Kasabaya saat 17:00’ye doğru girdik. Central Avenue üzerinde aracımızla ilerlerken Los Alamos’un üstünde biriken kara bulutlar yaklaşan fırtınanın habercisiydi. İçimizdeki karamsarlığın havadaki kara bulutlardan kaynaklandığınız zannetmiyorum. Caddeler arasında ilerlerken yaşadığımız bu farklı duygu bizi izledi durdu. Nedenini anlayamadığımız, tarifi biraz zor bir iç sıkıntısıydı sanki. Onca yol, onca mekanda hiç hissetmediğimiz bu karmaşık duygular Los Alamos’ta ortaya çıktı. Nedeni belki de kasabanın İkinci Dünya Savaşı’nda oynadığı kilit roldü. Ölümün icat edildiği bir kasabaydı burası, atom bombasının keşfiyle uğraşan ve kod adı Manhattan Project olan çalışmalar bu kasabanın sessiz sınırlarında gerçekleşti.

Yaklaşık 65 yıl önce bir grup insan bu kasabanın sınırlarına kapanmış harıl harıl çalışıyorlardı. Yaptıkları bu çalışmadan kendilerinin dışında kimsenin haberi yoktu. Aslında haritalarda böyle bir kasaba da bulunmuyordu. Atom bombasının kaşiflerince Los Alamos’un canyonlarına gizli labaratuarlarda başlayan yolculuk Japonya’nın iki kentrinde patlayan atom bombalarıyla devam edecekti.

Ölümün karanlık yüzüyle özdeşmiş bu kasabaya girişte yaşadığımız tuhaf duyguları çözmeye çalışırken Central Ave. ile 15th Street kesişiminde Bradbury Science Museum ile karşılaştık. Kapanma saati yaklaşıyor müzeyi gezmek için acele ediyorduk. Arabamızı müzenin parkına bırakıp koşar adımlarla kapıya yöneldik. Müzeden içeri girdiğimizde ilk dikkatimizi çeken Fat Man oldu. Nagazaki’ye atılan atom bombasının bire bir kopyası. Hemen yanında Hiroşima’ya atılan Little Boy duruyordu. Los Alamos National Library’nin geçmiş çalışmalarıyla ilgili tarihsel gelişimin detaylı bir biçimde sergilendiği müzede uzay araştırmaları, silah test çalışmaları, nükleer silah teknolojisi gibi bölümlerin yanı sıra Manhattan Projesi’ne ayrılmış büyük bir bölüm de bulunuyor.

Hayalet Kasaba Los Alamos ve Bomba

1939 yılında Albert Einstein, atom bombası fikrini dönemin ABD başkanı Roosevelt’e açmış hemen ardından başlayan araştırmalarda Enrico Fermi tarafından Chicago’da yapılan denemelerden olumlu sonuçlar alınmaya başlanmıştı. 1942 yılına gelindiğinde İngiliz ve Amerikan hükümetleri atom bombasını icat etme yarışında dokuz büyük araştırmayı geride bırakmışlardı. Ancak araştırmaları devam ettirecekleri gizli bir alana ihtiyaç duyuluyordu. Bu alanın özelliklerinin başında herkesten uzak bir bölgede yer alması, doğal şartların yıl boyu araştırmayı engellememesi ve denizden uzak olması geliyordu. Manhattan Projesinin mimarı L. Robert Oppenheimer, savaş öncesi New Mexico’da herkesten uzakta geçirdiği bir tatili hatırladı. Proje için bu bölge ideal bir yerdi. Kimsenin bilmediği, zor bir toprak yolla ulaşılabilen, ayakaltında olmayan, geniş bir orman ve derin kanyonlarla çevrili Los Alamos Oppenheimer’ın önerisiyle gizli proje çalışmalarının merkezüssü ilan edildi. Bölgedeki okul 1943 yılında son mezunlarını verdi ve Savunma Bakanlığı tarafından satın alındı. İki yıl boyunca süren çalışmaların en önemli ilkesi gizililikti.

Kasabaya kısaca herkes ‘tepe’ adını vermişti. Amerika’nın dört bir yanından seçilen bilim adamları büyük bir gizlilik içinde ‘tepe’ye taşındı. Gelenlerin yaşayacakları yerlere dair bir adresi yoktu. Kasabanın postanesi bulunmuyordu. Etrafı tellerle çevrili askerin 24 saat denetimi altındaki böyle bir kasabadan Santa Fe’de yaşayanların dahi haberi olmadı.

Amerikanın ünlü üniversitelerinde görev alan bilim adamlarının Los Alamos’a ulaşmadan önceki durakları Santa Fe kentiydi. Aslında hiçbirinin Los Alamos adında bir yerden haberi yoktu. Onlara Santa Fe kentine gitmeleri ve trenden indikten sonra 109 E. Palace Street adresine kayıt yapmaları söylenmişti. Bilim adamlarına kayıt yapmaları için söylenen adreste bir pastane bulunuyordu. O günlerin tanıklarından Phyliss Fisher, pastaneye girdiklerinde karşılaştıkları sessizliği yıllar boyunca unutamadığını anılarında anlatıyor. Pastaneye gelen bilim adamları kim olduklarını söylediklerinde kendilerine gizlice verilen bir kodla dışarı çıkıyor ve kendilerini bekleyen araçlarla bilinmeyen bir yolculuk başlıyorlardı.

Tepe’ye kendileri için hazırlanan barakalara yerleştiklerinde bundan sonra radyosuz, telefonsuz, hatta mektupsuz günlerin başladığının da farkında değillerdi. Gizlilik Los Alamos’un ilk kuralıydı. Bilim adamlarına ve ailelerine projeyle ilgili hiçbir detayın dışarıya sızdırılmaması konusu sıkı sıkıya tenbih edilmişti fakat o günlerde Los Alamos’ta yaşayanlar zaten nerede yaşadıklarını dahi bilmiyordu. Caddelerde kaldırım evlerin bahçelerinde yeşil alan yoktu. Ailelerin yaşadıkları evler askeri yeşile boyanmıştı. Evlerin arasında ağaç ya da başkabir bitki bulunmuyordu. Zaman zaman işitilen gizemli patlamalara neyin neden olduğu aileler arasında konuşulamıyordu bile.

Manhattan Projesi’yle ilgili çalışmalar yaklaşık iki yıl boyunca bu gizlilikle devam etti. ABD, 16 Haziran 1945 tarihinde ilk atom bombası testini başarıyla tamamladığını dünyaya duyurduktan sonra gizli kasaba Los Alamos’tan herkesin haberi olmuştu. Kasabada yaşayan aileler de bu açıklamadan sonra çalıştıkları projenin ne olduğunu öğrendiler. Testten iki hafta sonra 6 Ağustos’ta Hiroşima’ya, 9 Ağustos’ta da Nagazaki’ye Los Alamos’ta icat edilen bombalar atıldı.

Atom bombaları Amerika’yı amacına ulaştırmış, Japonya teslim olmuş, 2.Dünya Savaşı sona ermişti. Los Alamos görevini yapmış bir kasabaydı artık. Eski labaratuarlar Soğuk Savaş’ın ilk yıllarında buradaki bilgilerin Sovyetler Birliği’nin eline geçmemesi nedniyle yerle bir edildi. Los Alamos’a giriş yasağını gösteren levhalar 1957 yılında Santa Fe yolundaki yerlerinden kaldırıldı ve bölgede özel mülkiyete 1962 yılında izin verildi.

Müzeden çıktıktan sonra ünlü Manhattan Projesi’nin gerçekleştirildiği bölgeye yöneldik. Orjinal labaratuar 1960’larda yıkılmış ve bugünkü kasabanın dışındaki modern labaratuarın yerine taşınmış. Manhattan Projesi’ne ait görsel kanıtlar sistemli bir biçimde yok edilmiş. Ama geçmişe ait bazı ipuçlarına kasabanın sokaklarında rastlamak mümkün.

Elimizdeki Los Alamos haritasıyla başladığımız yürüyüşümüzün ilk durağı Fuller Lodge oldu. Bu binanın Los Alamos tarihinde önemli bir yeri var. Bilim adamları ve askeri uzmanlar bölgeyi Manhattan Projesi için seçmeden önce burada orman içinde temiz havası ve doğasıyla ünlü bir çiftlik okulu varmış. Amerika genelinden buraya eğitim amacıyla gelen öğrenciler bir yıl boyunca burada eğitim gördükten sonra doğa hakkında öğrendikleri bilgilerle evlerine dönerlermiş.

Manhattan Projesi’nin burada başlamasına karar verildikten sonra bu okul ve etrafındaki geniş bir alan Amerikan Savunma Bakanlığı tarafından satın alınmış. Binalar olduğu gibi korunup kasabaya gelen bilim adamlarının barınmalarını saglayacak ek binalar bölgeye inşa edilmeye başlanmış. Proje öncesinde buradaki okula gelen öğrencilerin sosyal etkinliklerinde kullandıkları Fuller Lodge daha sonra bilim adamlarınca da aynı faaliyetlerde kullanılmaya devam edilmiş. Dış cepshesi ağaçlardan oluşan 3 katlı bina etrafındaki yürüyüşümüz sırasında 65 yıl öncesinin atmosferinin de aynen korunduğunu, binaya o günden sonra yeni eklemeler yapılmadığını öğrendik. Binanın inşa tarihi 1918, kasabanın en eski binası olarak anılıyor. 1943-47 tarihleri arasında labaratuarda çalışan sivil ve askeri personel tarafından kullanılan bina bugün ödüllü bir müze.

Geç saatte geldiğimizden bu müzeyi gezme fırsatı bulamadık ama Manhattan Projesi’ne ev sahipliği yapan kasabanın karanlık kaldırımlarında geçmişe yaptığımız yolculuğumuza devam ettik. Bu binanın hemen yanında etrafı gül fidanlarıyla kaplı yeşil bir düzlük göze çarpıyordu. Bir evin bahçesi büyüklüğündeki bu alanın adının Gül Bahçesi olduğunu öğrendik. Projeye imza atan çalışanlar Los Alamos’a geldiklerinde hayatlarının bir daha aynı olmayacağını, geçmişle olan bağlantılarının tamamen koptuğunun belki de farkında değillerdi. Gizli Projeyle ilgili çalışmalara başlandığında yeni kurulan bu kasabada herhangi bir mezarlık olmadığını farkettiler. Aslında kasaba da resmi olarak yoktu, çalışanlar da. Hepsi gizli bir projenin birer parçasıydı. Zaman içinde ölenlerin cenazeleri ya doğdukları yere ya da Amerika’nın bir başka kentine gönderilip gömülüyordu. Gizliliğin cenaze törenlerine dahi izin vermediği bu ölüm kasabasında çalışanlar ölenler anısına bu gül bahçesini icat etmişlerdi. Her ölen bilim adamı ya da aile mensubunun ardından burada bir gül dikilmeye başlandı. Bu gelenek sonraki yıllarda da devam etti ve bu yeşil düz bahçe Los Alamos’un resmi olmayan mezarlığı olarak kabul edildi.

65 yıl öncesine yaptığımız bu gizemli yürüyüşün sonraki durağı Bathtub Row oldu. O yıllarda buraya gelen bilim adamları için oluşturulan prefabrik evlerde yaşama alışmak siviller için kolay olmadı. Alelacele yapılan bu evlerin yanı sıra Fuller Lodge binasının yanında ek binalar da inşa edilmişti. Diğerlerine göre daha rahat olan bu evlerde başka evlerde olmayan bir lüks vardı. Her evin banyosunda bir küvet bulunuyordu. 1943’ün Los Alamos şartlarına göre bu lüks evlerde başta Manhattan Projesi’nin mimarı J. Robert Oppenheimer’ın da aralarında bulunduğu üst düzey ekip yaşadı. Bugün de olduğu gibi korunan bu evlerde adını bilmediğimiz başka aileler yaşıyor. Sokağın tam karşısında savaş günlerinde Los Alamos’un tek eğlence merkezi The Performing Art Center binası bulunuyor. Bugün bölgede kurulan okulun kapalı spor salonu olarak kullanılıyor.

Manhattan Projesi yolculuğumuzda bizi yaklaşık 800 yıl geriye götüren kalıntılarla karşılaştığımızda oldukça şaşırdık. Beyaz adamın henüz kıtaya ayak basmadığı bir döneme ait bu kalıntılar bu kanyonda yaşayan Pueblo yerlilerinden günümüze kalan tek mirası. Volkanik küllerden inşa edilen bu binanın kalıntıları 1918’de inşa edilen okulun ek binalarının yapımında kullanılmış.

Bu kasabadaki yürüyüşümüzün son durağı Asley Pond oldu. Los Alamos kanyonundan getirilen suyla oluşturulan yapma gölün hemen yanında eskiden bir buz deposu bulunuyormuş. Manhattan Projesinin mimarları atom bombasını keşfettiklerinde test için kullanılacak Trinity bombasını bu noktadan uğurlamış. 42 model Plymouth marka bir arabanın arkasına yerleştirilen Fat Man takma adlı bomba 255 mil güneydeki Socorro kasabası yakınlarındaki test alanına uğurlanmış. Bugün bu uğurlama alanında ahşap bir yapı o günün anısına inşa edilmiş. Hemen yanında bulunan iki kayaya da o güne ait Los Alamos ve Manhattan Projesi hakkında bilgiler yer alıyor.

Manhattan projesinin günümüze uzanan kalıntıları bunlardan ibaret. Diğer binalar, labaratuarın kendisi ve kasabanın tamamına yakını proje resmi olarak halka açıklandıktan sonra yıkılmış.

Los Alamos’a girerken kasabaya çöken kasvetten bu gezi sonrası kurtulamamıştık. Ölüm kasabasındaki ıssızlık ve nedenini bilemediğimiz bunaltıcı hava gezi boyunca peşimizi bırakmadı. Hava kararmaya yakın olmasına rağmen bu kasabada kalmamaya karar verdik. Geçmişin izlerini taşıyan Los Alamos 5 günlük New Mexico gezimizin en ilginç duraklarından biriydi.

Kasabadan ayrılırken bir başka sürprizle daha karşılaştık. Farkında olmadan yolumuz bugünkü bilimsel çalışmaların yapıldığı labaratuar alanına düştü. Aslında yol üstünde hiçbir tabelayla karşılaşmadan bu bölge belirdi. Hızımızı 15 mile düşürmemizi belirten trafik levhaları ve keskin birkaç virajdan sonra köprülerin para gişelerini andıran 5 farklı güvenlik kulübesine doğru yaklaştık. İçerdeki görevli araçları tek tek inceliyordu. Görevli bize baktığında her ihtimale karşı camımızı indirip güneş gözlüklerimizi de çıkartmıştık. Geçiş izni aldıktan sonra yolumuza devam ettik. Yol üzerinde hiçbir şekilde durulmaması gerektiğini belirten uyarı levhalarından güvenliği bir hayli sıkı bir alana girdiğimizi hissettik. Yolun solunda Los Alamos Ulusal Labaratuarları yer alıyordu. Hiçbir şekilde durmak niyetimiz olmadığından yolumuza devam ettik. Bir yandan da aracımızın teknik arıza nedeniyle bozulmaması ya da lastiğimiz patlamadan bu garip bölgeyi terketmek için dua ediyorduk.

Los Alamos’u geride buraktıktan sonra muhteşem ormanlarıyla ünlü Bandelier Milli Parkı’na girdik. Amerika’nın ilk yerlileri bu alanda yaşamış ve geride hayranlık uyandıran izler bırakmış. Bunların içinde en ünlüsü kaya resimeri. Bu resimleri yapanlar yaklaşık bin yıl önce bilinmeyen bir nedenle ortadan kaybolmuş. Bilimadamları bu esrarengiz yokoluşun net cevaplarını bugün dahi veremiyor.

Jemez Pueblo’ya ulaştığımızda güneş batmıştı. Buraya kıvrıla kıvrıla uzanan kızıl kanyonlar arasındaki yolu takip edip ulaştık. Manzarayı görünce Jemez yerlilerinin neden kendilerine Walatowa (Kanyonların Halkı) dediklerini de anladık. Çevrede görülmesi gereken çok yer vardı ama bu güne ancak bu kadarını sığdırabildik ve Jemez Pueblo’yı detaylı gezme fırsatı bulamadık.

San Ysidro’daki yol ayrımına geldiğimizde yarınki yolculuğumuzun da planını yapıyorduk. Önümüzde iki seçenek vardı. 3. Günümüzü eyaletin kuzeyinde geçirmek ya da güneye yönelmek. İlk seçeneğe karar verirsek bu yol ayrımından sağa dönüp kuzeye yönelecek, geceyi Cuba’da geçirip yarın New Mexico’nun Colarado sınırına kadar uzanan bir yolculuk yapacaktık. İkinci seçeneği daha cazip bulup sola saptık ve güneye yöneldik. Rüzgarın estiği yöne göre planlarımızı değiştirebilecek kadar serbesttik bu gezide. Ulaşmaya çalıştığımız duraklardan çok içimizden gelen sese göre yol alıyor, planlarımızı dilediğimiz zaman dilediğimiz şekilde değiştirebiliyorduk.

Santa Ana ile Bernalillo arasında yerliler tarafından işletilen bir Casino’da akşam yemeğimizi yedikten sonra Albuquerque’de geceyi geçireceğimiz Ramada’ya doğru yol aldık.




Leave A Comment

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir