Kasabaya vardığımda öğle güneşi tam üstümdeydi. Sıcak burada sadece yakmaz, bedeni sarıp buharlaştırır. Kasaba haritada vardı. Gerisi tartışmalıydı. Sanki çoktan başka bir yere taşınmıştı.
Yol kenarında paslanmış bir tabela rüzgâra uyup hafifçe sallandı, sonra beklediği esintiyi alamayacağını fark edip durdu. Sessizlik her şeyi yavaşlatıyordu. Rüzgarı bile…
Bir şey yanmıştı burada. Belki yıllar önce, belki daha da önce. Koku hâlâ bekliyordu.
“Kasaba” kelimesi burada havada asılı kalıyor, karşılığını bulamıyor. Birkaç duvar, bir depo, güneşe yenik düşmüş bir avuç yapı.
Paslı bir kapının önünde duruyorum. Menteşe yarı açık, belki o da rüzgarı bekliyor. İçerisi karanlık değil. Işık giriyor ama bir yere varmıyor, toz içinde dağılıyor. Kapının eşiğine oturuyorum. Buradan kasabanın tek sokağı görünüyor. On beş, yirmi metre genişliğinde.
Sokağın ortasındaki binalardan birinin verandasında bir adam oturuyor. Sandalye değil, bir şeyin üstünde, kasa mı, kütük mü fark edilmiyor. Sanki yıllar önce oraya çökmüş de bir daha kalkmamış gibi. Şapkasının gölgesi yüzünü saklıyor. Ölçülü bir inatla oturuyor. Hareket etmiyor. Aramızdaki mesafe yaklaşık kırk adım. İkimiz de bu mesafeyi korumaya dikkat ediyor gibiyiz.
Adamın önünde iki ahşap direk, aralarında gerili bir ip, ipte birkaç çamaşır. Rüzgar yok ama soluk renkli çamaşırlar sallanıyor ya da öyle görünüyor.
Bir köpek yaklaşıyor arkamdan. Nereden çıktığı belli değil. Tüylerinin rengi kasabayla aynı. Bana doğru gelmiyor, adama da gitmiyor. Ortada duruyor, durumu değerlendiriyor. Kasabada kalıp kalmamak üzerine kendi müzakeresini yapıyor belki de. Havlamak için enerji harcamıyor. Başını kaldırıp kısa bir süre bakıyor, sonra burnunu tekrar toprağa indiriyor. Çöl canlıları gereksiz hareketten hoşlanmıyor.
Önce insanlar gitmiş. Binalar kalmış. Kapıları açık, masalar yerli yerinde. Sonra onlar da gitmeye karar vermiş. Ahşap önce eğilmiş, sonra teslim olmuş. Metal yavaş yavaş kendini yemiş. Cam bir sabah çatlamış, sesini duyan olmamış.
Kasabanın sonunda eski bir benzin pompası hâlâ ayakta. Hortumu yok. Göstergesi sökülmüş. Bir zamanlar buraya gelen sürücüler depolarını doldurup yola devam ediyordu; şimdi devam eden sadece yolun kendisi. Otomobiller durmadan geçiyor, çoğu camını bile açmıyor.
Araca dönüp motoru çalıştırıyorum. Dikiz aynasında kasaba küçülüyor. Adam hâlâ aynı yerde ya da öyle görünüyor. Çamaşırlar sallanıp sallanmamaya karar veremiyor. Köpek görünmüyor. Asfalt üzerinde dalgalanan sıcak hava sınırları yumuşatıyor, olanla olmayan arasındaki çizgiyi bulanıklaştırıyor.
İlk geldiğimde benzin bitmişti. Bu sefer neden durduğumu bilmiyorum. Buraya böyle gelinir zaten. Gelinmez de düşülür, sapılır ya da yanlışlıkla girilir. Bir anda yuvarlanırsınız o tozlu caddeye.
Kasaba itiyor insanları. Önce birini, sonra herkesi. Belki bu onun tek işlevi, tek bildiği şey.
Dikiz aynasında bir kez baktım. Hâlâ oradaydı. Şapkası gözlerini kapatıyordu, elleri dizlerinde, gölgesi tam altında. Sanki hiç kalkmayacakmış gibi, sanki kalkmayı çoktan unutmuş gibi.
Sonra yol bir kıvrım yaptı. Kasaba kayboldu. Adam da mı gitti, yoksa zaten var mıydı?
Belki her terk edilmiş kasabada böyle biri vardır. Yolu düşenlere görünür, onlar uzaklaşınca toza döner, gölgeye karışır, rüzgarın olmadığı yerde salınan çamaşırlara.
Bazı sorular ancak yeterince uzaklaşınca şekilleniyor.
