Zamanın hangi kıyısında olduğumu bilmiyorum. Kuşlar geçiyor üstümden, bulutlar eski seslere karışıyor. Pasifik Kıyısı Otoyolu’ndayım. Okyanusa sabah sisi çökmüş. Görüntünün içinde kayboluyorum. Rüzgârın nefesi duyuluyor sadece. Buraya neden geldiğimi bilmiyorum ama uzun yıllar buradaymışım da aynı sahili izliyor gibiyim.
Havaalanından çıktığımda keskin bir iyot kokusu karşılamıştı beni. Okyanusun serinliği, yolun mazotuna karışmıştı. Kokunun her katmanında başka bir hikâye başlıyordu. Laguna Beach’e yaklaştıkça kayalıklar okyanusa biraz daha yaklaştı. Hava serin, renkler gri. Dalgaların ritmi insanı içine çekiyor. Hemingway’in dediği gibi deniz kim olduğumu hatırlatıyordu.
Düşüncelerimi bir sonraki durağa saklıyorum. Yoldan çok pelikanları izliyorum. Onlarla birlikte zaman da biçim değiştiriyor. Geçtiğim sahillerin adları bile şarkı gibi: Huntington, Long Beach, Manhattan, Hermosa, Redondo, Venice, Santa Monica… Her biri Los Angeles’ın ruhunda ayrı bir ritim. Huntington özgürlüğü, Long Beach emeği, Venice yaratıcılığı simgeliyor. Santa Monica ise vedaların kıyısı.
Los Angeles’ın İki Yüzü
Kuzeye doğru uzanan bu rota kendi içime doğru kıvrılan bir haritaya benziyor. Sisin ardından bir şehir beliriyor. Hem tanıdık hem yabancı. Los Angeles’a yaklaştıkça bir şeyler değişiyor. Değişen şehir değil, onu yıllar sonra görmeye gelen ben olabilir miyim? Steinbeck’in söylediği gibi burası, hayalini kurduğu cennetle yüzleşenlerin toprağı. Kaliforniya’nın parıltılı rüyası sadece bir ayna. İnsanlar vadedilen toprakları bulmak için geliyor; karşılaştıklarıysa çoğu zaman kendi hırsları oluyor. Hayal edilen cennet, fırtınanın kendisi.
Gündüzleri parlayan, geceleri yalnızlığıyla baş başa kalan bir şehir Los Angeles. Geniş bulvarlar zamanı bir arada tutmaya çalışıyor. Palmiyeler bir film karesinde donmuş figüranlar gibi. Şöhretle yalnızlık, umutla hayal kırıklığı aynı sahneyi paylaşıyor. Kendi hikâyesinin kahramanı olmayı düşleyerek buraya gelenler çoğu zaman başkalarının yazdığı senaryolarda isimsiz rollerle yetiniyor. Bukowski, Los Angeles’ı bir zamanlar “yalnızların birbirini unuttuğu ama aynı bara yöneldiği şehir” diye tanımlamıştı. Belki de en yalın haliyle budur Los Angeles. Toprağa bağlanamayan kökleri usulca kendine çeker.
Güneşin solgun ışığında anılar şekilleniyor. Her adım bir iz silerken her durak yeni bir manzara açıyor. Bu yolculuk mesafelerle birlikte geçmiş zaman katmanlarını da aşıyor.
Kendi İçine Bir Yolculuk
Santa Monica geride kalırken şehir vedaya hazırlanıyor. Uzaklaştıkça manzara değişiyor; Santa Barbara’ya doğru yol tenhalaşıyor. Pasifik koyu mavi, tuz ve ıslak toprak kokusu aracın camından sızıyor. Pismo Beach’te rüzgâr sert; kum tepeleri yer değiştiriyor, dağlar denize doğru iniyor, sis ormanı kaplıyor.
Yolun her dönüşü yeni bir hikâye sunuyor. Zaman, fark etmeden yön değiştiriyor; tıpkı hayatta karşılaştığımız sürprizler gibi. Yanlış sapaklar, hatalı çıkışlar ve görünmeyen ihtimaller yolculuğun doğal parçası. Kaybolmak kimi zaman rotayı yeniden kurmanın bir yolu değil mi? Kıyı boyunca uzanan bu yol da yolculuğu görünür ile görünmez olan arasında belirsiz bir çizgide tutuyor.
Bir Yolculuk Nerede Biter?
Big Sur yolunda doğru ana denk gelirseniz, günün son nefesini yakalarsınız. Güneş portakala, mora, son bir kez yanıp sönen ateşe döner. Pasifik’te altın bir patika parlar. Pelikanlar sessizce süzülürken kanatları havayı ikiye böler. Zaman ağırlaşır, dünya tek bir fotoğraf karesine sıkışır.
Derken bir tabela belirir: “Yol kapalı.” Kıyı geride soluk bir çizgiye dönüşür, rota dağların gövdesine kıvrılır. Sis yoğunlaşır, farlar karanlığı delmeye çalışır. Okyanusun tuzu silinir; yerini ormanın ıslak soluğu alır. Yol bambaşka bir ritme geçer.
Dönemeçler, kapanan geçitler, yeniden doğan ufuklar… Sonunda San Francisco, sis perdesinin ardından çıkar. Golden Gate neredeyse görünmez olmuştur, Alcatraz kaybolmaya niyet eder. Fisherman’s Wharf’ta martıların sesi çınlarken Chinatown’da fenerler yavaşça salınır. Sokak aralarında gölgeler köşe başlarını tutmuştur.
Hiçbir yolculuk diğerine benzemez. Planlar bozulsa da rotalar kaysa da hedefe varılır. Peki yolculuk burada biter mi?
Sahile doğru yürürsünüz. İskelenin ucunda okyanusu izlemeye başlarsınız. Kuşlar başınızın üzerinden süzülür. Bulutlar, rüzgâr ve mevsimler aynı ritimde akar, tıpkı yolculuğun ilk anında olduğu gibi. Sonunda her yolculuk bir yere varır; ama asıl mesele, geride bıraktıklarınızdır.

