Bir kenti yazmak, o kentte hissedilenleri anlatmak her zaman kolay olmaz. Hele bir de yazacağınız kent, yaşadığınız kent değilse o kenti bütün sokaklarıyla yaşayanlara haksızlık etmemek için ağzınızdan çıkanları tartmak gerekir…

Bir kenti yaşamak, sokaklarında birkaç gün turist gibi gezindikten sonra gördüklerimizi anlatıp ahkam kesmeye ise hiç benzemez. Karşılaştığımız sürprizlerden etkilemiş olabiliriz. Görmemiz gereken yerlerde geçirdiğimiz süre o kent hakkında bize bir fikir verebilir. Ancak kentin ara sokaklarında olup bitenlerin farkına varmadan, yaşamın içine dalmadan yapılacak bir tanımlama turistik broşürlerdeki açıklamaları aşamaz. Yüzeysel bir sığlıkta kaybolup gider.

Geçenlerde dört gün süresince bir kenti yaşadım. Şimdi okuyacaklarınız bu yaşadıklarımın kelimelere yansımaları. Dört güne sığdırılan bir keşiften geriye kalanlar. Yazının baş kahramanı ünlü bir isim. New York…

2004 yılının temmuz ayının ilk dört günü New York’taydım. Uzun süredir yapmayı planladığım bir geziydi bu aslında. Yıllar önce bu ülkeye ilk ayak bastığımda yaşamak için seçmiştim bu kenti. Ancak istekler ve gerçekler her zaman birbiriyle çakıştığından bu amacımı yerine getirememiş, New York yerine kaderin bir cilvesi Los Angeles’a yerleşmiştim. O günlerde ‘yaşamak’ için düşünü kurduğum bu kente yıllar sonra ‘turist’ olarak gideceğimi ummuyordum. New York’ta turist gibi gezmek değil bir New Yorklu gibi yaşamaktı aslolan ama dediğim gibi; hayaller ve gerçekler…

Dört güne sığdırılan ve doya doya yaşanan bir New York tatilinden geriye hoş anılar ve yaklaşık 1000 adet fotoğraf kaldı. ‘New York gezin nasıldı?’ diye soranlara ilk verdiğim cevap ‘Hayatımda en çok fotoğraf çektiğim dört gündü’ oluyor. Otel dışında geçirdiğim her saat 25 fotoğraf çektiğimi daha sonra hesapladığımda New York’un bendeki etkisini de daha iyi anlıyordum.

Şimdi geriye dönüp baktığımda New York’un beni en çok etkileyen tarafının ne olduğunu düşünüyorum.

New York için dünyanın başkenti denir. Nedeni de malum göç dalgasından kıyıya vuran farklı kültürler. New York’a gelen turistleri şaşırtan bu farklı kültür yapısı neredeyse kentin mimarisi ya da dokusu kadar ayrılmaz bir parçası olarak kabul edilir.

Dünyanın farklı ülkelerinden gelenler için New York’un bir sokağında kendi kültürüne rastlamak şaşırtıcı olmaz. Bu farklı dokusu değildi beni etkileyen. Yaşadığım Los Angeles kentinin de New York’tan hiç aşağı kalmayan bir karma kültüre sahip olduğunu belirtmekte fayda var.

New York’un gökdelenleri, mimari dokusu ya da kendine özgü sokaklarını bir kenara koyup düşündüğümde beni en çok etkileyen mekanın Times Square olduğunu söyleyebilirim. Kenti bir vücuda benzetip sokaklarını ve dokusunu damarlar olarak kabul ettiğimizde Times Square’ı bu vücudun kalbi olarak yorumlamak sanıyorum yanlış olmaz. Gürültüsü, karmaşası, ışıkları ve azalmayan temposuyla bu meydanda kentin nabzı atıyor. Kentin enerjisi sanki bu mekandan diğer sokaklara, gökdelenlere, işyerlerine yayılıyor.

Bu enerjiye ayak uydurmak kolay değil. Keyifli ve rahat mekanlara alışık insanların başını döndürmekle kalmayan bu enerji, New York’tan nefretin de bir kaynağı oluyor. Kentin kurallarının temelini oluşturan bu başdöndürücü enerjide New York’un genlerini de görmek mümkün.

Bu kentte insanlar hızlı hızlı yaşıyor, paranın hükmü her adımda yüzünüze çarpıyor, tempoya ayak uyduramayanlar kentin kaldırımlarındaki gölgeler sınıfına kayarak mutsuz New Yorklular olarak yaşamaya ya da başka bir kente yerleşmeye itiliyor.

Gerçek New York’luların bu kenti neden çok sevdiklerini anlamak aslında zor değil. New York sokaklarında yetişen ve kendini bu azgın tempoya göre ayarlayan biri için dünyada bu kentten başka yaşanabilecek bir mekan yok gibi. Onlar bu kentin insan selini andıran sokalarında akıp giderken mutlular, onlar kapitalizmin acımasız kurallarında verilen savaşın çoğu zaman kazanan tarafındalar, onlara göre varsa New York yoksa New York.

Başkalarını New York’a layık görmeyen, ‘New Yorklu olmak için New Yorklu doğmak’ kuralının geçerli olduğuna inanan ve kendilerine gerçek New Yorklu diyen bu grup, kentlerine de anlatılmaz bir duyguyla bağlılar. Onları cumartesi günleri Central Park’ta, onları hafta içi 5. caddede, onları Upper East Side’ın kaldırımlarında görebilirsiniz. Hızlı yürüyen, etraflarında olup bitenle ilgilenmeyen tiplerdir. Kimi şık giyimlidir, kimi basit giyinir. Güneşin ilk ışıklarıyla uyanıp gökdelenlerin arasındaki kaldırımlarda koşarak sabah sporlarını yaparlar. Central Park’ta köpekleriyle yürürler. Metroda Wall Street Journal’ın sayfalarını karıştırırlar.

Onların hepsi varlıklı, gösterişli değildir. Otobüs duraklarında gitar çalıp para toplayanlara da rastlanır, köşedeki sosisçiden karnını doyuranlara da… Onlar New Yorkun sakinleridir.

New York’ta bir de New York düşmaları yaşar. Zorunluluktan bu kentte yaşarlar, kendi tercihleri değildir. Geldikleri şehirlerin hayali her an kafalarını kurcalar. İşyerinden çıkıp evlerine gider, kapılarını kapatıp buzdolabına depoladıkları yiyeceklerle günü geçirirler. Alışamamışlardır bu kente, bu düzene, düzensizliğe ya da azgın enerjiye. Hızlı yaşayıp hızlı ölmek istemeyenlerdir ama kaderin cilvesi onları bu kentin sokaklarına bir şekilde hapsetmiştir. Çıkış yolları aranır durulur…

New York’u sevenler ve New York’tan nefret edenler bir nefeste yaşarlar New York’ta.

Bir de bizim gibi New York’u gezenler vardır. Sayılı günlerini ellerindeki haritalardan seçtikleri mekanları görmekle geçiren turistler. Onları kalabalıkta diğerlerinden farketmek zor değildir. Metrodaki kent sakinleri bu turistleri bakışlarından anlarlar. Fotoğraf makinaları ve şehir rehberleri onları ele verir. Bu turistleri yürürken de ayırt etmek kolaydır. Gerçek New York’lular gibi koşar adımlarla değil yavaş yürürler. Yürürken bakışları havaya yöneliktir genellikle. Gökdelenlerin zirvelerine hayran bakışlar atarlar. Ellerindeki kameralarla birbirlerini görüntüleyip dururlar. Amerika’ya göç edenlerin ilk durağı Ellis Adası’nı ziyaret eder, Empire States’ten kenti seyreder, Özgürlük Anıtı’nın gölgesinden Manhattan’ı izlerler. Brooklyn Köprüsü’nde yürüyüp, Central Park’ta güneşlenenlere de rastlanır.

Turistleri, yerlileri, sevenleri ve nefret edenleriyle New York gerçekten de farklı bir sınıftadır.

New York sokaklarında dört gün dolaşan bir turistin şahsi fikirlerinden oluşan bu New York genellemesine eminim eklenecek çok şey var. Ancak detaylara girdikçe bu büyüleyici kentin sokakalarında kaybolur gibi hissediyorum kendimi ve hemen bu geziden aklımda kalanları yazmaya başlıyorum…

1. Gün

New York’taki ilk günümü Manhattan’ın kuzey bölümünde kalan Upper East Side, Central Park ve Upper West Side bölgelerinde geçirdim. Yaklaşık 12 saat süren bu yürüyüşten geriye kalan bilgiler:

Upper East Side

19. yüzyılın sonlarında New York sosyetesinin bölgeye yerleşmesiyle kentin bu bölgesinin yapısı ve kimliğinin de değiştiği söyleniyor. Central Park boyunca uzanan 5. caddedede bugün ünlü alışveriş mağazalarını ve New York’un kalburüstü kesimini görmek mümkün. Park Avenue bu bölgenin en gösterişli caddelerinden biri olarak da biliniyor. 80. caddenin doğusundaki Alman mahallesini güneydeki Macar mahallesi ve 78. cadde aşağısındaki Çek nufusun yoğun olduğu Bohemya mahallesi izliyor. Yaklaşık yüz yıl önce bu nufus yapılarının belirgin olarak görüldüğü bu mahalleler artık New York’un sıradan sokakları arasında yer alıyor. New York’un müzeler bölgesi olarak da bilinen bu semtte aralarında Metropolitan Sanat Müzesi ve Guggenheim Müzesi’nin de yer aldığı çok sayıda kültür merkezi bulunuyor.

Solomon R. Guggenheim Müzesi: Frank Llyod Wright’ın spiral şeklindeki binası modern sanatın en güzel örneklerini de içinde barındırıyor. Binanın kendisi içindeki eserler kadar ilgi çekici. Kubbeye dünerek çıkan bir rampa ve duvarındaki eserler binanın ana temasını oluşturuyor. Yaklaşık 17 yıllık bir çalışmadan sonra tamamlanan bina, 1959 yılında ziyarete açılmış. İçinde Picasso, Manet, Kandinski gibi çok sayıda ünlü sanatçının eserleri sergilerniyor.

Metropolitan Sanat Müzesi: Avrupa’dakilerle boy ölçüşebilecek bir sanat kurumu oluşturmak isteyen bir grup sanatçı ve hayırsever tarafından 1870’te kurulan bu müze batı dünyasındaki en kapsamlı kolleksiyona sahip. Eserler tarih öncesinden günümüze kadar geliyor. Bugünkü yerine 1880’de taşınmış. Müze eski Mısır Sanatı ile sömürge dönemnden itibaren Amerikan heykelciliği ve dekoratif sanatları da dahil olmak üzere her kıtadan kolleksiyomalrı içerir.

Frick Collection: Çelik kralı Henry Clay Frick’in (1849-1919) paha biçilmez sanat kolleksiyonu New York’un parlak çağında yaşamış zenginlerin ev ortamındaki şatafatı yansıtıyor. Frick, bu kolleksiyondaki parçaları anı olarak toplamış ve öldükten sonra evinin devlete bırakılmasını vasiyet etmiş. Kolleksiyonda eski ustaların resimleri, Fransız mobilyaları, Limoges mineleri ve şark halıları bulunuyor.

Carneige Hall: İngiliz çiftlik evi tarzındaki 1902 tarihli bina, bölgenin ‘Carnegie Tepesi’ olarak anılmasında neden olmuş. Ünlü zengin Vanderbiltlerin mirasçısı olan Adele Sloan için 1907’de yapılmış olan binada halk arasında ‘cennete uzanan merdiven’ olarak nitelendirilen bir merdiven bulunuyor.

Gracie Mansion: NY Belediye Başkanı’nın resmi konutu olan bu zarif balkonlu, ahşap kır evi 1799’da yapılmış. Zengin bir tüccar olan Archibald Gracie’nin yaptırdığı ev kentteki en güzel binalardan biri olarak kabul ediliyor. Belediye Başkanı LaGuardia, 1942’de bürosunu bu eve taşımış.

Central Park

Kentin arka bahçesi olarak da anılır. 1858’de Frederick Law Olmsted ve Calvert Vaux tarafından düzenlenmiş bu 340 hektarlık alan için 10 milyon at arabası taş ve çamur temizlenmiş. 500 binden fazla ağacın ve fundanın dikildiği parkta göller, yürüyüş ve koşu alanları ile çayırlar bulunuyor. 59. ve 70. cadde arasında kalan bölümü parkın en çok ziyaretçi alan bölümleri olarak biliniyor. Parkın en çok ilgi çeken bölgeleri ise şunlar:

Strawberry Fields: Bölgeye yakın bir yerde yaşamış olan John Lennon anısına yapılan ve ortasında ‘IMAGINE’ (Lennon’un ünlü şarkısı) yazılı bu mozaik anıtın çevresi gün boyu kalabalık. Bu mozaik seti Napoli belediyesi armağan etmiş.

Bethesda: Göl ile ağaçlıklı yol üzerinde zengin süslemelerle dolu olan taraça, Yürüyüş Yolu’nun ağaçlıklı kıyılarına ve göle yukardan bakıyor. Su Meleği Heykeli, 1842 yılında kente ilk temiz suyun getirilişini simgeliyor.

Belvedere Şatosu: Şatonun terasından şehrin ve parkın eşsiz manzarasını görmek mümkün. Şatonun hemen yanındaki Delacorte Tiyatrosu’nda ünlü şarkıcıların konserlerini dinlemek mümkün.

Upper West Side

Bu bölge 1870’lerde yerleşime açılmış 1884’te New York’un ilk lüks apartmanı Dakota bu bölgede inşa edilmiş. 1890’lardan kalma yan sokaklarda kahverengi taştan sıra evleri görmek mümkün. Aralarında Lincoln Center ve American Museum of Nature History’nin de bulunduğu çok sayıda kültürel kurum da bu bölgede yer alıyor.

Lincoln Center: Metropolitan Opera ile New York Flarmoni’nin bina gereksinimlerini karşılamak için kurulmuş. Manhattan’ın batı yakasındaki bu geniş arazinin yeniden canlandırılması için büyük uğraşlar verilmiş. Lincoln Center’ın her yıl yaklaşık 7 milyon ziyaretçi çektiği söyleniyor.

Twin Towers: West Central Park’taki bu ikiz kuleli apartman, New York siluetinin en tanınmış yapılarından biri olarak kabul ediliyor. 1931 yılında tamamlanan yapı günümüzde New York’un ünlü simalarının yaşadığı yer olarak biliniyor.

Hotel des Artistes: George Mort Pollard tarafından 1918 yılında yapılan bu iki katlı apartmanlar, başlangıçta sanatçı stüdyoları olarak tasarlanmış.

American Museum of Natural History: Dünyadaki en büyük doğa tarih müzesi olarak biliniyor. 1877’de tamamlanan binada 36 milyondan fazla eser bulunuyor ve bunlar yaşamın evrelerini ayrıntılı bir biçimde simgeliyor. Dinozorlar ve göktaşlarının bulunduğu salonlar en fazla ziyaretçi çeken yerlerde.

Dakota: Henry Hardenberg’in 1880-84’te tasarladığı bu yapının adı ve tarzı, apartmanın gerçekten de bir ‘Özgün Batı’ örneği olduğunu kanıtlamakta. Bina, şehrin ilk lüks apartmanıydı ve yapıldığı günlerde çevresinde gecekondular ile başıboş dolaşan çiftlik hayvanları vardı. Dakota’nın 65 lüks dairesinde pek çok ünlü oturmuş. John Lennon trajik biçimde bu yapının önünde vurulmuş ve eşi Yoko Ono hala burada yaşamakta.

Ansonia Hotel: Bu Beaux Arts mücevheri, Dakota ile yarışacak görkemli bir apartman-otel yapması için mimar Paul E. M. Duboy’u Fransa’dan getirten Dodge Şirketi’nin varisi William Earl Dodge Stokes tarafından 1899’da yaptırılmış. En belirgin özelliği, köşedeki yuvarlak kulesi ve çatı pencereleriyle süslenmiş iki katlı çatısıdır. Kalın ve ses geçirmez duvarları çok geçmeden oteli eski müzik yıldızlarının gözde mekanı yapmıştır.

2.gün

Lower Manhattan: Manhattan’ın alt ucunda eskiyle yeni bütünleşiyor. Koloni dönemi kiliseleri ile ABD’nin ilk anıtları üzerine gökdelenlerin gölgeleri düşüyor.

New York burada doğmuş ve ülkenin ilk başkenti burası olmuş. 1626’da Hollandalı tüccar Peter Minuit tarihteki en meşhur emlak alışverişlerinden birini yapıp Man-a-hatt-ta Adasını 24 dolarlık incik boncuk karşılığında Algonquin Kızılderililerinden aldığından beri ticaret gelişmekte…

Wall Street: Wall Street ve Broad Street’in kesiştiği yer, hem geçmişte hem de günümüzde şehrin tarihindeki en önemli alanlardan olmuş. 1817’de kurulmuş olan New York Borsası, iniş ve çıkışlarıyla dünyada sarsıntılar yaratan bir finans merkezidir. Etrafındaki binalar da New York’un bu finans bölgesinin kalbini teşkil ediyor.

Trinity Kilisesi: Wall Street’teki bu kilise bir piskoposluk merkezidir ve Amerika’daki en eski Anglikan cemaatlerinden birinin 1697’de aynı yerde inşaa ettiği üçüncü klisedir. Gotik canlanma döneminin en gözde eserlerinden biri olan bu kilisenin mezarlığında yatanlar arasında Amerikanın kurucu devlet adamlarından Alexander Hamilton, buharlı geminin mucidi Robert Fulton ve 1925’te kentin ilk gazetesini çıkaran William Bradford’da var.

New York Borsası: Tahvil ve bono satışları 1790’da Wall Street çevresinde tam bir karmaşa içinde yapılıyordu. 1792’de 24 borsacı Wall Street 68 numaradaki bir çınar ağacı altında toplanıp yalnızca birbirleriyle işlem yapacakları anlaşmasını imzaladılar; bu, şimdiki borsanın temelini oluşturdu. Bunalımlar, patlamalar yaşayan New York Borsası, şerit makinalarından mikroçiplere kadar büyük bir teknolojik değişim geçirdi. Bu yapı aynı zamada Amerika ve dünya ekonomisinin kalbinin attığı merkez olarak da biliniyor.

Federal Hall: Ülkenin ilk başkanı George Washington’un 1789’da başkanlık yemini ettiği Federal Hall’ın merdiveninde bronz bir heykeli bulunuyor. Bina, 1834-1842 tarihleri arasında gümrük binası olarak kullanılmış klasik dönem eserlerin en güzel örneklerinden biri olarak kabul ediliyor.

Özgürlük Anıtı: Fransızların, Amerikan halkına hediyesi olan bu anıt, heykeltraş Frederic-Auguste Bartholdi’nin eseridir ve bütün dünyada özgürlüğün simgesi olarak bilinir. Emma Lazarus’un kaide üzerine yazılmış şiirinde Bayan Özgürlük şöyle der: ‘Bana yorgun, bana yoksul, bana bir araya toplanmış insanları verin; özgürce soluk almayı özleyen insanları.’ Paslanmış olan eski meşale 1986’da değiştirilmiş. Yeni kopyanın alev kısmının 24 ayar altından olduğu söyleniyor. Anıtın modelliğini Bartholdi’nin annesi yapmış. Taçtaki yedi ışık huzmesi yedi kıtayı ve denizi simgeliyor. Yerden meşaleye olan yükseliği 93 metre olan anıt New York limanına hakimdir. Ayaklardan meşaleye 300 adet kalıplanmış bakır plaka birleştirilerek anıt tamamnalmışr. Taç ziyarete açık olan en yüksek noktadır. Anıt bugünlerde bakım nedeniyle ziyaretçilere kapalı.

Ellis Adası: Ellis Adası, New Jersey sularında olmasına rağmen New York eyaletinin bir parçasıdır. Adanın büyüklüğü 10.9 hektar. Amerikan nufusunun yarısının kökleri bu adada bulunabilir, çünkü burası 1892’den 1954’e kadar göçmen kabul merkezi olarak hizmet vermiş, yaklaşık 17 milyon kişi bu adadan ülkeye dağılmış. Bu tarihte görülmüş en büyük göç dalgasıydı. Bugün ada ulusal müze olarak kullanılıyor. New York’un ve ülkenin bir ‘kültür mozaiği’ olduğunu bu kadar güzel anlatan bir başka müze daha yok. Ellis Adası 1990 yılına kadar harap durumdaydı. 156 milyon dolar tutan restorasyon çalışmalarıyla bakırdan çatı kubbeleri, mozaikler ve iç dekorasyon aslına uygun olarak yenilenmiş.

Seaport: Tarihi ve ticari gelişmeler sonucunda uzun süre ihmal edilmiş olan bu 19. yüzyıl NY limanı South Street Seaport adıyla daha sonradan şehrin canlı bir merkezine dönüştürülmüş, dükkanlar ve kafeler çoğalmış, yelkenli tekneler yeniden buraya demir atmaya başlamış. Bölgedeki tarihi binalar ile pekçok eski gemide konumlanmış olan Seaport Müzesi’nde kentin denizcilik geçmişi sergileniyor.

US Court House: Bu mahkeme binası, Wollworth Binası’nın mimarı Cass Gilbert’in son eseridir. 1993’te, mimarın ölümünden bir yıl önce yapımına başlanmış ve bizzat kendi oğlu tarafından bitirilmiş. 31 katlı bina, klasik bir tapınak formunun üzerinde yükselen piramit çatılı bir kule şeklinde.

Lower East Side, Greenwich Village, SoHo, Tribeca, Chelsea ve Garment Bölgeleri

Brooklyn Köprüsü: 1883’te inşa edilen, Manhattan ve Brooklyn’i birbirine baglayan bu tarihi köprü, metal kullanılarak yapılan süspansiyonlu ilk köprü olarak biliniyor. Köprüde arabaların yanı sıra yayalar için yapılmış olan yürüme yolu, ve bisikletliler için de ayrı bir yol bulunuyor. Kuleler her biri 4 tenis sahası büyüklüğünde olan ve sualtı kazıları için kuru bir alan sağlayan temel kuyuları üzerinden yükselir. Köprünün yapımı 16 yıl sürmüş.

China Town: Çin Mahallesi, zamanında Amerika’ya kaçak olarak gelip sonradan buraya yerleşen Çinli, Tayvanlı, Vietnamlı grupların bu bölgeye yerleşmesiyle olusmuş. Bu bölgenin yüzyıl başındaki sakinleri buraya California’dan gelen Çinli erkek göçmenlerdi. Kadın ve çocuklar göçmen yasaları gereğince ülkelerine geri yollanıyordu. Kazançlarının büyük kısmın kumar oynayarak geçiren erkekler Çin masfayısın kontrol ettiği izole bir hayat yaşıyorlardı. Doyer Street kavşağı Bloody Angle olarak biliniyor, mafya burada pusu kurup acımasız cinayetler işliyormuş. 1933’te çeteler arasında yapılan ateşkesle mahallenin huzuru sağlandı. 1940’larla birlikte pekçok orta sınıf aile burada yaşamaya başlamış. Burada aklınıza gelebilecek her şeyin satıldığı küçük pazarlar bulunuyor. Çin mutfağından özgün yemekleri burada tatmak mümkün. Bu bölgede ayrıca Çin sanatını yansıtan ilginç eşyalar alabileceğiniz sanat galerileri de var.

Little Italy: 19. yüzyılda New York’a gelen İtalyan ailelerinin yerleştiği bölgedir. Mahalledeki sağlıksız binaların alt katları ve arka cepheleri güneş görmüyordu. 40 binin üzerinde insanın 17 blokluk bu binalarda yaşaması pekçok bulaşıcı hastalığın da başgöstermesine neden oldu. Hayatın zorluklarına rağmen İtalyan göçmenler ülkelerinin canlı atmosferini ayakta tutmayı başardı. Her yıl 19 Eylül’de başlayan ve dokuz gün süren San Gennaro Festivali (Feast of San Gennaro) Little Italy’yi en canlı görebileceğiniz zamanlardan biri.

SoHo: SoHo, “South of Houston Street”in (Houston Caddesi’nin güneyi) kısaltılmışıdır. Dünyadaki dökme demir mimarisinin en yaygın olarak kullanıldığı bu bölgenin merkezi 1869 ve 1895 arasında 50 kadar tarihi binasıyla Greene caddesidir. Binaların cepheleri dökümhanelerde seri olarak üretilmekteydi. Bölgenin ünlü yapıları arasında Singer Building ve İç Savaş sırasında Birlik Ordusu’nun karargahı olarak kullanılan St. Nicholas Oteli ve Greene Street’teki 1872 tarihli Queen yeralmaktadır.

Bu bölge, önceleri New York’un bohem hayatının merkeziydi. Daha sonra dünyaca ünlü modacıların butikleri, şık restoranları, tasarım otelleri ile bugünkü şeklini almış. SoHo, Amerikalıların alıştığı büyük alışveriş merkezleri kavramından farklı; her şeyin farklı mağazalarda satıldığı daha Avrupa havalı bir bölge. Butiklerin hem içi, hem de sergilenenler tasarım harikaları ama her sey çok pahalı. Mercer Street’deki Marc Jacobs ve Yohji Yamamoto; Greene Street’de Helmut Lang; West Broadway’de Aveda; Thomson Street’de Art Glass Gallery ve civardaki tüm ara sokaklardaki mağazalar çok etkileyici.
SoHo’da dolaşırken küçük kafeleri, seyyar sosisçileri ve lüks restoranları aynı anda görmek mümkün.

Tribeca: Tribeca, SoHo kadar turistler açısından dikkate değer bulunmasa da adının açılımı SoHo’dan daha hoş. Tribeca: TRIangle BElow CAnal (kanalın altındaki üçgen). Tribeca eski depoları, apartmanları, hoş manzaralı restoranları, barları ve Robert De Niro’nun sahibi oldugu Tribeca Film Prodüksiyon Şirketi ile kentin nezih yerlerinden. Burada bir lokal barda oturmuş içkinizi yudumlarken ünlü bir yıldızı görmeniz olağan şeylerden sayılıyor. Bu gibi yönleriyle Tribeca görülmeye deger bir yer.

Greenwich Village: New Yorklular buraya kısaca ‘village’ der. Gerçekten de burası 1822 deki sarı humma salgınından kaçanların kurduğu bir köydü. Şehrin dikey planlamasına uymayan sokakların karmaşık yapısı eski köy yaşantısını yansıtır. Pekçok tanınmış sanatçının yaşamak için tercih ettiği bölge kentin Bohem cenneti olarak da bilinir. Büyüleyici sıra evler, gizli ara sokaklar ve yeşil avlular tahmin edilemeyecek kadar güzellikte bir atmosfer sunar. St.Luke’s place, Bedford caddesindeki kentin 2.9 metrelik en dar evi ve Sherdian Meydanı bölgenin gezilmesi gereken yerlerindendir.

Empire States Binası: İnşaasına 1929 bunalımından hemen önce başlanmış, 1931’de açıldığında kimse buraya rabet etmeyince ‘Empty’ State Building olarak anılmış. Gözlem terasının ilgi çekmesi ve gelen ziyaretçiler binayı iflastan kurtarmış. Bugüne kadar yaklaşık 100 milyon kişi bu terasa çıkmış. Yılda 500 kadar yıldırım düşem bina, New York’un paratoneri olarak da işlev görüyor. 5. Avenue girişindeki lobideki New York Haritası üzerine işlenen rolyef de ünlüdür. Binanın yapımı sırasında prefabrik malzemeler kullanılmış ve yaklaşık 4 katlı bir alan 1 haftada bitirilmiş. Şehrin Midtown bölgesinde yer alan bina 102 katlı olup ziyaretçilerin 86. kata kadar çıkmasına izin verilmektedir. Bu kattan zemine mesafe 320 metredir. Temiz havada görüs mesafesi yaklaşık 128 km’ye kadar çıkmakta ve hatta komşu eyaletler olan New Jersey, Pennsylvania, Connecticut, Massachusetts seçilebilmektedir. Binanın içinde çesitli hediye dükkanları ve restoranlar bulunmaktadır.

Lower, Upper Midtown, Theatre Bölgesi

Lower Midtown: Kentin bu bölgesindeki yapılar Beaux Arts ile Art Deco’nun mimari örneklerini içeriyor. Murray Hill Mahallesi, ismini bir zamanlar burada bulunan eski bir malikaneden alır.

Bu yapı, kütüphanesi müze olarak kullanılan J.P Morgan gibi pekçok köklü ailenin evi olmuş. Grand Central Terminal’in de bulunduğu bu bölgede kentin ticari nabzı atar.

Grand Central: Cornelius Vanderbilt 1871’de 42. caddede bir demiryolu istasyonu açmıştı. Aynı istasyon genişletme çabalarına rağmen yeterli olamayınca yıkılmış ve 1913’te yerini Grand Central almış. Beaux Arts tarzındaki bu bina o günden beri kentin simgelerinden olmuş. Çelik iskeletli gar granit ve mermer kaplıdır. Yüksek tonozlu tavanıyla bu yolcu salonunda her biri 23 m. yüksekliğindeki 3 adet kemerli pencere dikkat çeker.

Chrysler Binası: Otomotiv motifleriyle süslü bu bina 1930 yılında Chrysler Şirketi için yapılmış. 1929 model Chrysler Plymouth’un körük süslemelerinin model alındığı çörtenler de bulunmaktadır. 77 katlı Chrysler Binası yapıldığı yıl dünyanın en yüksek binası unvanına sahip olmuş, ancak çok kısa bir süre sonra yapılan ‘Manhattan Bankası’ bu binanın boyunu geçmiş. Bunun üzerine binanın sahibi Walter P. Chrysler aradaki boy farkını kapatmak için binanın tepesindeki uzantıyı ekletmiş. Şu an Chrysler Binası dünyanın en yüksek 18. binası olarak biliniyor.

BM Binası: 2. Dünya Savaşı’ndan sonra John D. Rockefeller’ın East River’daki arazisini Birleşmiş Milletlere tahsis etmesinden sonra bina, 7 hektarlık bu arazi üzerine yapılmış. Burası uluslararsı bir bölge olarak kabul ediliyor. Üye ülkelerin bayrakları BM binası önünde dalgalanıyor.

Upper Midtown

Bu bölgede de ünlü mağazalar, tanınmış gökdelenler, kiliseler ve lüks oteller yer alır. 1883’ten itibaren 30 yıl boyunca burası Astor ve Vanderbilt gibi ünlü zenginlere ev sahipliği yapmış. Park Ave. kentin yerleşim bölgesinden iş merkezi bölgesine geçişin ilk örneğini oluşturur.

Trump Tower: Göz kamaştırıcı ve aşırı pahallı daire ve büroların bulunduğu bu kule her katta özel kafe ve mağazaların yer aldığı 6 katlı geniş bir atriumun üzerinde yükselir. 1983’te yapılan binanın halka açık kısımlarında pembe mermerler, aynalar ve çavlan bulunuyor. Göğe yükselen alışveriş merkezlerine yönelik eğilimin en gösterişli örneklerindendir.

St Patrick’s Katedrali: 1878’de inşa edilmiş olan bu yapı ABD’deki en büyük katolik katedral olarak biliniyor. İbadet için 2500 kişi alan bina kentin en güzel gotik örneklerinden biri. Kulelerin yüksekliği 101 metre. 9 ton ağırlığındaki kapılar aziz fiürleriyle süslü.

Rockefeller Center: Merkez, bu türden komplekslerin bir şahsa ait olan en büyük örneği. Şehir hayatı ile eğlence arasındaki bağlantıyı kuruyor. 1931 – 1940 arasında yapılan 14 bina 1929 bunalımının en kötü yıllarında 225 bin kişiye iş olanağı sunmuş. 1957-73 arasında eklenenlerle birlikte toplam bina sayısı 19’a çıkmış. Meshur 5. Cadde’de yer alan Rockefeller Center 70 katlı olup içinde ve dışında barındırdığı değişik mozaikler, heykeller ve diger birçok sanat eserleriyle ünlü. Burayı meşhur yapan bir diğer konu ise Noel zamanı kurulan büyük ve süslü noel ağacı. Ayrıca binada büyük bir buz pateni pisti ve her ülkenin bayraklarının asılı olduğu bir alan bulunuyor.

Public Library: Bu bina New York Beaux Arts mimarisinin başyapıtıdır. 9 milyon dolara malolan kütüphane 1911’de açılmış. Aynalık tahtalarla süslü ana okuma salonu iki blok uzunluğunda olup iki iç avludan gelen gün ışığıyla aydınlatılıyor. 2 milyon ciltten fazla kitabın bulunduğu rafların toplam uzunluğu 140 km. İstenilen kitaplar gelişmiş bir bilgisayar sistemi aracılığıyla 10 dakikada bulunabiliyor. Kütüphane yaklaşık 7 milyon kullanıcıya hizmet veriyor. Binada 128 ülkeden 10 bin süreli yayın bulunuyor.

Times Square: Bu meydan 19.yüzyılın sonlarına kadar yankesicilerin cenneti olarak biliniyordu. 1899’da Oscar Hammerstein burada Victoria ve Republic tiyotralarını açtı, Broadway gelişti ve bu meydan Manhattan’ın kalbi oldu. Meydanın adı 1904 tarihli ve 25 katlı The New York Times Gazetesi’nin binasından gelir.




Leave A Comment

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir