Bir Yedek Subayın Hatıra Defteri
1993 yılının soğuk bir mart sabahı, birkaç arkadaşımla birlikte olduğum araç İstanbul caddelerinde ilerlerken önümdeki aylarının hayatımı nasıl şekilleneceğinden habersizdim. Askerlik çağrı kağıdım cebimde, kafamda sekiz aylık kısa dönem hayalleriyle Tuzla Piyade Okulu’na gidiyordum.
Pencereden manzaraları izlerken bu mecburi hizmetin biteceği günü hayal ediyordum. O günlerde kendime söylediğim yalanların en büyüğü, askerliğimi kısa dönem olarak yapacağıma olan inancımdı. Sekiz ay… Sadece sekiz ay dayanacaktım ve her şey eskisi gibi olacaktı. Uzun dönem askerliği aklımdan bile geçirmiyordum. Düşünemediğim şey ise biz plan yaparken yaptığımız planların her seferinde alt üst olmasıydı. Planlarım kışla kapısından adımımı atar atmaz paramparça olacaktı. Beklentiler yükseldiğinde, hayal kırıklıklarının da artacağını bir kez daha yaşayarak öğrenecektim.
İlk Günler
Tuzla Piyade Okulu’nun kapısından içeri girdiğimde, arkamda bıraktığım sadece sivil kıyafetlerim değildi. İsmim, mesleğim, geçmişim, hayallerim… Hepsi o kapının dışında kaldı. İçeride beni bekleyen şey, beş haneli bir numara ve yeşil bir üniformaydı. Herkes gibi sıfırdan başlıyordum. Bu eşitlik, ilk bakışta adil görünse de aslında hikayelerimizi, geçmişimizi görmezden gelen bir sistemdi.
Avluda yüzlerce kişi toplanmıştı. Hepimizin yüzünde aynı tedirgin ifade, aynı belirsizlik vardı.
“Sıraya gir!” “Otur!” “Kalk!” “Rahat!”
Subayların emirleri yağmur gibi yağıyordu. Her biri farklı bir tondaydı ama hepsinde aynı otorite vardı.
Sonuçların açıklandığı gün, yedek subay olduğumu öğrendiğimde yaşadığım şoku hala hatırlarım. Sekiz ay derken on iki aya çıkan askerlik süresi, hayallerimin ilk yıkılışıydı. Ama asıl darbe henüz gelmemişti.
Sağlık muayenesi sırasında yanımda taşıdığım raporu, ameliyat izlerimi, hatta 22 dikişlik izi göstermeme rağmen hiç kimse dinlemedi beni. Birkaç yıl önce futbol oynarken kırılan ve telle birleştirilen sol diz kapağım, futbolcu olma hayallerimi söndürmüştü. Şimdi aynı diz, komando eğitimi alacak kadar “sağlam” görünüyordu yetkililere.
“Raporu falan unut, komandosun sen!” diyen astsubayın yüzündeki ifadeyi unutamam. Sanki dizimin durumu, onun verdiği kararı değiştirecek bir ayrıntıymış gibi umursamaz bir tavırla devam etmemi emretti. İtiraz etmeye çalıştım ama boşunaydı. Üç ay boyunca, her adımda zonklayan dizimle koşacak, sürünecek, tırmanacaktım.
Koğuş Hayatı
Koğuşumuz 65-70 kişilik bir yerdi. “Yer” diyorum çünkü oraya “yaşam alanı” demek mümkün değildi. Ranzalar o kadar yakındı ki yan ranzadaki arkadaşımın nefesi yüzüme geliyordu. İlk gecelerde uyumak imkânsızdı. Horlayanlar, sayıklayanlar, ağlayanlar…
Suların kesildiği günlerde on yedi kişinin tek musluktan sırayla tıraş olmaya çalışması, sabah telaşında birbirimize çarparak giyinmemiz, aynı anda yataklarımızı düzeltmeye çalışmamız… Bunların hepsi başlarda kaos gibi görünse de zamanla garip bir ahenk yaratmıştı aramızda.
Bir keresinde, gece yarısı nöbetten dönerken koğuştaki sessizliği dinlemiştim. O kalabalığın içinde, herkesin kendi dünyasında kaybolduğu o anlarda, belki de hayatımın en yoğun yalnızlığını hissetmiştim. Ama bu yalnızlık, paylaşılan bir yalnızlıktı. Hepimiz aynı gemideydik ve bu gemi bizi bilinmeyen sulara götürüyordu.
Küçük İsyanlar, Büyük Cezalar
Radyo olayını hiç unutamam. Aramızda yeni evlenmiş bir arkadaş vardı. Düğününden bir hafta sonra askere gelmişti. Karısının hasretiyle yanıp tutuşuyordu zavallı. Bir gün ateşi çıktı ve revire kaldırıldı. Gerçekten hasta mıydı, yoksa numara mı yapıyordu bilmiyorum ama o gün eğitime katılmayacağı için hepimizden şanslıydı diye düşünmüştük.
Akşam koğuşa dönerken alay komutanının aracını gördük. Bu, felaketin habercisiydi. Albayın öfkeli bakışları üzerimizde gezindi, sonra üsteğmenimize bağırmaya başladı. Birkaç dakika sonra öğrendik ki, revirdeki arkadaşımız kantindeki telefondan eski çalıştığı radyo istasyonunu aramış ve karısı için bir şarkı çaldırmış. “Şu an Tuzla Piyade Okulu’nda askerlik yapan…” diye başlayan anons, tesadüfen radyoyu dinleyen alay komutanının kulaklarına gidince, olay “iç istihbaratı deşifre etmek” olarak yorumlanmış. Masum bir selam askeri disiplin açısından affedilemez bir suçtu. Hepimiz tek bir kişinin “suçundan” sorumlu tutulup cezalandırıldık.
O akşam yemekhanenin önünde, hazır ol pozisyonunda tam üç saat bekledik. Rahat komutu verilmeden, kıpırdamadan, nefes almaya bile korkar halde… Karanlık çökerken hâlâ oradaydık. Diğer birlikler yemeklerini yiyip koğuşlarına çekilmişti. Bizler ise bir arkadaşımızın masum bir özlem anının bedelini ödüyorduk. İki hafta boyunca ziyaretçi yasağı ve Tuzla Piyade Okulu’nun dikenli çalılarını ellerimizle temizleme cezası aldık. Parmaklarımız kan içinde kaldı, ama kimse şikâyet etmedi. Edemezdik…
Günlük Rutin

“KALK!” Bu tek kelime, her sabah 04:30’da koğuşu inleten bir komuttu. Ayaklar yere değer değmez koşmaya başlardık. Bir dakika içinde giyinip dışarı çıkmazsak ceza alırdık. Sabah koşusu bir saat sürerdi. Dizim her adımda zonklardı ama durmak yoktu. Duran herkesin cezası, tüm bölüğün fazladan bir saat koşmasıydı.
“YE!” Kahvaltı komutu verildiğinde yemekhanede yerimizi alırdık. Sadece on dakika vaktimiz vardı. Çiğnemeden yutmayı, nefes almadan yemeyi orada öğrendim.
“İSTİRAHAT!” Bu komut bir sigara içimlik zamanı verirdi. Sigara içmeyenler bile o anları dört gözle beklerdi. Çünkü o birkaç dakika, insan olduğumuzu hatırlayabildiğimiz nadir anlardı.
Atış eğitimleri, sürünme teknikleri, el bombası atma, yakın dövüş… Özellikle sürünme eğitimleri dizim için felaketti. Nöbet, askerliğin en yalnız anlarıydı. Gece yarısı, herkes uyurken, elinde silahınla beklersin. Ne beklediğini bile bilmezsin. Düşman mı gelecek? Hangi düşman? Ama beklersin işte. O sessizlikte kendimle hesaplaşırdım. Hayatımı düşünürdüm, yaptığım hataları, kaçırdığım fırsatları…
Kura Günü
Üç aylık eğitimin sonuna gelmiştik. Artık birer asker olmuştuk. Ya da öyle sanıyorduk. Kura günü geldiğinde, Tuzla Piyade Okulu’nun spor salonunda toplandık. Yüzlerce asteğmen adayı, kaderlerinin belirleneceği anı bekliyordu. Çekilecek küçük kağıt parçası, hayatımızın seyrini değiştirecekti.
Basın-Yayın mezunu yedi kişilik grubumuzun kurası ayrıydı. Torbada beş OHAL bölgesi, bir İstanbul, bir Ankara görevi vardı. İlk arkadaşımız öne çıktı. Eli titriyordu. Torbaya uzandı, bir kağıt çekti. Yarbay mikrofona yaklaştı: “İstanbul!” Geri kalan altı kişi zorlama gülümsemelerle onu kutladık. Matematik basitti: Geriye bir Ankara kalıyordu ve biz altı kişiydik.
İkinci, üçüncü, dördüncü… Hepsi OHAL çekti. Sıra bendeydi. Torbada iki kağıt kalmıştı. Biri Ankara, biri Güneydoğu OHAL. Yüzde elli ihtimal. Hayatımın en önemli yüzde ellisi.
Elim torbaya girerken gözüm havalandırma penceresine takıldı. Bir güvercin konmuştu cama. Neden o an oradaydı? Neden ben onu gördüm? Özgürlüğü mü yoksa tutsaklığı mı getirecekti o güvercin? Bunları düşünmeye vakit yoktu. Kurayı çektim, yarbaya uzattım. Yarbay kağıdı aldı, açtı. Mikrofona yaklaştı:
“Hayırlı olsun asteğmen adayı, OHAL, Hakkari!”
Kelimeler kulaklarımda yankılandı. Dünya başıma yıkılmıştı. Masadan uzaklaşırken sıradaki son arkadaşın yüzündeki mutluluğu gördüm. Ona kalan kura Ankara’ydı.
“Asteğmen adayı! Sana çekilmeni emreden oldu mu?”
Döndüm. Ne oluyordu?
“Çektiğin kurayı görmeyecek misin?” diye bağırdı.
Tekrar masaya yaklaştım. Yarbay mikrofona eğildi:
“Yanlış okudum. Ankara çektin asteğmen adayı! Ama komutanının izni olmadan çekilmen disiplinsizliktir. Gittiğin yerde sana bunu öğretecekler!”
Ben Ankara’ya arkamda duran Hakkari’ye gidecektik. Bir anda değişen hayatlar, ters olan umutlar, sevinç, üzüntü…
O anki sevincimi hissedecek halde değildim. Yanımdaki arkadaşımın yüzündeki mutluluk, bir anda koca bir hayal kırıklığına dönüştü. Ben ise şaşkınlıkla hâlâ masanın önünde dikiliyordum. Pencereye baktım. Az önce orada duran güvercin kaybolmuştu.
Ankara Günleri
Ankara’ya vardığımda, Hava Kuvvetleri Komutanlığı Karargâhı’nın devasa binası karşımda yükseliyordu. Burası Tuzla’dan çok farklıydı. Daha resmi, daha soğuk ama aynı zamanda daha “rahat” görünüyordu.
İlk gün komutanımla tanıştım. Bir yarbaydı. Tuzla’da gördüğüm komutanlardan farklıydı. Kendimi bize öğretilen kurallara uygun tanıttım, o dinledi. Sözümü kesmedi, bağırmadı.
“Burada, Merkez Daire Başkanlığı’nda görev yapacaksın” dedi. “Aylık dergi çıkarıyoruz. Sen de bize yardımcı olacaksın.”
Onunla her şeyi konuşurduk. Dizimi, futbol hayallerimi, muhabirlik maceralarımı… Cumhuriyet’te çalıştığımdan adım “komünist”e çıkmıştı. Zamanla diğer asteğmenler de bana böyle seslenmeye başladı.
Tuzla’dan birlikte geldiğimiz iki arkadaşla Büklüm Sokak’ta bir ev kiraladık. Karargâha yürüme mesafesindeydi. Akşamları üniformalarımızı çıkarır, sivil kıyafetlerimizi giyer, şehrin kalabalık mekanlarında dolaşırdık.
O ev, Ankara’daki sığınağımız oldu. Orada asker değil, arkadaştık. Birbirimizle dertleşir, müzik dinler, şarkı söyler, bazen de sessizce otururduk. Herkes kendi hikâyesini anlatırdı.
Nöbetimin olmadığı bir hafta sonu İstanbul’a gidiyordum. Bu yolculuğu o kadar çok yapmıştım ki, artık otobüs şoförlerini tanıyordum. Sivil hayatla bağımı koparmamak için can havliyle sarılırdım o kısa tatillere.
Bolu Dağı’nda Bir Gece
1993’ün soğuk bir kış akşamıydı. Ankara’dan İstanbul’a giden otobüste, yanımdaki yolcu arka koltukta oturan arkadaşıyla yer değiştirmek istedi. Kabul ettim. En arka sıraya geçtim. Bu basit karar, hayatımı kurtaracaktı.
Bolu Dağı’na yaklaşırken korkunç bir patlama oldu. Bagajda bomba patlamıştı. PKK’nın sivil hedeflere yönelik saldırılarından biri. 1993’ün karanlık günleri… Duman, barut kokusu, çığlıklar… Parça tesirli bomba, bagajın tam üstündeki eski koltuğumun altında patlamıştı. Yer değiştirmemiş olsaydım, ağır yaralılar arasında olacaktım. Benimle yer değiştiren adam ve arkadaşı kan içindeydiler.
O gece dört otobüse yerleştirilen bombalardan biri bizimkine denk düşmüştü. Üç kişi hayatını kaybetmiş, onlarca kişi yaralanmıştı. Ben ise bir çizik bile almamıştım. Tesadüf mü, kader mi? Bilmiyorum ama o gece ölümün soğuk nefesini ensemde hissettim.
Sabaha karşı İstanbul’a vardığımızda, şehir başka bir gezegenmişçesine huzurlu görünüyordu. Kimse birkaç saat önce yaşadıklarımızı bilmiyordu. Hayat devam ediyordu sanki hiçbir şey olmamış gibi.
Sonu Gelmeyen Askerlik

Askerliğimin bitimine iki ay kalmıştı. İstanbul’da, Rumelihisarı’nda arkadaşlarla oturuyorduk. Karşımdaki masada biri gazete okuyordu. Manşeti gördüm: “Askeri Terhis Donduruldu”

İlk başta üzerime almadım. Sonra anladım. Bu beni ilgilendiriyordu. Beni ve binlerce askeri…
Gazeteyi aldım. Okudum. Tekrar okudum. PKK ile mücadele nedeniyle terhisler 5 ay ertelenmişti. 150 gün daha…
Teğmen rütbesiyle eve döndüğümde, elimdeki plakete baktım: “Olağanüstü şartlarda gösterdiğiniz özveri ve sadakat için…” Türk Silahlı Kuvvetleri’nin teşekkürüydü bu. Neyi başarmıştım? Hayatta kalmayı mı? Dayanmayı mı? İnsan kalmayı mı?
Eve Giden Yabancı
31 Ağustos 1994’te terhis olduğumda, sokaklar hem tanıdık hem de yabancıydı. On yedi ay boyunca içimde biriktirdiğim sivil hayat özlemi, gerçekle yüzleşince tuhaf bir hayal kırıklığına dönüştü. Her gün giydiğim üniforma, derimim bir parçası gibiydi.
Büklüm Sokak’taki arkadaşlarla son gecemizi geçirdik. Birbirimize sarıldık. “Görüşürüz” dedik ama biliyorduk ki bir daha eskisi gibi olmayacaktı.
O sabah son kez üniformamı giydim. Aynaya baktım. 17 ay önce Tuzla’nın kapısından giren kişi yoktu karşımda. Başka birisi vardı.
Sivil hayata dönüş kolay olmadı. İlk gece uyuyamadım. Çok sessizdi. Kimsenin horlaması, öksürmesi, sayıklaması yoktu.
Arkadaşlarım “Değişmişsin” diyordu. Evet, değişmiştim. Ne tam sivildim, ne tam asker. Arada kalmıştım. Sivil hayat çok rahat görünüyordu ama aynı zamanda anlamsız da…
Zamanın ötesinde, içimde hâlâ yankılanan bir dönemdir askerlik. O 17 ay, sivil hayatta bir asker, askerlikte ise bir sivil gibi hissettiğim garip bir araf gibiydi. Acı veren anılar yumuşuyor, komik olanlar daha da neşeli bir hal alıyor. Hafıza, acıyı unutturma ve güzellikleri cilalama konusunda gerçekten usta.
Dizimdeki ağrı her zonkladığında Tuzla’daki o ilk günleri hatırlarım. Sürünme eğitimlerini, bitmek bilmeyen eğitimleri ve nöbetleri… Kendi kendime gülümserim. Kurada kaderimin belirlendiği ya da belirsizliğin ilk işareti olan o anı, pencerede belirip kaybolan o güvercinin anlamını hâlâ çözemedim.
1990’ların kasvetli atmosferinde, terörün gölgesinde ve askeri disiplinin çelik çemberinde geçen aylar, hayatımın seyrini değiştiren bir dönüm noktası oldu. Tuzla’nın koğuşlarından Ankara’nın koridorlarına, oradan da Bolu Dağı’nın yamaçlarına uzanan bu yolculuk ruhuma derin izler bıraktı.
En çarpıcı gerçek, büyük resmin önünde insan iradesinin ne kadar küçük olduğuydu. Çekilen bir kura, bir yolcunun masum yer değişikliği talebi veya “terhisler ertelendi” manşeti… Her biri, kaderin görünmez elinin ne kadar güçlü olduğunu ve insanın bu oyun karşısındaki çaresizliğini gösteriyordu.
Zorlu sınavlar, hayatımın en değerli öğretmenleri oldu. Dostluğun gerçek anlamını, dayanışmanın gücünü ve sabrın sınırlarını keşfettim. Omuz omuza durmanın, umudu kaybetmemenin ne demek olduğunu öğrendim. O dönemde gösterdiğim direnç bugünkü kimliğimin temelini oluşturdu.
Aradan geçen yıllara rağmen ne pişmanlık ne de öfke hissediyorum. Aksine, her deneyimin bugünkü beni şekillendiren birer yapı taşı olduğuna inanıyorum. Bu yolculuk, belirsizliğin aslında bir nimet olduğunu öğretti. Çünkü bilinmezlikle yüzleştiğimizde gerçek potansiyelimizi ve karakterimizi keşfedebiliyoruz.
O günlerin öğrettikleriyle, yarının belirsizliklerine daha hazır, biraz güçlü ve sanki bilge bir şekilde adım atıyorum.
Hayat sadece yaşanan değil, aynı zamanda anlamlandırılan bir deneyim…

