Artist oynar ama ben yaşadım. Filmi yaşadım. Daha kaç sene daha yaşayacağım ki. Ama hayat çok güzel. 81 yaşındaki kimsesiz bir kadının ağzından çıkan bu sözlerin üzerinden 8 ay geçti. Bir zamanlar Büyğkada’da La Prensess de Monte Carlo namıyla anılan Eurosini İspiroğlu zorlu yaşam mücadelesini geçtiğmiz günlerde noktaladı. Son sahneyi oynayan matmazel, Tarlabaşı’ndaki evinin boş odalarında öldü.

Bu ne ilk ölümdü ne de ölümlerin en zorlusu. İçlerinden biriydi sadece. Siyah tabutu taşıyan birkaç kişi ve üzerine örtülen toprakla 1912 yılında başlayan bir yaşam Şişli’deki Rum mezarlığında sona erdi.

Acılarla dolu yaşamı onun da dediği gibi tıpkı bir film gibiydi.

1940’ların İstanbul’unda güzelliğiyle herkesi peşinden koşturan matmazel, üst üste gelen acılara karşın yaşam mücadelesini tek başına sürdürmüştü. Önce babasını yitirdi. Annesini ve kız kardeşlerini bekleyen zorlu günler başlamıştı. Babasından kalan mirasa annesi sahp olamadı. Zor yılların başlangıcıydı o günler. Dikiş dikerek, evlere temizliğe giderek geçen yıllar La Prensess de Monte Carlo’nun yaşama küsmesine neden oldu. Herşeyi annesiydi. Aşklarını sevgililerini annesi uğruna reddetti. 1951’de bu dünyadaki son varlığını, annesini yitirdi. Yaşamın ne anlamı vardı artık.
Zamanın hızlı akışında yaşlandı. Çalışacak gücü yoktu. Bakacak kimsesinin olmadığı gibi. Birkaç komşusu ilgilendi önceleri matmazelle. Zamanla onlar da kayboldu. Önce evinin elektrikleri kesildi, sonra suyu…

Gün geldi, İstanbul’u peşinden koşturan matmazel bir zamanlar başı dik yürüdüğü İstiklal Caddesi’nde karnın doyuracak artıklar için poşetleri karıştırdı. Örmcek ağlarıyla kaplı odasında soğuk kış gecelerini tahta yatağının üzerinde geçirdi. Sobasında ne yakacak odunu, ne de gücü vardı.

Evinin tahta basamakları çürümüş tavanı eleğe dönmüştü. Soğuk, karanlık gecelerini, sıcak, aydınlık günlerin umuduyla geçirdi.

Güneşli bir kasım günü tanıştık matmazelle. Kambur vucudu, titrek elleriyle bizi ağırladı. Yıllar sonra kendisini ziyaret eden bu misafirlere karşı nazikti. Tozlu bir sandıktan sararmış fotoğraflar çıkarttı. Her resmi anlatırken o anı yaşadı. Bir gazete haberinin yaşamını değiştirebileceğini nereden bilebilirdi. Herkesin yıllardır esirgediği ilgiyi son sahnede buldu. Artık istediği tek şey baharı birkez daha görebilmekti. İlkbaharı Tarlabaşı’ndaki evinde yaşadı. İlk yaz günlerini de…

Son gücüyle İstiklal Caddesi’ne birkaç kez daha çıktı. Bu kez yiyecek aramak için değil. Beyoğlu’nun havasını, Çiçek Pasajını koklamak için.

Bu yaz matmazel Beyoğlu’nda gezinemeyecek. Çok sevdiği Balıkpazarı’na gidemeyecek. Kilisenin pazar ayinleri de onsuz olacak. İstiklal Caddesi’nden gelip geçenler, bir yaz sıcağında ihtiyar kadını göremeyecek.

Simdi matmazelin Tarlabaşı’ndaki evinde La Prensess de Monte Carlo olarak anıldığı yılların fotoğrafı canlanacak.

Komşuları, yokuşların kesiştiği bu sokakta, elinde bostonuyla onu göremeyeceğini biliyor. Eski beton binanın perdesiz pencerelerinden Tarlabaşı’na birdaha bakamayacağını bildikleri gibi.

Onu geç tanıdık, sevdik, kaybettik. 81 yaşındaki bir insana ihtiyacı olan ilgiyi son sahnede verebildik. Oysa onun herşeyden çok ihtiyacı olan bu değilmiydi.

30 Haziran 1993 tarihinde Cumhuriyet Gazetesi’nde yayınlandı.

Düşüncelerinizi yazmak ister misiniz?

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir