New Mexico gezimizi planlarken haritada ilginç bir kasaba gözümüze çarptı. Adı Las Vegas’tı bu kasabanın. Bildiğimiz Las Vegas’ın bir adaşını New Mexico’da görmenin ilginç olacağını düşündük. Günün ilk ışıklarıyla yola koyulduk. Fanta Fe’yi Las Vegas’a bağlayan Hwy-25’e çıktığımızda saat 7’yi gösteriyordu. Hafif yağmurlu bir gündü ve yolda azsayıda araç göze çarpıyordu. Las Vegas’a girdiğimizde bu sessizliğin kasabada da hakim olduğunu gördük. Günlerden cumaydı ve kasabanın sokakları bomboştu. Kasabanın merkezine doğru yolaldık. Old Town olarak bilinen bölgeye girdiğimizde Amerika’nın kowboy kültürüne hakim olan bir manzarayla karşı karşıyaydık. Meydanda yer alan beş katlı bir otel dışında diğer yapılar kendi halinde mütevazi ahşap binalardı. Bildiğimiz Las Vegas’tan eser yoktu bu kasabada. Vahşi batıyı vahşi yapan detaylar bu tarihi kasabanın sokakları arasındayı. Bir zamanlar kovboyların silah çektiği, posta arabalarının ve bankaların soyulduğu meydanda dolaşıp kasabanın tarihi ana caddesine yöneldik. Comanche kızılderililerinden kaçıp kendilerine yaşam alanı arayan Amerika’nın ilk öncüleri yaklaşık 200 yıl önce bu kasabayı inşa etmiş. Zaman içinde Santa Fe hattında önemli bir durak olmuş. 1879’da ilk demiryolu kasabaya ulaştığında tren istasyonunun etrafında kasaba yeniden şekillenmeye başlamış ve bugün sokaklarında gezindiğimiz Las Vegas oluşmuş. Aslında bu kasabanın ünü biraz da geçmişteki kanlı çatışmalardan geliyor. Efsanevi Doc Holiday bir zamanlar burada bir bar işletmiş, başı belaya girince de Las Vegas’ı terkedip Dodge City’ye yerleşmiş. Kanun, kural tanımayan kovboyların silahlı çatışmalarının yoğun olduğu dönemlerde kasabada bir ay içinde öldürülenlerin sayısı 30’ları bulmuş.
19. yüzyılın sonunda kasaba New Mexico’nun en önemli yerleşim birimlerinden biri olmuş. Mimari yapısında Victorian döneminin özelliklerini barındıran yapılar o günden bu yana ayakta kalmayı başarabilmiş. Bu özelliğiyle Las Vegas Amerika’nın en otantik kovboy kasabalarından biri unvanını da kazanmış. Las Vegas’ın Center Caddesinde tarihi binaların fotoğrafını çekerek dolaşmaya başladık. Binaların tamamı ticari işlevlerine devam ediyor, kiminde giyim eşyaları, kiminde avukat büroları faaliyet gösteriyor. Sabahın ilk saatlerinde girdiğimiz bu kasabanın her adımında kulaklarımızda eski kovboyların şarkıları, çizmelerindeki demir yıldızların ahşap kaldırımlarda çıkarttığı sesi duyar gibiydik. Caddenin bir ucundan gelen at arabaları hayalden öte birşeydi, barın içinden gelen müziğin ritmiyle arabamıza ilerledik, anahtarı kontağa koyup motoru çalıştırdığımızda sesler ve görüntüler kaybolmuş, New Mexico’nun bir kasabasında verdiğimiz mola son bulmuş ve biz yolda yavaş yavaş hızımızı arttırmaya başlamıştık. 518 nolu karayolu ile kuzeye yöneldik. 25 mil sonra Mora kasabasındaydık. Buradan 434 nolu bir başka yola girip kuzeye olan yolculuğumuza devam ettik. Santa Fe’ye oranla daha yeşil bitki örtüsüne sahip bu bölgede karşılaştığımız manzara şaşırtıcı bir güzelliğe sahipti. Yemyeşil vadilerden, çam ormanlarının gökyüzünü kapladığı yamaçlardan, göl kıyılarından geçip tam karşımızda yükselen doruklarında hala karların olduğu dağlara doğru yol aldık. 64 nolu yol ayrımından batıya yönelip Taos istikametine saptık. Taos’tayız Taos, eyaletin sanat başkenti olarak anılıyor. Bu ünü kasabanın girişinde göze çarpıyor. Adobe mimarisinin en detaylı örneklerinden oluşan dar caddeler sanat atölyeleri ve müzelerle dolu. Bir film setini andıran orantısal güzelliği her sokakta karşımıza çıkıyordu. Bu güzelliği arabayla dolaşmanın haksızlık olacağına karar verip arabamızı park ettik ve yürüyerek Taos’u keşfetmeye karar verdik.

Yolumuza çıkan ilk durak Kit Carson’un eviydi. Amerikan tarihine ‘Dağların Adamı’ olarak geçen Kit Carson’un yolu 1826 yılında Taos’a düşmüş. Doğayı yakından tanıyan ve yaşamını doğanın br parçası olarak dağlarda sürdüren Carson, bölgede yapılan keşiflerin vazgeçilmez ismi olmuş. Amerika’nın batıyı keşfinde Carson’un efsanevi adı da büyük rol oynamış. Bölgedeki yerlilerle ilişkisi olan tek beyaz adam ünvanını taşıyan Carson, ünlü kaşif John C. Freemont’un California keşfinde öncü rehber olarak görev almış. İç Savaş yıllarında New Mexico’nun askeri hatlarında da önemli rol oynayan Carson sonraki yıllarında Navajo yerlilerinin en çok korktuğu isim olmuş. Kabile ile arasında süren uzun savaş dönemi sonunda Carson’un birlikleri yerlileri esir almayı başarmış ve Amerikan tarihine geçen 300 millik ‘Long Walk’ sonrası Navajo yerlileri Arizona’daki topraklarından sürülüp New Mexico’da kendileri için belirlenen alanlarda yaşamaya zorlanmışlar. Bu sürgünün başrolü de Kit Carson’muş. Carson’un evinden yaklaşık 10 dakikalık yürüme mesafesinde bölgenin tarihinde önemli bir yere sahip bir başka binayla karşılaştık. Eyalet Valisi Charles Bent’in bir zamanlar yaşadığı ve öldüğü Bent House’tu bu. Amerikan yönetiminin vali olarak Taos’a atadığı Bent, bölgede uygulamaya çalıştığı katı kurallara uymayan yerliler bir gece bu evi basıyor ve valiyi öldürüyor. Kaçmayı başarabilen eşi ve çocukları yerlilerce yakalanıp eve getiriliyor ancak hayatları bağışlanıyor. Bu olay New Mexico’da uzun bir dönem devam edecek kanlı olayların başlangıcını oluşturuyor. Valinin ölümünden yine en zararlı çıkan taraf Taos’un yerlileri oluyor. Çoğu Amerikan askerlerince öldürülüyor ya da evlerinden başka topraklara sürgün ediliyor. Taos’un bugün Amerikanın genelinde tanınmasına neden olan en büyük etken sanat galerileri. Amerikanın en ünlü sanat galerilerini barındıran bu küçük kasaba bir zamanlar ressamların, heykeltraşların, mimarların başkentiymiş. Büyük kentlerden Taos’a başlayan sanat göçünde Ernest L. Blumenschein, Van Vechten-Linebbery, Maria Martinez, Nicholai Fechin isimleri önemli rol oynamış. Taos’taki yürüyüşümüzü kasabanın merkezindeki World Cup adlı sevimli bir cafede noktaladık. Burada içtiğimiz nefis kahve bütün yorgunluğumuzu aldı ve bizi bir sonraki durağımıza hazırladı. ABD’nin en eski yerleşim birimi: Taos Pueblo Taos kasabasının 2 mil kadar kuzeyinde bu kasabaya da adını veren Taos Pueblo (Yerlilerin Köyü) bulunuyor. Bugün açıkhava müzesi konumundaki pueblo aynı zamanda Amerika’nın bilinen en eski yerleşim birimlerinden biri. Tiwa dilini konuşan Taos kabilesi, bu bölgedeki Pueblo yerlilerinin günümüzdeki devamı. Kendileriyle birlikte Acoma ve Hopi kabilelerinin atalarının Ancestral Puebloans olarak bilinen kıtanın ilk insanlarına uzandığı yapılan araştırmalarca kanıtlanmış. Amerikanın en eski yerleşim birimlerinden olan Taos’un geçmişi bin yıl öncesine dayanıyor. Hwy-68 ile ulaştığımız köy tamamen yerlilerin denetiminde. Amerikan kanunlarının girmediği özerk bölgelerden biri. Bu yüzden genelde alışık olduğumuz kurallar bu köy sınırları içinde geçerli değil. Kuralları yerli polisler uyguluyor ve bölge yine yerliler tarafından belirlenen bir komite tarafından denetleniyor. Saat 08:00 ile 17:00 arasında köyü ziyaret etmek serbest. Bunun için 20 dolarlık bir ücret ödemek yeterli. Biletlerimizi alıp köy alanına adımımızı attığımızda yüzyıllar öncesine giden bir zaman yolculuğu da başlıyor. Hemen solumuzda yerlilerin mezarlığı bulunuyor. Fotoğraf çekmek ve yaklaşmak yasak. Kutsal bölge konumunda. Dar yolun her iki tarafında tek katlı toprak binalar bulunuyor. Genellikle her cepheye bir küçük pencere düşüyor. Bazı binaların içinde hediyelik eşyalar satılıyor, içeri girip binaların iç yapılarını incelemek serbest. Dikkat etmemz gereken en önemli kuralların başında izinsiz fotoğraf konusu geliyor. Hiçbir yerli fotoğrafının çekilmesini istemiyor, kendi inançlarına göre bir tür uğursuzluk anlamı taşıyor fotoğraf. Köyün belirlenen bir yürüyüş hattı olduğunu öğreniyoruz. Bu hattın dışına çıkıp sokak aralarına girmemiz de yasak. Ayrıca yazılı kural olmasa da yerliler sanki kendileriyle konuşulmasını da istemiyor gibiler. Rio Pueblo de Taos deresi köyü Hlaauma ve Hlaukkwima olarak ikiye ayırıyor. Evlerin tamamının 18 yüzyılın başlangıcındaki ünlü Pueblo Ayaklanması’ndan sonra yapıldığı tahmin ediliyor. Binaların çoğunda kare biçimindeki ikinci katlar bulunuyor ve bu katlara duvarlara dayanan merdivenlerle erişiliyor. Hlaauma adı verilen kuzey bölgesinde 4 – 5 kata varan yükseklikte yapılar gözümüze ilişiyor. Bu yapıların köyün savunmasında savaşçılar tarafından kullanıldığını öğreniyoruz. Pueblo’nun tamamında elektrik ve su kullanılmıyor. Bu binalarda tuvalet bulunmadığını da öğreniyorz. Pueblo su ihtiyacını Rio Pueblo de Taos deresinde sağlıyor. Bir zamanlar 3 bin yerlinin barındığı Pueblo da bugün yaklaşık 10 ailenin yaşadığını öğreniyoruz. Diğerleri Pueblo’yu çevreleyen alanlarda, yeni evlerinde yaşamlarını sürdürüyor. Pueblo’nun güneyinde bulunan San Geronimo kilisesi, ‘beyaz adamın’ köy mimarisine ilk ve son katkısı olarak yükseliyor. Fotoğraf çekilmesine izin verilmeyen kilisede yerliler pazar ayinlerini sürdürüyor. Pueblo’nun etkileyici mimarisi ve doğal güzelliği ne kadar etkileyiciyse tarihinde yaşanan olaylar da o kadar derin ve unutulmaz nitelikte. 1600’lerde Meksika’dan bölgeye ulaşan İspanyolların yıkamadığı ender yerleşim birimlerinde biri olan Taos’ın geçmişi savaşla, kanla yazılmış. Herşey İspanyolların Meksika’nın kuzeyini keşfetmesiyle başlıyor. Yolları Taos’a kadar uzanan savaşçılar (bir anlamda küçük haçlı ordusu) bir yandan yerlileri hıristiyanlaştırıyor bir yandan da topraklarını ellerinden alıp onları köle olarak çalıştırmaya başlıyor. 1630 yılında bir İspanyol rahibin öldürülmesiyle başlayan olaylar sonucu yerliler Taos’u iki yıl boyunca terkediyor. Hemen ardından başlayan Pueblo ayaklanmasında Taos merkez olarak kullanılıyor ve topraklarındaki işgalcilere karşı mücadele kendilerine 13 yıllık bir özgürlük kazandırıyor. Ayaklanmaya Acoma, Zuni, Hopi pueplo yerlilerinin dışında Apache ve Navajo kabileleri de katılıyor. Ayaklanmadan sonra İspanyollar New Mexico’nun güney sınırlarına yerleşiyor. Bölgedeki 33 rahipten 21’i ve 400 kadar İspanyol klolonist yerliler tarafından öldürülüyor. Santa Fe kuşatılıyor ve İspanyol valisi ve beraberindekiler bölge dışına, güneye sürgün ediliyor. 13 yıllık özgürlük yerlilere yaramıyor. Kendi aralarında anlaşamıyorlar ve kabile savaşları başlıyor. Pueblo yerlilerinin geleneksel düşmanları Comanche’ler bölgeyi talan etmeye başlıyor. Karışıklığı fırsat bilen İspanyollar geri döndüklerinde bir zamanlar fetettikleri toprakları yerlilerin elinden geri alıyor. İspanyonların geri dönüşü kanlı oluyor ve Taos tamamen yerle bir edilip yaşayanlar kılıçtan geçiriliyor. 1837 de tekrar ayaklanan yerliler bu sefer de Amerikan yönetimine başkaldırıyor ve Vali Charles Bent’i öldürüyor. Bu olayın ardından Taos’a giren Amerikan ordusu binaları yerle bir etmekle kalmayıp 150 kadar yaşlı çocuk ve kadını bu binalarla birlikte ateşe veriyor. Bütün bu kanlı çatışmalarda Taos merkez konumunda yer alıyor, tabi beyaz adamın intikamı yine burada Taos’ta yoğunlaşıyor. Rio Grande Puebloları Taos’taki gezimizi tamamlayıp tekrar yola koyulduk. 68 nolu freewaydan güneye doğru ilerlerken fırtına başladı. Ufuktaki yıldırımlara doğru yol alırken Pilar, Enbudo, Alcalde, San Juan pueblolarını geride bırakıp Espanola’ya vardık. Rio Grande puebloları olarak anılan bu bölgede yol boyunca çok sayıda yerli yerleşim birimi bulunuyor. 500 yıldan bu yana bu pueblolarda yaşayan yerlilerin ortak özelliği hepsinin Tewa dilini konuşuyor olması. Tarihi Puye kalıntıları, Nambe Şelalesi, Pojoaque’siyle ünlübu bölge aynı zamanda yerlilerin yüzyıllarca yaşadığı bir vadi. Rio Grande pueblolarını geçip güneye olan yolculuğumuza devam ettik. Hedefimiz Los Alamos’tu. Espanola’yı Los Alamos’a bağlayan yol ayrımını yağmur nedeniyle kaçırdık ve yolumuzu 20 mil kadar uzatmak durumunda kaldıktan sonra Saat 5 gibi ünlü Los Alamos kasabasına ulaştık.




Leave A Comment

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir