı İstanbul bugünün şehri değil. Çocukluğumda yürüdüğüm sokaklar, bindiğim vapurlar, unutmadığım kareler, hepsi yeniden beliriyor sayfalar arasında. Şehir beni eski gününe geri götürüyor.
Fotoğraftaki Kadın kitabında İstanbul bir fon değil, kendi başına nefes alan bir karakter. Sokakları, mahalleleri, insanlarıyla değil; sakladıklarıyla, unutturduklarıyla da karşımıza çıkıyor.
Okurken altını çizdiğim şu paragraflar çok şey anlatıyor:
Ensende yakın bir nefes hissedersen rüzgâr deyip geçme. Büyük şehirlerde rüzgâr esmez. Büyük şehirlere kurt inmez, kar yağmaz öyle diz boyu, gözün alabildiğine kopkoyu bir karanlık da olmaz geceleri. Ama buraların daha tehlikeli esintileri, daha uzun dişli canavarları, daha kara kışları vardır. Daha soğuk, daha beyaz… Bilmezsin. İyisi mi sen bu şehirdeki her şeyi farklı belle. Gördüğüne asla aldanma. Hep altında bir şeyler ara, şüphe et, inanma. Burada her şeye yeniden başla, yeniden öğren bildiklerini bile. İşte bu yüzden şehrin herhangi bir köprüsünde, yüksek bir tepesinde, kaldırımında, yokuşunda yürürken arkamdan gelen her esintide bu sözü hatırlarım.
Benim ne yapacağım belli olmaz çünkü. Bazen durup dururken kızarım pek çok şeye ama kızgınlığım bile içimi yakar, içime akar kızgın bir yağ gibi… Tepem iyice atar. Şöyle derim çıksam, vapurlarda özenle seçilmiş kelimeleri kısık sesleriyle tekrarlayarak satış yapan usta seyyar satıcılar gibi ben de kendimi atsam ortaya. Şu gördüğünüz desem Baylar Bayanlar. Dağların ardından, küçük adamların ülkesinden gelen kâfuru değil, jilet değil, çakmak değil, tarak değil, kalem değil, bu sizin üçe beşe satın aldığınız plastik ıvır zıvırdan hiçbiri değil desem. Hiç utanmadan, yüzüm kızarmadan vapurda ortaya çıkıp, öylece söylesem bunları.
Her gün bu vapurlarda bir kıtadan ötekine geçer durursunuz. Dışarıda lodos olur, poyraz olur, martı olur, kuş olur. Bir gün ama tek bir gün şu vapurun pencerelerinden dışarı baktığınızda kendilerini kuleleriyle, saraylarıyla, camileriyle, çarşılarıyla, minareleriyle ve kubbeleriyle her gün gözünüzün içine sokmaya çalışan bunca tarihi eserin niçin oralarda dikilip durduğunu merak edip öğrenmezsiniz.
Beyoğlu’ndaki sinema salonlarında, pastanelerde, Tünel’de bir kitapçı dükkânında ya da Galata Mevlevihanesi’den Karaköy’e inen dik yokuştaki müzik aletleri satan dükkânlardan birinin vitrinindeki gitarlara bakarken, Şehzadebaşı’nda, sukemerinin hemen altında durmuş, Reşat Nuri Tiyatrosu’nda bilet kuyruğunda bekleyenleri seyrederken, Taksim’de AKM’nin önündeki kalabalığın arasında, Aşiyan’da, Emirgân’da serin, yeşil gölgelerde gezenleri, Rumelikavağı’nda, Anadolu Hisarı’nda balık yiyenleri, Eyüp’te teleferiğe binenleri izlerken, Kadıköy’deki barlardan birinin hemen önünde, tam içeri girecekken, Fenerbahçe’de, Moda’da bir çay bahçesinde üzeri dumanlı, bir bardak demli çayı ağzıma götürürken, Mısır Çarşısı’nda baharat kokularının arasında yüzüm bir esansçının küçük cam şişelerle, nargilelerle süslediği vitrininden yansırken, Tahtakale’deki zücaciyecilerden yayılan metal parlaklığıyla başım dönerken, Şişhane’de avizecilerin vitrinlerinin önünden mahşeri ışık cümbüşünde gözlerim kamaşarak geçerken, Yedikule’de bir meyhanede pilakinin yanında bir duble de rakı içerken, saçlarımda kuru bir rüzgârla rıhtımda gezerken aklımda hep o oluyordu. Ama o yoktu.
Hakan Yaman, Fotoğraftaki Kadın
