Geçen hafta bir kitabevinde ilginç bir ana tanık oldum. Bir adam, raftan ünlü bir kişisel gelişim kitabını aldı; kapağını bile açmadan, arka yazısını okumadan telefonuna sarıldı. Kitabın fotoğrafını çekip muhtemelen “Kendime yatırım yapıyorum” notuyla sosyal medyaya yükledi. İşlem bir dakika bile sürmedi. Kitap rafa geri dönerken, adam çoktan kapıdan çıkmıştı. Paylaşımı beğeniler toplarken, kitap hâlâ gerçek okurunu bekliyordu.
Belki de zamanımızın en büyük çelişkisi bu: Kimse okumuyor ama herkes okuyormuş gibi yapıyor. İnsanlar artık yalnızlıklarını çözmek için değil, dışarıdan yalnız görünmemek için çabalıyor.
Sadece kitabevlerinde değil, her yerde benzer bir tablo var. Metrolarda, kafelerde, caddelerde başlar öne eğik, yüzler ekran ışığında parlıyor. Bir kafede yan yana oturan üç gencin konuşmadığını, sadece telefonlarına gömüldüğünü izliyorum. Oradalar ama aslında bambaşka alemlerdeler. Kalabalığın ortasında yalnızlık, dijital bir gürültüyle daha da derinleşiyor.
Stoacı düşünür Seneca, iki bin yıl önce dostunu uyarıyordu: “Kalabalıktan uzak dur, çünkü kalabalık bulaşıcıdır.” O günün gladyatör oyunlarını izleyenlerin ahlaken yozlaştığını söyleyen Seneca, bugün yaşasaydı muhtemelen dijital arenalarımız için aynı şeyi söylerdi. Twitter tartışmaları, Instagram’daki kusursuz hayatlar ve YouTube skandalları arasında hepimiz birer figürana dönüştük.
Ben de yıllarca o kalabalığın içindeydim. Beğeniler kutsal, bildirimler birer ödül gibiydi. Tanımadığım insanların geçici onayına esir düşmüştüm. Bugün ise o akışın dışındayım. Artık paylaşmıyor, sadece düşünüyorum.
Seneca’nın aktardığı Demokritos’un şu sözü, aslında her şeyi özetliyor: “Bir kişi benim için bir kalabalık, kalabalık da bir kişi yerine geçer.” Mesele nicelik değil, niteliktir. Sosyal medyanın trajedisi de tam olarak burada yatıyor: Binlerce takipçimiz var ama tek bir gerçek dinleyicimiz yok.
Modern dünya yalnızlığı bir “eksiklik” olarak pazarlıyor. Oysa yalnız kalabilen insan, kendi düşünceleriyle dost olmayı öğrenir. Epicurus’un dediği gibi: “Bunları herkes için değil, senin için yazıyorum; çünkü biz birbirimize yeteriz.”
Bir kitap okuyup onu paylaşmadığımda veya bir fikri sadece kendime sakladığımda, o düşünce kalabalığın gürültüsünde kaybolmuyor. Aksine, ruhumda derinleşiyor.
Kitabevindeki o adama geri dönelim. Kitabın fotoğrafını çekip onaylanma ihtiyacını doyurdu ama içindeki boşluk muhtemelen baki kaldı. Oysa bilgelik kalabalıktan beslenmez; onu sessiz topraklar yetiştirir. Kalabalık maske dağıtır, yalnızlık ise ayna tutar.
Artık arkadaş listem daha kısa ama ilişkilerim daha derin. Söyleyeceklerim azaldı, izlediklerim arttı. Kalabalığın ortasında görünmektense, kendi içimde olmayı tercih ediyorum. Bir kişi gerçekten yeterlidir; o kişi de kendin olabilir.
Not: Bu satırların esin kaynağı Seneca’nın bilge mektuplarından sadece biri, yedinci mektubudur. 126 mektubuyla bize hâlâ seslenebiliyorsa, biz de o sese kulak vererek yazmayı sürdüreceğiz. Seneca’lı yazılar devam edecek.
Seneca: "Bir Kişi Yeter" - REMZİ GÖKDAĞ

Kalabalığın ortasında kaybolmak, yalnız kalmaktan çok daha tehlikelidir. Yalnızlık bize aynalar gösterir; kalabalık ise sadece maskeler dağıtır
Link: https://www.remgo.com/11/bir-kisi-yeter/
Yazar: Remzi Gökdağ

