* İnsandan önce, bu dünya nasıldı, insan gelince nasıl oldu? Cahit Kayra, “Masal”da bunu araştırmış, okumadığı kitap, araştırmadığı belge kalmamış, “İnsandan Öncesi Altın Yıllar”da, bunları yazmış… (*)

Yani, insanlı dünyanın öncesi ve sonrası…
İnsanlar geldikten sonra neler olmuş, bulmak zor değil, “belge”ler var, düşünen insanlar ve onların söyleyip yazdıkları…
Ya onlar yok iken?

Sayın Kayra “öğrendim de ne anladım?” diye sorar.
“İnsan doğal değil sonradan yapma… Yapılma… Yeni deyimle çakma!” der.

İnsanın vücudunun bir yerine “akıl” diye bir çip konulmuş: “O da doğal olan her şeyi, bozup kırıp, ezip, yok etme, yani kendisine benzetme emirleri veriyor.”
Cahit Kayra “bu büyük haksızlık” der:
“İnsanların dünyayı tümüyle ellerine geçirmiş olmaları…”
İnsanlar dünyaya ayak basar basmaz, ilk önce doğanın mutluluğunu kıskanmışlar.
Sonra?
“Ağaçları kestiler, ormanları kuru topraklara çevirdiler. Zümrüt kırları beton yığınları ile doldurdular. Toprakların altındaki pislikleri yeryüzüne çıkardılar. Denizleri kirlettiler. Sular kendi yollarında akmaz oldu. Temiz havalar, kirli yapışkan dumanlara boğuldu.”
Yeter mi?
İnsan doyar mı?
“Hayvanlara öteki canlılara saldırdılar. Mağrur gergedanları onlar öldürdü.
Muhteşem filleri maskaralar gibi sirklerde oynattılar. Fok balığı ile pengueni onlar birbirlerine düşman ettiler. Onlar yüzünden soylu aslanların masum zebraları parçalaması sadistçe seyirler haline geldi. Onlar yüzünden akbabalar serçeleri yedi. Onlar yüzünden zamanların en munis yaratıkları olan yılanlar, üstelik iftiralara uğradıktan sonra tehlikeli birer canavar kesildiler.
Ve bunların hepsini insanlar, kendi uydurdukları öyküler içinde yaşattılar.”

Sıra kendilerine geldi, yani insanın insanla kavgasına.
“Onlar da bittikten sonra Kabil yeniden doğdu ve insanlar birbirlerine saldırdılar. Kendi türünden olan yaratıkları, başka insanları öldürdüler. Önce elleriyle, dişleriyle; taşla sopayla… O da yetmedi; özel silahlar icat ettiler. Yeryüzünde yürüyen kaleler yaptılar. Denizlerin derinliklerine indiler, göklerin yedinci katına çıktılar. Hep birbirini yok etmek için…”

Ve bitip tükenmeyen barış destanları, savaş destanları:
“İskender’ler acımasız Sezar’lar, kıtaları birbirine katan Cengiz’ler, insanları sefalete sürükleyen sonsuz ihtiraslarıyla Napolyon’lar, ölüm makineleri Hitler’ler… Gelip gittiler… Irklar, ırkları yok etti. Ve kendi dinleri için boğuşan kalabalıklar, yakılan, yıkılan uygarlıklar, petrol kavgaları, siyasi katiller, çılgın diktatörler, kökten yobazlıklar, ahlaksızlıklar ve hırsızlar ve cennete hile ile girmeye çalışan politikacıların çirkin oyunları… Tümü ile zırdeli bir dünya kaldı geriye…”

Peki, bu kitabın adı neden masal?
İnsan da, insanlık da masal da ondan…
Çocukluğumuzda, dedelerimiz bize masal söylemeye başlarken nasıl başlarlardı:
Önce giriş:
“Evvel zaman içinde,
Kalbur saman içinde
Deve tellal iken,
Pire berber iken,
Ben babamın beşiğini tıngır mıngır sallar iken”
Ve masal biterdi:
“Onlar ermiş muradına biz çıkalım kerevetine”
* * *
Çıkılacak kerevet kalmışsa…
—————————————————
Tarihçi Kitabevi

(*) Hasan Pulur – M’ll’yet

Düşüncelerinizi yazmak ister misiniz?

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir