Uçağımız Albuquerque havaalanına indiğinde saat 14:00 olmuştu. Long Beach’ten direk sefer olmadığından Albuquerque’ye Salt Lake City üzerinden geldik. Havaalanından kiraladığımız otomobili aldıktan sonra yola New Mexico’da 5 gün sürecek 1500 millik yolculuğumuz 24 Mayıs 2007’de başladı. Albuquerque’de fazla zaman harcamayıp Santa Fe’ye gitmeyi planlıyorduk. Güzergahımızı belirlerken ana yollardan uzak kalıp gözden uzak yollardan eyaleti keşfetmeyi istiyorduk. Geziye başlamadan önce okuduğumuz kitaplar Turquoise Trail’den bahsediyordu. Albuquerque’yi Santa Fe’ye bağlayan tarihi yol… Zaman içinde güzergah önemini yitirmiş yeni kurulan 25 nolu karayoluna görevini devretmiş, fakat eski güzelliğinden hiçbir şey yitirmemiş.

Havaalanı yolundan çıkıp doğuya doğru 15 dakikalık bir yolculuktan sonra Turquoise Trail’in başlangıç noktasına ulaştık. Dağların arasından kıvrılan iki şeritli bu yolda biraz devam ettikten sonra Sandia Dağı yoluna saptık. Amacımız 3200 metre yüksekliğindeki bu dağın zirvesine ulaşmaktı. Zirveye doğru yol aldıkça hava sıcaklığının hissedilir biçimde düştü. Dağa iki yolla ulaşıldığını biliyorduk. İlk seçenek Albuquerque kentinden zirveye çıkan teleferikti. Teleferikle zirveye ulaşıp kente dönmenin uzun zaman alacağını hesaba katıp karayolunu tercih ettik. Yolumuz yeşilin her tonunun hakim olduğu bir ormanın içinden geçiyordu. Yaklaşık 15 dakikalık bir yolculuktan sonra zirveye vardık. Albuquerque’yi tepeden seyre daldık. Bir yanda Turquoise Trail, diğer yanda sapsarı bir düzlük uzanıyor, ufukta Ortiz sıradağları yükseliyordu. Yolumuzun uzun, zamanımızın az olduğunu hatırlayıp zirveden ayrıldık.

Turquoise Trail üzerinde ilk karşılaştığımız kasaba Golden oldu. 1825’te altına hucumun başladığı dönemde adını duyuran bu kasaba o günlerdeki itibarından çok şeyler kaybetmişe benziyordu. Yol üzerinde gördüğümüz birkaç benzin istasyonu dışında kasabada hayat neredeyse yok gibiydi.

Turquoise Trail’de yol almaya devam ederken bir yandan da bu yolun hikayesini okuyorduk. Şimdilerde Hwy-14 olarak bilinen bu yol bölgenin en eski rotası olarak biliniyor. Maden kasabalarını geçip Sandia dağlarının eteklerinden Santa Fe’yi Albuquerque’ye bağlayan Turquoise Trail, Rio Grande vadisinin de en işlek yolu olarak ün yapmış. Buradaki maden ocaklarından çıkartılan altın, gümüş, kömür ve turkuaz taşları Albuquerque’ye ikiyüz yıl boyunca aralıksız ulaştırılmış.

Maden ocakları kurulmadan önce yolu kızılderililer kullanıyor, buldukları değerli taşları Meksika’ya götürüp silah alışverişinde bulunuyorlarmış. Zaman içinde madenlerin kapanmasıyla kasabalar da terkedilmiş ve güzergah bir hayalet yola dömüş. Bir grup sanatçının bu bölgeye yerleşmeye başlamasından sonra bölgenin kaderi değişmiş. Unutulan kasabalar yeniden hayat bulmuş ve Turquoise Trail Amerikalıların nostalji özlemini az da olsa gidermeye başlamış.

Sanatçıların bu güzergah üzerinde tercih ettikleri kasabalardan biri de Madrid. Edindiğimiz bilgilere göre 1869-1959 yılları arasında kömür madeni bu kasabanın varoluşunun temeli sayılıyordu. Kasaba halkı madencilikle uğraşıyor, bu iş babadan oğula geçiyordu. Çıkartılan kömür başta Santa Fe olmak üzere St. Luis’e kadar uzanan bir bölgenin de enerji ihtiaycını karşılıyordu. Santa Fe Demiryolu’nun kurulmasıyla kasabanın önemi daha da arttı. Maden ocakları kasabanın bulunduğu alanın hemen altından başlıyordu. Kömürün bitmesi maden ocağının kapanmasına, kasabanın da yavaş yavaş terkedilmesine neden oldu.

Bu ünlü maden kadabasını daha yakından tanımak için arabamızdan inip yürüyerek kısa bir tur yaptık. Kasabanın sadece bir ana caddesi bulunuyor. Cadde üzerinde yer alan Old Coal Mine Müzesi geçmişin izlerini bugünlere taşıyor. Müze kapalı olduğu için giremedik, ancak çok şey de kaybetmemiştik. Çünkü kasabanın kendisi zaten bir müze konumunda. Evler eski görünümlerini hala koruyor. Kasabanın ana caddesinde çok sayıda sanat atölyesi bulunuyor. Bu otantik kasaba Hollywood’un da dikkatini çekmiş. John Travolta’nın başrolde yeraldığı Wild Hogs fiminin sahnelerinde kasabanın otantik dekoru hiç değiştirilmeden kullanılmış. Bazı sahneler için inşa edilen bir bar bugün filmin kasabaya bir armağanı olarak ana cadde üzerinde duruyor.

Yaklaşık yarım saat dolaştığımız Madrid’den ayrılıp Santa Fe’ye doğru yol almaya devam ettik. Karşılaştığımız manzara nefes kesiciydi. Küme küme bulutlar, masmavi bir gökyüzü, uçsuz bucaksız uzanıp giden sarı düzlükler ve ufuktaki lacivert dağlar bir yağlıboya tablosunu anımsatıyor, kıvrıla kıvrıla uzanıp giden Hwy-14 üzerinde yavaşça yol alıyorduk. İnsanın bitmesini hiç istemediği yolculuklardan biriydi bu…

Santa Fe’ye yaklaşırken bir başka kasabayla daha karşılaştık. Adı Cerillos. Santa Fe’nin yaklaşık 20 mil güneyinde yer alan bu kasaba da Madrid gibi bir zamanların ünlü maden kasabalarından.

Cerillos’un yaklaşık iki yüzyıl boyunca değişmeyen sokaklarında ilerlerken bu kasabayı sanki daha önce ziyaret etmişiz hissi vardı. Sonradan öğrendik ki kasaba birçok kowboy filmine evsahipliği yapmış. Ana caddesinde yürürken bir yandan fotoğraf çekiyor, bir yandan da kasabanın ürpertici sessizliğinin nedenini merak ediyorduk. Kilisenin yanında yer alan tarihi binaların arasında yürürken bir sesle irkildik. Caddenin karşısında ahşap bir dükkanın içinden biri bize sesleniyordu. Orta yaşlı başında siyah bir şapkası, elinde bir bezle bu ahşap binanın kapısında duran bayan bize ‘eğer istersek binanın önündeki arabasını biraz daha ileri alabileceğini’ söylüyordu. Caddenin karşısından dükkannın fotoğraflarını çeken bize karşı gösterdiği bu nazik davranışa teşekkür edip yanına yaklaştık. Bizi hemen dükkanına davet etti. Dışardan gördüğümüz, durmadan fotoğraflarını çektiğimiz bu binaların içini de görme fırsatı doğmuştu. Hemen içeri girip sohbete başladık. Işık olmadığından loş bir görüntü vardı. Duvarlarında tabloların asılı olduğu büyük bir salondaydık. İçerde 80 yaşlarında bir bayan daha vardı. Bir süre sonra bizi içeri davet eden kişinin annesi olduğunu öğrendik. Kendisinin bir ressam olduğunu, binayı birkaç ay kadar önce satın aldığını ancak restorasyon ve taşınma işlemlerinin hala devam ettiğini söyledi. Uzaklardan geldiğimizi ve şans eseri bu kasabaya girdiğimizi tanışmamızın da bu şansın bir sonucu olduğunu söylediğimzde sohbet koyulaşmıştı. Atalarının yüzyıllardır bu topraklarda at koşturan kızılderililerden olduğunu belirtti ve kendisinin de sanatla uğraştığını detaylarıyla anlattı. Adını hatırlayamadığımız bu esrarengiz kızılderili sanatçıyla ve annesiyle vedalaşıp tekrar yola koyulduk.

Hwy-14 üzerinde bir süre daha devam ettikten sonra Santa Fe’ye girdik. Bölgeye özgü adobe binalarla da ilk karşılaşmamız da burada oldu. Kentin mimari dokusunun temelinde bu binalar yer alıyor. Tuğla ile toprağın karışımından yapılan binaların koyu kızıl rengi kentin ana rengini oluşturuyor.

Kentin bugünkü hali ile ilk kurulduğu yıllardaki görüntüsü arasında romantik bir bağ olduğu söylenebilir. İspanyolların Meksika’yı fethinden sonra kuzeye yönelerek buralara kadar gelmeleri ve burada bıraktığı izleri bugün kentin merkezi sayılan Plaza bölgesinde görmek mümkün. Santa Fe sokaklarında kentin kalbine, Plaza’ya doğru yol alıyorduk. Akşam trafiği nedeniyle sokaklar normalden fazla bir yoğunluk vardı ve hava da yavaş yavaş kararmaya başlamıştı. Günün son ışıkları eşliğinde Santa Fe’nin kalbinde dolaşmaya başladık. Arabayı Sheridan Ave. üzerinde bulduğumuz ilk boş alana bırakıp Plaza sokaklarına daldık. Amerika’nın başka kentlerinde görmeye alışık olmadığımız dar sokaklardan ilerleyip Palace of the Governors binasının önüne geldik. Santa Fe’nin ve aynı zamanda tüm New Mexico eyaletinin merkezinde yer alan bu bina aynı zamanda Amerika’nın keşfinden bugüne ayakta kalan en eski binası olarak biliniyor.

Bugün sadece binayı dışardan izlemekle yetindik. Hakkında çok şey anlatılan bu binayı gezimizin son günü hakkını vererek gezmeye söz verdikten sonra Plaza etrafında yürümeye devam ettik. Ortada bulunan dikdörtgen bir alandaki park ve bu parkı çevreleyen ahşap ve adobe binalar Santa Fe’nin kendine özgü mimarisinin de bir kanıtıydı aynı zamanda. Geçmişi 1610 yılına dayanan bu meydan zaman içinde iki kat küçülerek bugünkü halini almış. Meydanın ortasındaki asırlık ağaçların arasından ilerlerken bu ağaçların New Mexico’nun tarihine tanıklık ettiğini hissediyorduk. Oturduğu odasından bu parkı gözleyen valiyi, meydanın ortasında hıristiyanlığı kabul etmediği gerekçesiyle asılarak idam edilen 3 kızılderiliyi ve olayın yarattığı ayaklanmayı da düşünmeden edemiyorduk. Tarihe Pueblo Revolt olarak geçen 1675 kızılderili ayaklanması 13 yıl sürmüş ve bu toprakların gerçek sahipleri, İspanyolları Santa Fe’den çıkarmayı başarmış. Ayaklanma sonunda kızılderililerin eline geçen Palace of Governors ve diğer binalara kızılderililer yerleşmiş. Meksika’nın bağımsızlık savaşı ardından ABD ile giriştikleri savaşın bir parçası olan bu meydan Vahşi Bbatı’nın da unutulmaz olaylarına tanıklık etmiş.

Güneş San Francis sokağının diğer ucundan batmaya hazırlanırken sokakla aynı adı taşıyan katedralin önünden batıya doğru ilerledik. Dar sokaklarda, ahşap binalar arasında nereye gideceğimizi bilmemenin verdiği bir keyifle dolaştık. Zaman ilerleyip sokaklara karanlık düşerken Plaza’dan biraz uzaklaştığımızı da farkettik. Meydana geri dönerken karnımız da acıkmaya başlamıştı. Ününü uzun zamandır duyduğumuz acılı New Mexico mutfağının yemeklerini tadma zamanı gelmişti. Plaza’nın batısında yer alan merkezi bir yerdedeki restoran dikkatimizi çekti. Belli ki bu meydan kurulduğunda bu bina da buradaydı. İçeri girdiğimizde duvardaki resimlerden bu binanın meydanla yaşıt olduğunu adının da meydanla aynı olduğunu öğrendik. New Mexico’nun otantik yemeklerini Amerika’nın bir başka bölgesinde bulmanın imkansız olduğu söylenmişti bize. Nedeni de bu topraklarda yetişen biberlerin kendine has tadından kaynaklanıyordu.




Leave A Comment

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir