1800’lü yıllar Vahşi Batı’ya başlayan göçün en yoğun olduğu bir dönemdir. Batıda varolduğuna inanılan altının peşinde uzun ve maceralı yolculuklar başlamıştır.


Altın uğruna evlerini, yaşadıkları topraklarını terkedip batıya yönelen bazı insanların yolu bir vadide kesişir. Yıl 1849’dur ve bu vadinin adı sonraları Ölüm Vadisi (Death Valley) olarak anılacaktır.

O yıl, yolu bu ıssız çöle düşenlerin büyük bir bölümü, vadinin insan yaşamına elverişli olmayan vahşi şartları nedeniyle şanslarını başka topraklarda aramaya karar verip bu ‘uğursuz’ bölgeyi terkederler. Ancak kendilerine “49’lular” denen bir grup, altın aramak için ısrar eder ve vadiye girer. Çıkışları biraz zor olur…

Grubun yarısına yakını son nefeslerini vadide verir. Hayatta kalanların bölgeyi terketmesi zannettikleri kadar kolay olmaz. Yollarını kaybederler. Erzakları tükenmiştir. Vadiden çıkmayı başardıklarında gruptakilerden biri arkasını döner. Geride kalan vadiye bakar ve ‘Hoşçakal Ölüm Vadisi’ der.

O günden sonra bu söz yolu vadiye düşenlerin en çok kullanmak istedikleri söz olur. Bu üç kelime Ölüm Vadisi’nden çıkışı simgeler. Geride kalan cehennemi bir daha görmemek üzere veda edişin simgesi olur. Sıkıntılı bir dönemin ardından yakalanan ferahı, mutluluğu ifade eder. Yolu bu vadiye düşenlerin söylemek için can attıkları bir sözdür ‘Hoşçakal Ölüm Vadisi’.

Uçsuz bucaksız çöl

Vahşi Batıyı keşfetmek için başladığımız yolculukların önemli bir durağıydı Ölüm Vadisi. 2004 yılının 14 Şubat gününe denk gelen gezimize haftalar öncesinden hazırlanmıştık. Bölgenin ölümcül doğa şartlarını biliyorduk. Okuduklarımızdan çok farklı bir ortamla karşılaşacağımızı bu vadiye vardığımızda anladık.

Los Angeles’tan başlayan yolculuğumuzun büyük bölümü Mojave Çölü’nde geçti. San Bernardino, Victorville ve sonrasında başlayan o uçsuz bucaksız çöl. 395 numaralı karayolu bizi önce Ridgecrest kasabasına sonra da Death Valley’in sınırına kadar götürdü. Bugüne kadar yaptığım yolculuklar içinde gördüğüm en ıssız karayoluydu bu.

Önümüzde uzanan dümdüz bir yolda ortalama 120 km. hızla saatlerce gitmemize rağmen manzarada en küçük bir değişiklik olmamıştı. Göz alabildiğine uzayıp giden uçcuz bucaksız bir ÇÖL.

Bu el değmemiş topraklardaki gezimize başlamadan önce çok dikkatli olmamız konusunda tecrübeli kişilerce uyarılmıştık. Vadiye girenlerin hayalini bile kurmaya cesaret edemedikleri şeyin yolda kalmak olduğunu biliyorduk. Ölüm Vadisi’ne turist olarak girip cansız olarak çıkan Gerhard’ın hikayesini aklımızın bir köşesine yerleştirmiştik. Yanımızda yedek benzinimizi, bol miktarda suyumuzu ve jeepte meydana gelebilecek arızalara karşı gerekli yedek araçlarımızı tekrar tekrar kontrol edip yola çıkmıştık.

Hayalet Kasaba: Ballarat

Panamint Vadisi’nden uzanan yol bizi önce Ballarat adındaki hayalet kasabaya götürdü. Terkedilmiş bir kasabaydı burası. Kasabanın binalarından geriye kalan kalıntılar arasında yaptığımız yürüyüşte kasabayla ilgili ipuçlarına da ulaştık. 1897 yılında Panamint Vadisinin bir köşesinde kurulan kasaba, 1898’den 1903 yılına kadar altın arayıcılarının akınına uğramış. Bu süre içinde yaklaşık 400 kişi yaşamıştı burada. Altın cevherine rastlanmasına karşın, yaşama şartlarının zorluğu nedeniyle gözde bir kasaba olamamıştı Ballarat. Bu hayalet kasabadaki molamız yaklaşık 1 saat sürdü.

Ballarat’tan ayrıldıktan yaklaşık yarım saat sonra Death Valley’in sınırları içindeydik. Wildrose kanyonunda dar ve toprak yolda 1 saatlik yolculuğun ardından Emigrant yoluna girdik. Bu yol bizi 190 numaralı karayoluna bağladı. Stovepipe köyüne ulaştığımızda saat 14:30 olmuştu. Amacımız hava kararmadan Scotty’nin Malikanesi’ne ulaşmaktı. Bu uzun yolu aşmadan önce Beatty’ye uğrayıp eşyalarımızın bir bölümünü otele bıraktık. Dönüşte Rhyolite kasabasına uğramak için biraz zamanımız kalmıştı. Beatty’nin yaklaşık 10 mil güneyinde yer alan bu hayalet kasaba Death Valley’e yolu düşenlerin mutlaka görmesi gereken bir yer. Aslında görünecek fazla birşey yok. Yaklaşık yüz yıl önce terkedilen bu kasabada hissedilecek şeyler var. Toprak yolda yürüyüp bir zamanlar bu kasabanın hareketli günlerini hayal etmek sizi farklı bir ortama götürebilir. Rhyolite’te gezerken buranın bir zamanlar Death Valley’in en büyük kasabası ünvanına sahip olduğunu öğrendik. 1905-11 yılları arasında yaklaşık 10 bin kişi bu kasabada yaşamış. 2 kilisesi, 50 barı, 18 mağazası, 19 oteli, 8 doktoru ve 2 dişçisi bulunuyormuş. Vahşi doğanın ortasında bu ıssız bölge için hiç de az sayılamayacak rakamlar bunlar. Terkedilmek bu kasabanın kaderi olmuş. Madendeki cevher tükenince insanlar şanslarını başka yerlerde aramak için yollara koyulmuş.

Scotty adında biri

Rhyolite’te yaklaşık bir saat geçirdikten sonra Scotty’nin malikanesine doğru yola çıktık. Planlarımıza göre Titus Kanyonu’nu aşıp 190 numaralı yola tekrar bağlanacaktık. Bu kestirme yol asfalt değildi ve 4X4’ler dışındaki araçların bu yola girmemesi tavsiye ediliyordu. Altımızdaki jeepin nimetlerinden yararlanıp bu zorlu yola girdik. Ancak birazdan planlarımızı değiştirmek zorunda kalacaktık. Yol ulaşıma kapalıydı. Bizden önce yola girip yarım saat sonra geri dönmek zorunda kalan bir çiftin uyarılarıyla yola girmekten vazgeçtik. Bu yolu kullanmadan da Scotty’nin malikanesine gidebilirdik ve öyle de yaptık.

Scotty’nin Malikanesi, Death Valley’de karşılaşılabilecek en ilginç sürprizlerden biriydi. Çöl ortasında bir saray yavrusu… Hayal gücünü zorlayan bir yapı… Bu ıssız topraklarda kim, neden böylesine gösterişli bir yapıyı inşa eder? Bu sorunun yanıtını malikanenin içine girdiğimizde öğrenecektik.

Bu ilginç binayı anlatmadan önce Scotty adının nereden geldiğini bilmekte fayda var:

Death Valley’in efsane kişiliği Scotty 1872 yılında Kentucky’de doğar. Kardeşiyle birlikte genç yaşta evden ayrılıp Nevada’ya yerleşir. Death Valley’i keşfettiğinde yaşamının geri kalan bölümünü burada geçirmeye karar verir. İnsanlarla kolay ilişki kurabilen, anlattıklarıyla etrafındaki dinleyici kitlesini etkileyen, komik, kurnaz, neşeli bir yapıya sahiptir. Bu özellikleri kendisine çok sayıda arkadaş kazandırır. Showmen olarak çalışmaya başladığı tiyatro ile yaklaşık 12 yıl dünyayı gezer. Death Valley’e yerleştiğinde sahip olduğu serveti; zekası, dili ve ikna etme yeteneğidir. Diğerleri gibi altın madenlerinde çalışmaz. Bu madenlerin sahibi olmaya karar verir. Kendi ürettiği sahte tapularla Death Valley’de hayali altın madenlerine sahip olur. Herkese çok zengin olduğunu ve bunu başkalarıyla paylaşmak istediğini anlatır. (Olmayan) Altın madenlerinin bir kısmını satacağını duyurur. Altın peşinde koşan ve Scotty’nin anlattıklarına inananlar bu tapulardan alır.

Çöl ortasında bir saray

Scotty, kazma kürek sallamadan zengin olmuştur. Scotty’nin hikayesi kısa sürede vahşi batıda dilden dile dolaşır. Death Valley’in bu parlak kişiliğini bölgede yaşayan herkes duymuştur.

Scotty adını ve hikayelerini duyanlardan biri de Chicago’lu zengin Albert Johnson’dır. Scotty’nin varolmayan madenlerininden bir kısmını Johnson satın alır. İki kişinin bu noktada kesişen yolları hayatlarının sonuna dek sürecek bir dostluğun da başlangıcı olur.

Birbirinden tamamen farklı iki yapıdaki Johnson ve Scotty birlikte iş yapmaya başlarlar. Johson’da para, Scotty’de de çene ve zeka vardır. Johnson satın aldığı topraklarındaki altın arama çalışmalarının başına Scotty’yi getirir. Aradan aylar geçer ve madenlerden hiçbir şey çıkmaz. Chicago’dan Death Valley’e gelen Johnson, neler olup bittiğini yerinde araştırmak ister. Ancak Scotty’nin sözlerine yine aldanır. Scotty, Johnson’u Death Valley’de bir malikane yapması için ikna eder. Önceleri garip gelen bu öneriyi Johnson kabul eder. Harcayamayacağı kadar çok servetinin bir bölümünü Death Valley’de bir konut inşa etmek için ayırır. Bu arada Johnson, Scotty’ye ısınmaya başlamıştır. Bu malikanenin yapımı için gereken parayı verir, Scotty’yi de inşaat çalışmalarının başına geçirir. 1929 yılında başlayacak olan ve o günün değeriyle 2 milyon dolara malolan bu saray yavrusunun inşaasına başlanır. İşleri nedeniyle Johnson sadece kış aylarında birkaç haftalığına çalışmaları görmek için Death Valley’e gelir. Dolayısıyla Death Valley halkı Johnson’u pek tanımaz. Zaten bu Scotty’nin de işine gelir. Herkese inşaa edilen malikanenin kendisine ait olduğunu anlatmıştır bile. İnsanlar da ona inanır. Servetin kaynağının da sahip olduğu altın madenleri olduğuna inandırır herkesi. Aslında Johnson bütün bunları bilir ancak sesini çıkartmaz. Scotty’nin yarattığı bu hikayenin bir kahramanı olmak hoşuna gitmiştir. Zaten böylesine gösterişli bir binanın kendisine ait olduğunun duyulmasını da pek istemez Johnson. Yani iki taraf ta memnundur durumdan.

Johnson’lar 1940’larda ölür. Bütün servetlerini hayır kurumlarına bağışlamayı vasiyet etmişlerdir. Death Valley’deki malikanenin yönetimi dini bir kuruma geçer. Johnson’lar vasiyetinde Scotty ile ilgili bir madde koymayı ihmal etmezler. Buna göre Scotty malikanede dilediği gibi yaşama hakkına sahiptir. Ömrünün sonuna kadar tüm ihtiyaçları da Johnson’ların servetinden karşılanacaktır.

Scotty hayatının sonuna kadar bu malikanede yaşar. Herkese binayı nasıl inşa ettiğini, sahip olduğu altın madenlerini ve servetini anlatmaya devam eder. 1954 yılında öldüğünde efsanesi Death Valley’in sınırlarını aşıp tüm Amerikaya yayılmıştır. Malikaneye bakan bir yamaca gömülür. Death Valley’in Scotty’si ölümünden sonra da yarattığı efsaneden ayrılamayacağını bilmektedir.

Bugün Scotty’nin adını taşıyan bu binayı gezenler bu efsaneye de tanıklık ediyor. Müze haline getirilen ve her yıl binlerce kişi tarafından ziyaret edilen Scotty’nin Malikanesi Death Valley’e yolu düşenlerin kesinlikle görmesi gereken bir yer.

Çölde benzin biterse!

Hava kararmaya yakın Scotty’nin malikanesinden ayrılıp geceyi geçireceğimiz Beatty’ye doğru yola çıktık. Death Valley’deki en heyecanlı maceramız da işte bu noktada başlamıştı. Benzinimiz azalmıştı ve en yakın benzin istasyonu yaklaşık 130 kilometre uzaklıktaki Beatty kasabasındaydı. Yedek benzinimiz ve depodakiyle Beatty’ye ulaşmamız mümkündü. Gerekli hesap ve planları yapıp yola koyulduk. Hava kararmıştı ve Death Valley’e çöken karanlık ürperticiydi. Yolda bizden başka araç yoktu. Bu şartlarda yolda kalmanın ne anlama gelebileceğini düşünmek bile istemiyordum. Yaklaşık 50 km. sonra depomuzdaki benzin tükenmeye başladı. Göstergede yanıp sönen işaret artık kesintisiz yanıyordu ve bidondaki 5 galon benzini depoya koyma zamanı gelmişti. Jeepi yolun kenarına çekip yedek benzini depoya boşaltmaya başladık. Ancak bidonun ağzı deponun ağzına uymuyordu. Bu hesapta yoktu. Boşaltmaya çalıştığımız benzinin yarısı depoya girmedi. Yanımızdaki plastik su şişesinin dibini kesip huni olarak kullanmaya karar verdik. Ancak plastik şişenin ağzı da deponun ağzından büyüktü. Bıçakla gerekli düzenlemeleri yapaken yanımızda duran üç araç farkettik. Çölde yol kenarında duran bir araca yaklaşan başka araçlar… Senaryolar yaratmaya başlamıştık bile. Bunların en karamsarları nedense böyle anlarda akla ilk gelenlerden olur. İzlediğimiz filmlerin (U Turn gibi) ve duyduğumuz hikayelerin etkisiyle olsa gerek…

Elimdeki benzin bidonunu yere koyup doğruldum ve araçlardan inecek birini beklemeye başladım. Üç aracın da kapıları kapalıydı… Karanlık nedeniyle içindeki kişiler belli olmuyordu. Sonunda ortadaki aracın camının aralandığını farkettim. Orta yaşlı bir kadın yardıma ihtiyacımız olup olmadığını soruyordu. Kadına dikkatlice baktığımda az önce Scotty’nin malikanesinde aynı tur grubunda olduğumuzu farkettim. Benzinimizin bittiğini ancak yedek benzinimizin bulunduğunu söyleyip teşekkür ettim. Araçlar uzaklaştıktan sonra depoya benzini doldurma işlemine devam ettim ancak benzinin yarısını depoya boşaltabildim. Diğer yarısı yere dökülmüştü. Depodaki benzin bizi Beatty’ye kadar götürmeye yetecekti. Tahminimizde yanılmadık ve Beatty’ye ulaştık.

Ölüm Vadisini keşfetmek

İkinci gün ilk işimiz çöldeki kum tepeciklerine ulaşmak oldu. Dünyanın bu en sıcak, en kuru ve aynı zamanda en derin noktasında uzanan kum tepeciklerine günün ilk ışıklarıyla ulaştık. Yaklaşık iki saatlik bir yürüyüşten sonra bölgedeki en yüksek kum tepesine tırmanmayı başarmıştık. Nefes kesen büyülü bir görüntüydü gördüklerimiz. Lacivert dağlar, tuz kraterlerinden oluşan dümdüz bir vadi tabanı ve üzerinde bulunduğumuz kum tepecikleri…

Stovepipe’daki kum tepeciklerinden sonra Tuz Deresi adı verilen noktaya gittik. Yılın birkaç ayı akan su, kalan zamanda sıcak nedeniyle dere yatağına ulaşmadan buharlaşıyor. Su içilemeyecek kadar tuzlu. Tuz oranının fazlalığı nedeniyle derede yaşam son derece güç. Sadece burada yaşayan bir balık türü bu tuzlu ortama dayanabiliyor. Çölde akan bu ince dere üzerinde kurulan tahta yolda bir saat kadar yürüdükten sonra tekrar yolculuğumuza devam ettik.

Günün üçüncü durağı Furnace Creek oldu. Turistik bu kasaba aynı zamanda Death Valley’in merkezi olarak da biliniyor. Başka bir deyişle çöldeki vaha. Palmiye ağaçları, golf sahaları, müzesi, retorant ve cafeleriyle modern bir vaha. Buradaki danışma merkezinden Death Valley ile ilgili her türlü bilgiye ulaşmak mümkün.

Şeytanın golf sahası

Sonraki durağımızın adı oldukça ilginç. Şeytanın Golf Sahası! Uzaktan düz bir vadi tabanı olarak görülen bu bölgenin içine girdiğimizde neden böyle bir isimle anıldığını da anladık. Büyük tuz kayaları, derin yarıklar ve deliklerden oluşan kilometrelerce uzunluktaki bu geniş alanda yürümek son derece güç. Ancak şeytanın rahatlıkla hareket edebileceğine inanılıyor.

Yolumuzun güneydeki en uç noktası Badwater oldu. Burası aynı zamanda Amerika kıtasının karadaki en derin noktası olarak biliniyor. Deniz seviyesinin 85 metre altında, tuz kraterleri üzerinde yürümek oldukça ilginç, bir o kadar da zevkli. Bu nokta yaz aylarında dünyanın en sıcak yeri olarak da biliniyor, aynı zamanda en kurak noktası. En derin, en kurak, en sıcak kjavramlarının kesiştiği noktada yürümek, buraya neden Ölüm Vadisi adının verildiğini de anlamamıza neden oldu. Kış aylarında ortalama 35 derece olan sıcaklık yazın 57 dereceye kadar ulaşabiliyor. Zemin ısısı ise 90 dereceyi buluyor. Yazın bu noktada yapılacak kısa bir yürüyüş ayakkabıların erimesine neden olabiliyor.

‘Hoşçakal Death Valley’…

Artist Yolu ve Köprülü Kanyon’daki (Antalya’dakiyle sadece isim benzerliği var) gezimizden sonra Ölüm Vadisi’nde görmek istediğimiz son noktaya doğru yola koyulduk. Dünyanın en derin noktalarından birinin yanında yükselen 1670 metrelik Dante Zirvesiydi bu nokta. Death Valley’de güneş batımını seyretmek ve günün son ışıklarının vadiden veda etmek için bölgenin en ideal noktası burasıydı. Kızılın tüm tonları Ölüm Vadisine yansıyordu. Güneş karşıdaki Teleskop Zirvesinin ardında kaybolurken vadinin tabanına karanlık çökmüştü. İnsanın bakmaya doyamadığı yerlerden biriydi Dante Zirvesi.

Hava yine kararmıştı ve Death Valley’e çöken karanlık, vadinin ürpertici yüzünü de gösteriyordu. Yaklaşık 80 km. Uzaklıktaki Beatty’e doğru yola koyulduğumuzda bir başka sürprizin bizi beklediğinin farkında değildik. Dante’nin Zirvesi’nde aracı çalıştırdığımda direksiyonda bir ağırlık hissettim. Dönmüyordu. El feneriyle yaptığımız küçük bir araştırmadan sonra ön tekerleklerin arasından yere sızan yağı farkettik. Direksiyonu hareket ettiren hidrolik yağ gözümüzün önünde yere damlıyordu. Zemindeki yağ birikintisine baktığımda bunun depodaki yağın tamamının boşaldığını anladık. Yağ deposunu açtığımda içinin tamamen boşaldığını gördüm. Toprak ve kayalardan oluşan yolda günboyu araç kullanmanın sonuçlarına da katlanmak gerektiğinin farkındaydık. Dante’nin Zirvesi’ne çıkarken yol şartlarına dayanamayan jeepimiz bize yeni bir sürpriz yapmıştı. Aracı parkettiğimiz noktada bizden başka kimsenin kalmadığını da farkettik. Hava karardığı için zirveye gelen de yoktu. Death Valley’deki ikinci gecemizde ikinci sürprizle başbaşaydık. Önümüzdeki yolun yaklaşık 20 kilometresi keskin virajlı bir yoldu ve bu yolda hidrolik yağı tükenen bir aracı hareket ettirmek oldukça güç oldu. Virajları ortalama 10 km hızla dönmeye çalıştım. Jeep düz gitmek istiyordu, virajlar buna engel oluyordu. Furnace Creek’e vardığımızda ilk işim benzin istasyoınunun yanındaki tamirciye uğramak oldu fakat kapalıydı. Beatty’e kadar yaklaşık 60 km.lik yolda aracı bu şekilde kullanmaktan başka çare yoktu. Death Valley’deki ikinci akşam da ilkinde olduğu gibi biraz zorlu geçeceğe benziyordu. Dünyanın bu en sıcak noktasının gece ısısının ne kadar düşük olduğunu da söylemek lazım. Gündüz kavrulan vadi akşam olunca donuyor. Kelimenin tam anlamıyla donmak bu. Özellikle kış mevsiminde gündüz 35 dereceye yaklaşan ısı, gece sıfır derecenin altına düşüyor. Beatty’e vardığımızda otelin önündeki su birikintilerinin buz tuttuğunu farkettik. Gündüz kavrulup akşam donan bu garip çöle boşuna Death Valley dememişler.

Vahşi Batının bu ilginç köşesinde geçirdiğimiz iki uzun günden sonra Death Valley’e veda etme zamanı gelmişti. Pazartesi sabahı Beatty’den Las Vegas’a doğru yola çıktık. Önümüzde uzanan yolun vadiyi gören bir noktasında durduk. Yaklaşık 150 yıl önce “49 lular” ın o ünlü vedasını hatırladık.

‘Hoşçakal Death Valley’…

Kısa Bilgiler

Her yıl binlerce kişinin ziyaret ettiği Death Valley aynı zamanda ABD’nin en geniş milli parklarından biri. California’nın orta kesiminde Nevada sınırına komşu olan park yıl boyu ziyarete açık. Ancak yaz aylarında ortalama 50 derecelik sıcaklık nedeniyle kimsenin uğramadığı bir çöl. Kasım ile Nisan ayları arasında ziyaretçilerin yoğunluğu artıyor.

Gideceklere öneriler: Death Valley’i ziyaret etmek isteyen herkesin öncelikle detaylı bir plan yapması gerekiyor. Gezilecek yerler, dinlenme noktaları ve sürenizi iyi ayarlamalısınız. Yaz aylarında kesinlikle bu bölgeye uğramayın. Ortalama sıcaklık 50 derece, üzerinde duracağınız zemin ısısı ise 90 dereceye kadar ulaşabiliyor. Vadinin en alçak bölümü olan Badwater noktasında yazın ayakkabıların eridiği bilinen bir gerçek. Yanınıza bol miktarda meyve ve su almanızı tavsiye ediyorum. Az su içen ben Death Valley’deki iki gün içinde yaklaşık iki ayda tüketeceğim kadar su içtim. Vadiye gideceğiniz aracı seçerken iyi düşünün. Yola çıkmadan önce aracınızın tam bakımını yaptırın. Mümkünse otomobille Death Valley’e gitmeyin. Yolların büyük bölümü otomobillerin girebileceği şartlarda değil. 4X4’ler vadi için en uygun araç türü. Eğer bu tür araçları kullanma deneyiminiz yoksa bu deneyim için vadiye gitmeyin. Öncelikle aracınızı iyi tanıyıp yola öyle çıkın. Vadide karşılaştığım araçların yüzde 90’ı 4X4’tü. Otomobilleriyle gelenler ise ana yolların dışındaki bölgelere giremiyorlardı.

Beklentilerinizi ve göreceklerinizi iyi hesaplayın. Gördüklerinize ‘Çöl işte, taş, toprak’ diyecekseniz Death Valley yerine yakındaki Las Vegas’a gidin. Doğanın sessizliğini dinlemek, ıssız ve terkedilmiş vahşi bir bölgeyi keşfetmek istiyorsanız Death Valley size göre bir yer.




Düşüncelerinizi yazmak ister misiniz?

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir