9 gün 9 kent 2000 kilometre…

Lizbon’dan Endülüs’e uzanan bu yolculukta Portekiz ve İspanya’nın birbirinden güzel kentlerini gezdik. Yolculuğumuz 9 gün sürdü. Yaklaşık 2000 kilometre yol yaptık ve 9 kente uğradık. Baharın en güzel günlerinde doğanın ve tarihin bize sunduğu hediyeleri kabul ettik. Unutulmaz anıları ve bolca fotoğrafla evimize geri döndük. İlerde bu gezimizin detaylarını unutmamak için bu notları kaydettik. İşte Lizbon-Endülüs gezimizden geriye kalanlar…

Uzun zamandır yapmayı planladığımız bir yolculağa daha çıkıyoruz. İlk hedefimiz Lizbon. Buradan İspanya’nın güney bölgelerini gezip Lizbon’a geri dönmeyi hedefliyoruz. Yolculuk yaklaşık 9 gün sürecek ve hesaplarımıza göre 2 bin kilometrenin üzerinde bir yol katedeceğiz.

11 Nisan 2015’te İstanbul Atatürk Havalimanı’ndan sabah 7:35’te kalkan TK1755 nolu uçakla Lizbon’a yerel saatle 10:35’te indik. Yaklaşık 5 saatlik yolculuğumuzda gezimizin güzergahını son bir kez daha gözden geçirdik. Olası değişikliklere karşı B planımız da hazırdı. Yolculuğumuzun durakları belli olsa da nerede ne kadar zaman geçirebileceğimizi tam olarak kestiremiyorduk. Bu nedenle sadece ilk gün için otel rezervasyonu yaptık.

İlk durağımız Lizbon’du ve bir gece konaklamayı hedefliyorduk. Dönüşte zamanımız kalırsa bu kenti yakından tanıyacağımızı düşünüyorduk.

Lizbon havaalanında kiralık arabamızı alacağımız AVIS’in yerini kısa bir araştırmadan sonra bulduk. Yolda turizm danışma ofisinden Lizbon haritalarımızı almayı da ihmal etmedik. Diğer şirketlerin kiralama servislerinin önü boştu ancak AVIS’in önünde uzunca bir kuyruk vardı. Yaklaşık 40 dakika bu kuyrukta bekdik. Aslında diğer araba şirketleri de aşağı yukarı aynı fiyattan araba kiralıyorlardı ancak gelen turistlerin büyük bölümü bizim gibi AVIS’i tercih etmişti.

Rezervasyon işlemlerimizin tamamlanmasının ardından arabamızı alacağımız otoparka yöneldik. Burada da biraz bekledikten sonra 9 gün boyunca yanımızdan ayırmayacağımız Wolkswagen UP marka aracımıza kavuştuk.

Havaalanından otelin bulunduğu semte yaklaşık yarım saatte ulaştık. Lizbon trafiği İstanbul’a göre yok denecek kadar azdı. Bunda haftasonu olmasının rolü de olabilir ancak caddelerdeki araç trafiği kent gezimizi oldukça kolaylaştırdı.

Otele eşyalarımızı bıraktıktan sonra Lizbon’un merkezine doğru yola çıktık. Kısa bir kent turundan sonra aracı Restauradores bölgesinde bir otoparka bırakıp kent gezimizi yürüyerek yapmaya başladık. Cumartesi gününe bir de güneşli pırıl pırıl bir hava eklendiğinde Lizbon caddelerinin keyfine doyum olmuyordu.

Kent merkezinde sokak aralarında yürürken bir cafede mola verdik. Buraya özgü tatlı çeşitlerinden biri olan Pastel de natayı denedik. Kahve eşliğinde yenebilecek güzel bir tart çeşidi ve sonraki duraklarımızda bu yiyecek sık sık karşımıza çıkacaktı.

Kenti sahile bağlayan trafiğe kapalı R. Augusta caddesinden Praça do Comercio meydanına ulaştık. Buradan sahil yoluyla Cais do Sodre metro istasyonuna kadar geldik. Hava henüz kararmamıştı ve Belem gezimizi de bugüne sığdırma fırsatımız vardı. Birer metro bileti alıp Belem’e gittik. Keyifli bir yolculuktu. Bindiğimiz 15 nolu tramvay sahili izleyip, ünlü 25 de Abril köprüsünün altından geçip Belem’e ulaştı.

Yol boyunca geçtiğimiz semtlerin kent merkezine oranla daha tenha olduğu ve turistik gezi alanı dışında kalan mahallelerin gerçek Lizbon’u yansıttığını hissettik. Belem’de inip kısa bir yürüyüşten sonra Padrão dos Descobrimentos anıtına ulaştık. Tagus Nehri’nin kıyısında yükselen bu anıt Portekiz’li ünlü kaşiflerin 15 ve 16. yüzyıllarda yaptığı keşifleri ve deniz yolculuklarını simgeliyor. Göğe yükselen beton bir bloğa oyulmuş anıtta bir gemi güvertesinde ufka bakan aralarında Magellan ve Vasco da Gama’nın da bulunduğu 30 denizci ve bilim adamının heykeli yer alıyor. Heykelin hemen önünde yere oyulmuş mermerden dev dünya haritası ve bu harita üzerinde yer alan keşifler tarihleriyle birlikte anlatılıyor. Harita üzerinde yürüyenler o keşiflerin nasıl ve neden yapıldığı konusunda da fikir sahibi olabiliyor. Alandaki dev pusula da görülmeye değer. Tabi buradaki kuleye çıkıp Belem’i, anıtı ve Lizbon’u kuşbakışı seyretmeyi de unutmamak gerekiyor. Lizbon’la bütünleşen 25 de Abril köprüsünün ve Belem Kulesi’nin en güzel göründüğü noktalardan biri…

Bölgede görülmesi gereken bir başka önemli nokta da Belem Kulesi. 1983 yılında UNESCO tarafından Jerónimos Manastırı ile birlikte Dünya Miras Listesi’ne alınan Belém Kulesi, 16. Yüzyıl’ın başlarında Portekizli kaşif Vasco de Gama anısına yapılmış. Günümüzde zarif mimarisiyle Lizbon’un simgeleri arasında yer alıyor.

Belem’deki gezimizi Tagus nehri kıyısında yaptığımız yürüyüşle noktalayıp kent merkezine döndük. Dönüşte tramvay yerine tren hattını kullandık. Cais do Sodre istasyonuna vardığımızda farklı bir hatla kent merkezine doğru yürüdük. Sokaklarda birbirinden ilginç dükkanlarla karşılaştık. Bunlar arasında dikkatimizi çeken en önemli mağaza sardalya ve tuna balıklarının konserve kutularda satıldığı ilginç bir mekan oldu. Adı Loja das Conservas! Ülkenin değişik bölgelerinde avlanan balıklar birbirinden ilginç konserve kutularında satılıyordu. Hangisinin içinde ne tür malzeme olduğu konusunda hiçbir fikrimiz yoktu ama kutuların tasarımı çok güzeldi. Mağazadaki bir satış görevlisinin yardımıyla bu konserve müzesine benzer yer hakkında bilgi aldık ve bize önerdiği birkaç kutuyu İstanbul’da tatmak amacıyla satın aldık.

Lizbon’un yokuşlarıyla ünlü bir kent olduğunu duymuştuk. Sokaklardaki yürüyüşümüzden sonra bu yokuşların “önemini” bir kez daha anladık. Birkaçını tırmanmayı denesek de kentin tamamını bu şekilde gezebileceğimiz akla yatkın bir plan değildi. Kenti bir uçtan diğerine kateden 28 numaralı tramvay hattını gözümüzü kestirdik. Bilet alıp tramvayı beklemeye başladık. Uzaktan sarı renkli minik bir tramvay belirdi.

Caddede yavaşça ilerleyerek durağa geldi. İçinde çok az Lizbonlu, bolca turist vardı. Lizbon’u keşfetmek için vazgeçilmez bir araç olan bu tramvayın bizim gibi meraklısı çoktu. Dar sokaklarda ilerlerken kentin detaylarını keşfetme imkanı tanıyordu.

Uzunca bir yokuşu tırmandıktan sonra Castello durağında indik. Bu durak aynı zamanda Lizbon’u seyretmek için en uygun teraslardan birine sahipti. Lizbonluların Miradouros dedikleri bu noktalardan kentte oldukça fazla var. Önemli olan kentin hangi tarafını göreceğiniz ve saat. Günün bazı anlarında bazı Miradouros’lar hiçbirşey ifade etmeyebilir. Güneş ışığının geliş açısı bulunduğunuz Miradouros’dan alacağınız keyfi arttırabilir.

Santa Lucia terasında biraz soluklandıktan sonra São Jorge Kalesi’ne ulaşan sokaklardan birine daldık. Kısa bir tırmanıştan sonra Lizbon’u tepeden en iyi gören noktadaydık. Şehrin en yüksek tepesinde bulunan kale, şehrin en çok turist çeken yapılarından biri. Kalenin içinde bulunan burçların her biri kentin bir başka bölgesine hakim ve Lizbon’un en güzel seyredileceği noktalar da yine bu burçlar.

Güneşi kalede batırdıktan sonra dar sokaklardan kent merkezine indik. Bu sefer farklı bir rota izleyip Martim Moniz bölgesine ulaştık. Yol boyunca geçtiğimiz dar sokaklardaki restoranlar iştahımızı iyice artırmıştı. Ancak bu gece rastgele bir yerde değil Portekizli bir arkadaşımızın bize ısrarla önerdiği bir deniz ürünleri restoranında yiyecektik. Haritadan gideceğimiz yeri bulduk ve yaklaşık yarım saatlik bir yürüyüşten sonra Cervejaria Ramiro’ya ulaştık. Restoranın önünde uzunca bir kuyruk vardı. Kalabalığı görünce doğru bir seçim yaptığımızı anladık. Bekleyenlerin çoğu Portekizliydi, bizim gibi birkaç turist de buranın ününü duyup bekleyenler arasındaydı. 45 dakikalık bekleyişten sonra içeri girebildik. Ortam son derece doğaldı. Masalarda yemek yiyenlerin yüzünde aldıkları lezzetin ifadesi vardı. Menüde 7-8 çeşit ürün bulunuyordu. Sarmısaklı karides kızartması, yengeç ve istakozlarımızı sipariş edip beklemeye başladık. Garsonlar arı gibi çalışıyordu. Masalara zamanında servis yapılıyordu. Zamanlama bu restorant için son derece önemliydi. Siparişi verilen ürünler sırasıyla ve birbiriyle uyumlu zaman içinde masaya servis ediliyordu. Günün yorgunluğunu Ramiro’da yediğimiz harika deniz ürünleriyle attık. Dönüşte zaman kalırsa bu mekana tekrar uğramak şartıyla buradan ayrıldık. Ramiro’nun yeri Lizbon’un diğer mahallelerine göre daha fakir bir yerdeydi. Çin mahallesinin ortasındaydı. Tehlikeli bir durum olmasa da dönüşte sokakların ıssızlığı ve köşe başlarında gördüğümüz bazı satıcılar daha dikkatli davranmamıza neden oldu.

Otoparktan arabamızı alıp otele ulaştığımızda saat 23:00’ü gösteriyordu. Uzun, yorucu ama bir o kadar da keyifli bir günün ardından dinlenme zamanı gelmişti. Yarın uzun bir yola çıkacaktık ve önümüzde keşfedilmeyi bekleyen çok sayıda yer vardı.

LİZBON FOTOĞRAFLARI

Cordoba yollarında (2.gün)

12 Nisan pazar günü sabah 10:30’da Lizbon sokaklarını terkedip çevreyoluna bağlandık. Hedefimiz İspanya’ydı. İlk planlarımızı Sevilla’ya göre yapmıştık.

Tahmini varış saatimiz de 16:00’ydı. Bizi Portekiz ve İspanya yollarında her zaman koruyan, kollayan, doğru yolu gösteren yol arkadaşımız Nuvi’mizi de ayarlayıp Vasco da Gama köprüsünden geçerek İspanya yönüne hareket ettik. Paralı otoyoldan İspanya sınırına kadar devam ettik. Geniş, temiz ve boş yolun bize maliyeti 16 Euro oldu.

Elvas kasabasını geçtikten sonra İspanya sınırına girdik. Güneye sapıp E-803 karayoluyla Sevilla’ya yöneldik. Bir yandan da haritadan çevredeki kentleri ve rotamızı tartışıyorduk. Hava güzel, yollar boştu. Bu şartlar daha uzun araba kullanma imkanı veriyordu. Sevilla’ya erken varmaktansa daha uzun mesafedeki Cordoba’ya gitmeye karar verdik. Daha önceden rezervasyon yapmamanın avantajıydı bu son hareketimiz. Belli bir plana bağlı kalmaktansa karşımıza çıkacak sürprizleri yaşamak daha keyifliydi. Cordoba yol ayrımına birkaç kilometre kala kararımızı verdik ve rotamızı Cordoba’ya çevirdik.

Nuvi’nin tüm itirazlarına karşın Cordoba yoluna girdik. N-432 bir önceki karayoluna göre bomboştu. Uzun süre ne önümüzde ne de arkamızda araç yoktu. İşin garibi karşı yönden gelen araç sayısı da yok denecek kadar azdı. Endülüs’ün kalbinde bomboş bir yolda ilerlemenin keyfi bambaşkaydı. Müzik listemizin günün anlam ve önemini yansıtan şarkılarını dinleyerek eşsiz bir doğa içinde yol alıyorduk.

Baharın en güzel günlerine denk gelen bu yolculuğumuzda hava da çok güzeldi. Bembeyaz bulutların yerleştiği mavilik ve altında uçsuz bucaksız tarlalar, yeşillikler ve ağaçlar. Zaman zaman küçük köylerden geçiyorduk ama hiçbirinde durmadık. Uzaktan bakıldığında terkedilmiş yerleşim yerleri gibiydi her biri. Ne bir araç ne de insan belirtisi yoktu. Bu ıssızlığı İspanyolların siesta zamanı diye yorumladık.

N-432 karayolundaki uzun ve keyifli yolculuğumuz Cordoba’ya kadar devam etti. Kente yaklaşırken Cordoba planımızı tekrar gözden geçirdik. Önce merkeze gidip, kentin sokaklarında arabayla gezecektik. Sonra gözümüze kestirdiğimiz bir parka arabayı bırakıp dar sokakları yürüyerek keşfedecektik. Bütün bunları yapmadan önce kalacağımız oteli de belirlememiz gerekiyordu.

Cordoba’nın sokakları bomboştu. Turistler dışında caddelerde kimse yoktu. Yerel halk evlerine çekilmiş siestalarının keyfini çıkarıyordu. Navigasyon arkadaşımız Nuvi’nin bazı garip tarifleriyle Cordoba’nın merkezinde çıkmaz bir sokağa girdik. Yolun kenarında bekleyen bir taksiciden İspanyolca yol tarifi dinleyip hiçbir şey anlamadıktan sonra tamamen şans eseri dar sokaklarda yolumuzu bulmaya çalışıyorduk. Sonunda kenti ikiye ayıran nehrin kenarından turist otobüslerini takip ederek merkeze ulaştık.

Arabayı parkedip nehir kenarında yürürken karşı kıyıda muhteşem minaresiyle Kurtuba Camii yükseliyordu. İspanyolların “The Mezquita Mosque – Cathedral” dedikleri bu yapının içine girdiğimizde şaşkınlığımızı gidermek için bahçede biraz soluklandık. Saat 17:00’ye yaklaşıyordu ve ziyaret 19:00’a kadar devam ediyordu. Hemen biletlerimizi alıp içeri girdik. Geç saatlerde böyle yerleri gezmenin en büyük avantajı turist kalabalığının azalması. Az sayıda ziyaretçiyle birlikte ünlü caminin içine girdik.

Kurtuba Camii İspanyolcada Arapça “Mescit” kelimesinden türemiş Mezquita adıyla biliniyor. Bir zamanlar Endülüs Emevilerine başkentlik yapan Cordoba’nın bu en muhteşem yapısının temelleri Vadil-Kebir nehri kenarında 786’da I. Abdurrahman tarafından atılmış. Dünyanın en büyük ve en eski camilerinden biri olan yapıda 1293 sütun bulunuyor. Sonraki yıllarda katedrale çevrilen bina bugün Cordoba Katedrali olarak biliniyor.

Son derece hassas ve özel işlemelerle süslü sütunlar arasında iki saatimizin nasıl geçtiğini anlamadan bu yapıyı gezdik. Kapanma saatine az bir süre kala istemeden de olsa burayı terketmek zorunda kaldık.

Cordoba’nın tarihi merkezi Kurtuba Camii’nin çevresindeki dar sokaklara kurulmuş. Labirenti andıran bu sokaklar bugün tamamen turistik bir görünüş alsa da kentin o eski havasını hala yansıtmayı başarıyor. Caminin yanından nehire paralel uzanan yolda görülmeye değer çok sayıda meydan ve sokak bulunuyor.

Hava kararana kadar bu sokaklarda zaman geçirip yemek için tarihi Cordoba merkezine geri döndük. Buraya özel geleneksel yemeklerin bulunduğu bir restoranda akşam yemeğimizi yedikten sonra saat 23:00’e yaklaşırken otelimize vardık.

CORDOBA FOTOĞRAFLARI

Granada’nın El Hamra’sı  (3.gün)

13 Nisan pazartesi sabahı Cordoba’da halkın akın ettiği bir pastanede kahvaltımızı yaptık. Espressonun yanında çikolatalı çörekler çok iyi gidiyordu. Bunlardan biraz da yanımıza alıp Cordoba’dan ayrıldık.

Güneye giden A-45 karayoluyla Granada’ya ulaştık. Cordoba’da navigasyon arkadaşımız Nuvi’nin tuzağına düştüğümüzden aynı şeyleri Granada da yaşamamak için hazırlıklıydık. Bu kadar eski kentlerde herşeyi Nuvi’den beklememek gerekiyor. Haritalarımızı açıp karşımıza çıkacak sürprizleri aşmaya hazırdık. Ancak evdeki hesap yine çarşıya uymadı.

Granada Cordoba’ya oranla çok daha büyük ve merkezi daha da karmaşık bir kentti. Bir yere kadar Nuvi’nin uyarılarını dinlemeye karar verdik. Ancak yine aynı şey başımıza geldi ve bir tepenin başında tek şeritli bir yolda yine çıkmaz sokağa girdik. Mahalle sakinlerinin yardımıyla bu dar ve zorlu yoldan güçlükle çıkabildik. Tekrar merkeze indik ancak Granada’da kalacağımız otele bir türlü ulaşamıyorduk. Bazı yollar sadece otobüs ve taksilere ayrılmıştı, bazıları da tek yöndü. Bu şekilde kent merkezinde birkaç tur attıktan sonra otele yakın bir otoparka aracımızı bırakıp otele yürüyerek devam ettik. Otel Granada’nın tarihi kent merkezinin ortasındaydı. Eşyalarımızı yerleştirip sokağa çıktığımızda ünlü Elhamra Sarayı’na çıkan yolun tam karşımızda olduğunu gördük. Yaklaşık yarım saatlik bir tırmanıştan sonra sarayın giriş kapısına ulaştık.

İçeri girdiğimizde buraya neden rüyaların sarayı dendiği anlaşılıyordu. Sarayın bahçelerinde yapılacak kısa bir yürüyüş bu dünyayla olan tüm bağlantıları koparmaya yetiyordu. 1001 gece masallarındaki rüya sarayların gerçek alemdeki izdüşümü sayılabilecek olan Elhamra’nın içinde dolaşan herkes mekan ve doğa arasında kurulan bu ahenkten fazlasıyla etkilenebilir. İslam mimarisinin ulaşabileceği en yüksek noktalardan biri olarak bilinen Elhamra Sarayı’nın temeli 1232 yılında atılmış ve daha sonra çeşitli eklemelerle genişletilmiş. Elhamra sarayının gözalıcı güzelliğinden kurtulup tekrar yaşadığımız ana dönmek kolay olmadı. Bahçelerindeki uyumu, surlarındaki manzarayla bütünleştirdik.

Granada kentini tepeden gören duvarlardan uzun süren gözlemlerimizden sonra yine istemeyerek de olsa buradan ayrılmak zorunda kaldık. Bu muhteşem sarayı bir de karşıdan izlemek gerekiyordu. Bunun için en uygun yer San Nicolás tepesiydi. Gün batımını Elhamra’nın tam karşısındaki bu tepede manzarası harika bir restorantın bahçesinde geçirdik. Sarayın büyüleyici görüntüsü güneş batarken muhteşemdi. Granada katedralini gezip kent sokaklarında dolaştıktan sonra akşam yemeğimizi Granadalı bir arkadaşımızın önerdiği restorantta yedik.

GRANADA FOTOĞRAFLARI

 

Akdenizin sıcağı ve Costa del Sol (4.gün)

14 Nisan sabahı Granada’dan ayrıldık. Bugün önümüzde uzun bir yolculuk vardı. Önce Malaga’ya gidip buradan İspanya’nın Akdeniz kıyılarını keşfedecek, Marbella’ya uğradıktan sonra Ronda’ya gidip geceyi orada geçirecektik.


Malaga’ya vardığımızda saat 13:00 olmuştu. İspanya yolculuğumuzda ilk kez denizi gördük. İspanyolların Costa del Sol dedikleri Akdeniz sahillerindeydik. Kent merkezinde arabayı yine bir otoparka bırakıp yürüyerek Malaga’nın dar sokaklarını keşfetmeye koyulduk. Trafiğe kapalı bir cadde boyunca yürüdükten sonra ara sokaklarda kaybolduk. Malaga’ya özel hamurların kızartıldığı bir fırından adının ne olduğunu bilmediğimiz tatlı yiyecekler ve kahvelerimizle öğle yemeğini geçiştirdikten sonra kentin tarihi yapılarını ziyaret ettik. Kentteki kalan süremizi sahilde değerlendirdik. Liman boyunca yürüdük. Burundaki fenere gidip geri döndük. Uzaktan kent manzarasının en güzel göründüğü bir yürüyüş yoluydu burası. Sezon henüz başlamadığından kalabalık da yoktu. Yaklaşık 3 saatlik moladan sonra Marbella’ya doğru hareket ettik.

Costa del Sol’un bu en parlak kentine Malaga’da olduğu gibi yeşili bol, ağaçlı bir yoldan girdik. Sahilden önce kentin Casco Antiguo adını verdikleri tarihi merkezine daldık. Birbirinden güzel mağazaların ve evlerin bulunduğu sevimli sokaklarda yürüdük. Yiyecek birşeyler bulmak için harcadığımız çabalar sonuç vermedi. Restorant ve cafeler siesta tatiline girmişti. Hepsi dükkanlarının kepenklerini kapatmaya başlamıştı. Saat 19:00’a kadar ne müşteri ne de para istiyorlardı. Tek amaçları birkaç saatlik uykuydu.

Marbella’nın sahili hayallerimizde canlandırdığımız gibi değildi. Marmaris benzeri birbirinden çirkin ve uyumsuz binalar adeta sevimsizlik yarışmasına katılmış gibiydi. Kentin tarihi sokaklarının tersine birbirinden uyumsuz binalar arasında yeşili görmek mümkün değildi. Ünlü deniz feneri bile apartmanlar arasında kaybolmuştu. Turistik cafelerde oturan birkaç turist dışında caddeler bomboştu. Marbella’da birkaç saat harcadık ama buraya uğramasak da olurmuş diye de düşünmeden edemedik. Yola çıktığımızda saat 17:00’ye yaklaşıyordu. Hedefimizde Ronda vardı.

FOTOĞRAFLAR: MALAGA MARBELLA

Ronda

Ronda aslında Costa del Sol hattının dışında kalan bir kasabaydı. Gezimizi planlarken İspanyol arkadaşlarımızın ısrarla görmemizi istediği bir yerdi. Yol virajlı ve tek şeritliydi. Önümüzdeki bir yolcu otobüsünün gölgesinde sollama yapmadan bu keskin virajları yavaşça aştıktan sonra oldukça yüksek bir yerde bulunan Ronda’ya ulaştık.

El Tajo kanyonunun ikiye böldüğü Ronda gerek coğrafi gerek mimari yapısıyla gerçekten de görülmeye değer bir yer. Uzun virajlı yolun verdiği yorgunluğumuzu kendimizi kentin dar sokaklarına attığımızda unutuverdik. Ronda’nın en belirgin yapısı El Tajo kanyonundaki Puento Nuevo köprüsü. Ancak biz bu köprüyü daha sonraki saatlere bırakıp İspanya’nın en eski Boğa Güreşi arenası olan Plaza de Toros’u gezmeye karar verdik. Birkaç saat içinde kapanacaktı ve burayı tekrar görme imkanımız olmayabilirdi. Bugünlerde müziksel etkinliklere de evsahipliği yapan arenanın yapılış amacı Boğa güreşleri. Tribünlerin altındaki müzede binanın tarihi hakkında detaylı bilgilere ulaşmak mümkün. Ayrıca ek binalarda boğaların karşılaşma öncesi son hazırlıklarının yapıldığı ahırları da görmek mümkün. 1784 yılında inşa edilen yapıda İspanya’nın efsanevi boğa güreşçisi Pedro Romero’nun adıyla sık sık karşılaştık.

Arenadan çıkıp köprüye ilerlerken Parador de Ronda oteliyle karşılaştık. Kanyonun hemen ucunda bulunan bu otel bir zamanlar belediye binası olarak kullanılıyormuş. Ernest Hemingway ve Orson Wells’in de kaldığı bu kasaba İspanya’nın en kara günlerine de tanık olmuş. İç savaş sırasında çok sayıda kişi görüşleri nedeniyle bu binanın önünden uçuruma atılıyormuş.

1793 yılında inşa edilen Puento Nuevo köprüsü Ronda’nın görünmeye değer en önemli yapısı. Kasabanın her iki bölgesi de buradan izlenebiliyor. Özellikle günbatımı saatleri buradan manzara izlemek için ideal. Ayrıca uçurum kenarında kurulan birkaç restorantın da şahane köprü manzarası tercih edilebilir.
Ronda’nın eski şehir bölümünde yer alan Santa Maria la Mayor ve Palacio de Mondragon gibi mahalleler de görülmeye değer.

Ronda’nın Arap ve Hıristiyan nufusunun birlikte yaşadığı sokaklarındaki turumuzu tamamladıktan sonra sırada akşam yemeğini yiyeceğimiz yeri bulmak vardı. Bu gece kalacağımız otel görevlisi ve birkaç önerinin kesiştiği yerin adı Pedro Romero… Az önce bahsettiğimiz İspanya’nın efsanevi boğa güreşçisi Pedro Romero… Boğa güreşlerinin yapıldığı arenanın tam karşısında yer alan bu restorantın tüm duvarları Pedro Romero fotoğraflarıyla süslü. Et konusunda uzman bir mekan. Huzurlu ve romantik bir ortamda yenen lezzetli akşam yemeğinden sonra kısa bir Ronda turu daha yapıp otele döndük.

RONDA FOTOĞRAFLARI

Önce Cadiz Sonra Sevilla (5.gün)

Ronda’dan Cadiz’e giden yol nefis bir doğal görüntüye sahip. Yemyeşil dağlar, nehirler ve ovalar arasında uzanan yolda sabahın ilk ışıklarıyla Cadiz’e doğru ilerliyoruz. Amacımız Endülüs’ün en ucunda yer alan bu kenti de görüp Seville’ya ulaşmak.

Cadiz Endülüs’te gördüğümüz diğer kentlere oranla biraz yoksul. Bunu kentin tarihi merkezinden anlamak mümkün değil. Turistik alanlardan uzaklaşıp dar sokaklara girdiğimizde Cordoba ya da Granada’da görmediğimiz manzaralarla karşılaştık. Dükkanlar bakımsızdı ve yollarda tahta tezgahlarda balık satılıyordu.
Cadiz’in balık pazarı diyebileceğimiz alışveriş merkezi kentin görülmesi gereken yerlerinden. Taze deniz ürünleri burada satılıyor. Farklı tarzlarda hazırlanmış kızartmaları tatmakta fayda var. Karidesli ve ahtapotlu omletler harikaydı.

Cadiz sokaklarında yaptığımız yürüyüşün en uç noktası deniz kenarındaki kalesiydi. Burada Spa of Nuestra Señora de la Palma y del Real denen deniz banyosunun zarif ahşap yapısını da görmek mümkün. Santa Catalina Kalesi’nden sonra şehir merkezinde yediğimiz lezzetli paella ile Cadiz turumuzu noktaladık.

CADİZ FOTOĞRAFLARI

Sevilla

Endülüs’teki son durağımız Sevilla oldu. Cadiz’den başlayan yolculuğumuz rahattı, yaklaşık 1,5 saat sürdü. Yolculuk boyunca bizi izleyen beyaz bulutların rengi kente yaklaştıkça koyulaştı. Kent merkezine girdiğimizde yağmur başlamıştı. Arabayı otoparka bırakıp yürüme planımızı yağmur nedeniyle erteledik. Arabayla kent merkezinde dolaşmaya karar verdik. Endülüs’teki kentlerin tarihi merkezlerinin karmaşası konusunda artık deneyimli sayılabilirdik. Bu nedenle navigasyon arkadaşımız Nuvi’yi bazen duymazdan geldik. Dar sokaklarda sadece küçük arabaların geçebileceği genişlikteki yollardan kentin kalbine daldık. Bir anda karşımızda Sevilla Katedrali’nin kapısı çıktı. Buralarda yanlış bir hareket yapıp ters yola girmeme konusunda son derece hassas davrandık. Faytonların bulunduğu bir meydandan geçip yine dar yollardan ana Santa Cruz mahallesinde bir otoparka çıktık. Bu arada yağmur da şiddetini azaltmıştı. Aracımızı park edip kendimizi ıslak kaldırımlara attık. Yağmurdan sonra kentin havası da değişmişti sanki. Çevredeki parkların ağaç ve çiçek kokuları kentin dar sokaklarına kadar ulaşmıştı. Katedral çevresinde yürürken akşam 20:30 da başlayacak Flamenco şovunun yapılacağı bir salonla karşılaştık. Az sayıda bilet kaldığını öğrendik. İçeri girip salonu gördükten sonra biletlerimizi alıp kentte dolaşmaya devam ettik. Karnımızı doyurmak için Santa Cruz’da bir tapas barı gözümüze kestirmiştik. Biraz dinlenip soluklandıktan sonra flamenco gösterisine de geç kalmamak için kısa bir tur yapıp gösterinin yapılacağı yere ulaştık. Yaklaşık 30 kişiye göre hazırlanmış salonda ilk sıradaki sandalyelerde yerimizi aldık. Bir saat sürecek nefis bir şov başlamıştı. Flamencoyu ilk kez izleyen bizler için oldukça etkileyici bir gösteri oldu. Bu güzel şovdan sonra arabamızı otoparktan alıp bu geceyi geçireceğimiz otelin yolunu tuttuk.

Yorgunluk gezinin son durağına yaklaşırken zirve yapmıştı ancak yarın erken kalkıp Sevilla’yı tam anlamıyla gezmemiz gerekiyordu.

16 Nisan sabahı uyandığımızda berrak bir gökyüzüyle karşılaştık. Otelden çıkışımızı yapıp tarihi kent merkezi Santa Cruz’a yöneldik. Bu gece Alkazar sarayına yakın bir yerde kalacaktık. Ancak sokakların darlığı nedeniyle otellerin otoparkı yoktu ve biz yine arabamızı en yakında bulunan bir otoparka bıraktık.

İlk durağımız Alkazar Sarayı oldu. Biletleri bir gece öncesinden almıştık. Kuyruk beklemeden saraya girdik. Granada’daki El-Hamra Sarayından esinlenerek yaptırılan bu saray 1366 yılından beri 700 yıl boyunca İspanya krallarına da ev sahipliği yapmış. Sarayın bahçesine girdiğimiz andan itibaren son derece hassas bir uyumu hissettik. Binaların içinde gezerken Sinbad’ın çizgi filminde yaşıyormuş gibiydik. Yıllar önce Kristof Kolomb’un geçtiği kapılardan geçmek zaman tünelinde yolculuğa çıkmak gibi birşeydi. Sarayın içindeki binalar kadar bahçeleri de özeldi. Hatta bahçelerin bazı bölümlerine iç mekanlardan daha çok önem verildiğini gördük. Alkazar en az Alhamra kadar büyüleyiciydi. Hatta bazı özellikleriyle Alhamra’yı da gölgede bırakan bir yapıydı.

Alkazar’dan sonra ikinci durağımız Sevilla Katedrali oldu. Kolomb’un mezarını da barındıran bu yapıyı Alkazar’dan sonra gezince iki dünya arasındaki farkı da anlamak mümkün. Bir yanda insani boyutlarıyla göze hiç de abartılı görünmeyen bir saray diğer yanda göğe yükselen dev bir dini yapı. Santa Maria Katedrali kapladığı alan bakımından bütün gotik kiliseler arasında ilk sıralarda yer alıyor. Binanın en heyecan veren bölümlerinden biri de Giralda kulesiydi. Kule içindeki 37 kat rampayı tırmandık. 105 metre yüksekliğindeki zirveye çıktığımızda Sevilla’nın muhteseşem görüntüsü bu yorgunluğumuza değdi.

Sevilla’daki üçüncü durağımız Plaza Espana oldu. En az Alkazar ve katedral kadar önemli bir yerdi burası. İnsanların dar sokaklardan çıkıp geniş bir parkta rahatça dolaşabildikleri, spor yaptıkları, doğayla içiçe oldukları bir parktı burası. Krallar Alkazar’da yaşayıp sarayın bahçelerinde günlerini geçirirken halkı da unutmamış onlar için de en az kendi saraylarının bahçeleri kadar güzel bir alan yaratmıştı. Buradan ayrılmak gerçekten zor oldu.

Güneş battığında Santa Cruz’daki tarihi sokaklara geri döndük. Dönüşte nehir boyunca yürüdük. Torre del Orro, Üniversite binası ve eski tütün deposunun muhteşem binasının önünden geçtik. Bugün oldukça yorgunduk. Karnımız da acıkmıştı. Turistik merkezden uzaklaşıp yerel halkın bir araya geldiği barların bulunduğu mahalleye geldiğimizde gözümüze kestirdiğimiz otantik bir restoranda güzel bir yemek ziyafetiyle bugüne de noktayı koyduk.

 

SEVİLLA FOTOĞRAFLARI

Endülüs’ten Lizbon’a dönüş (7.gün)

17 Nisan sabahı otelimize yakın bir pastanede Alkazar sarayı manzarası eşliğinde kahvaltımızı yaptık. Buraya özel çörekler ve kızartılmış ekmekler eşliğinde peynir ve reçellerin tadına baktık.

Sevilla’dan ayrılmak kolay olmadı. Endülüs’ün bu en büyük kentinde en az birkaç gün daha zaman geçirilebilirdi. İstemeden de olsa veda etmek zorunda kaldık ve Lizbon’a dönüş yoluna koyulduk.

Portekiz’e girmeden sınırda Zafra adında bir kasabada mola verdik. Kasabanın merkezinde biraz dinlenip alışveriş yaptık. Turistik alışveriş değildi bu. İspanyolların girdiği bir markete daldık ve çoğunluğu yaşlı kadınların oluşturduğu müşterilerin bakışları içinde raflardan zeytin, zeytinyağı gibi ürünler aradık. El kol hareketleriyle derdimizi anlatıp bolca İspanyolca dinledikten sonra yöreye özgü zeytinleri seçebildik. Kasaya geldiğimizde dillerini bilmediğimiz insanların gülümseyen bakışları altında paramızı ödeyip marketten çıktık. Turistlerin uğrak yeri olmadığından yabancılara pek aşina olmadıklarını anladık.

İspanya’nın en turistik kentlerinden sonra turistlerin uğramadığı mekanları görmek ilginç bir deneyim oldu. Bunlardan birini de Portekiz’le sınır kasabası olan Badajoz’da yaşadık. Kent merkezinde kırmızı ışıkta beklerken karşı kaldırımda kızarmış tavuk afişi gördük. Altında bir dükkan vardı ama restoranta hiç benzemiyordu. İlerden dönüp az önce uzaktan gördüğümüz tavukçunun önünde parkettik ve içeri girdik. Restorant olmadığını da o anda farkettik. İçerde tavukları pişiren bir yandan da patatesleri kızartan beyaz önlüklü kişiye yine el kol hareketleriyle derdimizi anlattık. Bir kızarmış piliçi ortadan ikiye böldü, yanına patates istedik, boyutu konusunda uzun süre anlaşamasak da büyükçe bir boş kabı uzatınca ağzına kadar kızarmış patates doldurarak bize geri verdi. Bu arada dükkana giren diğer müşteriler sohbete ortak oldu. İstanbul deyince hepsinin yüzü gülümseyiverdi. Patates ve tavuk dışında burada satılan çok sayıda yiyecek ürünü vardı ama biz gözümüzü zeytinlere dikmiştik. Bir kap da zeytin alıp ayrıldık. Arkamızdan koyu bir sohbetin başladığına emindik.
Portekiz’e girmeden önce Badajoz’un nehir kenarında bir parkta yiyeceklerimizle birlikte uzunca bir mola verdik. Bundan sonra Lizbon’a hatta Sintra’ya kadar durmadan devam edecektik.

Sintra 17 Nisan

Endülüs’e gittiğimiz yoldan Lizbon’a geri döndük. Tek farkı köprülerde yaşadık. Dönüşte kente 25 de Abril köprüsünden girdik. Şehir merkezine uğramadan Sintra’ya devam ettik.

Lizbon’un batısında arabayla 20 dakikalık bir mesafede yer alan Sintra adeta masallardaki sarayların gerçek yaşama uyarlanmış hali gibiydi. UNESCO tarafından korunan bölgede Pena Sarayı dışında kıtanın en batı noktası olan Cabo da Roca feneri ve etrafta uzanan uçsuz bucaksız bir milli park bulunuyor. Pena Sarayı’ndaki turumuzdan sonra güneşi kıtanın en batı ucundan batırmak için Cabo da Roca’ya geçtik. Dar ve virajlı bir yoldan sonra uçurumun kenarındaki deniz fenerine ulaştık. Güneş okyanusta batarken biz de Lizbon’a dönüş için yola koyulduk.

Cabo da Roca’nın otoparkı boşalmıştı. Sadece bizim aracımız duruyordu. Bölgeyi en son terkedenlerdendik. Ancak bizim dışımızda bir çift daha otopark alanında dolaşıyordu. Bizi görünce yaklaştılar ve Sintra’ya son otobüsü kaçırdıklarını söylediler. Aracımız küçük olmasına karşın arka koltuğa sığabilecek kişilerdi. Onları Sintra’ya bırakabileceğimizi söylediğimizde çok sevindiler. Otoparkta karşılaşmasaydık geceyi okyanus kenarındaki bu ıssız bölgede geçireceklerdi. Singapur ve Hong Kong’lu çiftin günübirlik tur için Sintra’ya geldiğini öğrendik. Onları Sintra merkezinde bırakıp Lizbon’a hareket ettik.

SİNTRA DOTOĞRAFLARI

18 Nisan

Lizbon’da son gün (8.gün)

Bugün Lizbon’daki son günümüz. Aynı zamanda bu gezimizin de son günü.

Sabah kahvaltısı için bize önerilen Pastelaria Versailles adındaki pastaneyi aramaya koyulduk. Kaldığımız otele yakındı. İçeri girdiğimizde oturacak yer yoktu. Garson rezervasyonu yapılmış bir masaya oturabileceğimizi söyleyip siparişlerimizi sordu. Buraya ilk kez geldiğimizi ve ne yiyeceğimizi bilmediğimiz anlatınca tezgahta sıralanan birbirinden güzel görünümlü pasta ve çöreklere bakmamızı önerdi. Biz beğendiklerimizi gösteriyorduk o da not alıyordu. Seçim yapmak son derece zordu çünkü herşey birbiriyle yarışırcasına güzel görünüyordu. Siparişlerimiz masaya geldiğinde boş yer kalmamıştı. Etrafımıza baktığımızda en kalabalık masanın bizimkisi olduğunu farkettik. Ayrılırken burayı bize öneren Portekizli arkadaşımızın da kulaklarını çınlatıp ne kadar doğru bir seçim olduğuna karar vermiştik.

Bütün günümüzü Lizbon sokaklarına ayırmıştık. Önce günlük tramvay bileti aldık ve ünlü 28 nolu tramvayla kentin bir ucundan diğerine seyahat ettik. Tramvak kentin tepelerine ulaşınca durakta inip yokuş aşağı yürüyerek devam ettik. Dik yokuşlarda tekrar tramvaya bindik. Basilica de Esteralla adında bir kiliseyi gözümüze kestirmiştik. Kilisenin çatısına çıkabileceğimizi öğrendik. Birer biletle içeri girip çatıya tırmandık. Lizbon’u farklı açıdan izlemek için ideal bir noktaydı. Kilisenin karşısında bir park içinde kurulan bit pazarını gezdik. Birbirinden güzel antikalar çok uygun fiyata satılıyordu. Tramvayla kent merkezine dönerken Parlemento binası onünde tekrar indik. Parlementoya girme planımızı kapıdaki kalabalığı görünce iptal ettik. Bu bölgedeki mahalleler ve dik yokuşlu sokaklar görmeye değerdi.

Kentin Chiado mahallesi oldukça hareketliydi. Sokaklar, alışveriş merkezleri, cafeler haftasonu keyfini çıkaran Lizbonluların akınına uğramıştı. Yaklaşık 600 bin nufuslu bir kentin kalabalığını fazla abartmamakta fayda var. Chiado bölgesinin Fado dinlemek için uygun yerlerden biri olduğunu duymuştuk. Yemekli, içkili bir mekanda fado dinlemektense salonda dinlemeyi tercih ettik. “Fado in Chiado” adlı gösteri oldukça etkileyiciydi. Yaklaşık bir saat süren bu müzik ziyafeti gezinin tüm yorgunluğunu almıştı. Çıktığımızda hava kararmıştı. Dar sokaklardan kent meydanına inerken Santini dondurmacısıyla karşılaştık. Portekizli arkadaşımızın önerdiği ancak bizim bulacağımızı hiç düşünmediğimiz dondurmacı karşımızdaydı. Hemen içeri girip Lizbon’un bu en meşhur dondurmalarından denedik.

Yemek için Ramiro’ya tekrar uğrama zamanı yaklaşıyordu. İlk gün yediğimiz deniz ürünlerinin tadını hala unutamamıştık. Ramiro’nun restorantına ulaştığımızda kapının önünde bekleyen 20-30 kişilik bir kalabalık vardı. Bunun anlamı yaklaşık 1 saatlik bir beklemeye eşdeğerdi. Beklerken içerdekileri izlemek, yiyecekleri iştahla yediklerini görmek bizim durumumuzu biraz daha zora soksa da aynı masaya bir süre sonra oturacağımızın hayaliyle 1 saat kuyrukta bekledik. İçeri girdiğimizde ilk gün bize servis yapan garsonun masasına oturduk. Bunca kalabalık içinde aynı masaya denk gelmek gecenin ilk sürpriziydi. Garson aradan 8 gün ve yüzlerce müşteri geçmesine rağmen bizi tanıdı. İlk gelişimizde mutfaktaki herşeyi sipariş ettiğimizden kolay unutulacak tipler değildik. Siparişlerimizi verdikten sonra burada son gecemiz olduğunu artık bizi göremeyeceğini de ona anlattık. Yarınki uçuş saatimizi sordu, sabah açılışta tekrar uğrayabileceğimizi söyledi. Yarın değil ama bir sonraki gezi için sözleştik. Masamızı donattığında önce gözümüzün doyması için gelen deniz ürünlerini yemeden bir süre bekledik. Buraya neden iki kez geldiğimizin yanıtı masadaki lezzetlerde gizliydi. Okyanustan taze çıkan karidesler, istakozlar, yengeçler, istiridye ve midyeler masamızdaydı ve bütün bunlara zeytinyağında kızarılmış sarmısaklı ekmek dilimleri eşlik ediyordu. Ramiro’daki ziyafetin sonlarına doğru gecenin ikinci sürpriziyle karşılaştık. Dün Cabo da Roca’da karşılaştığımız uzakdoğulu çift yanımıza oturdu. Onca masa ve kalabalık arasında uzun süren beklemeden sonra yanımızda boşalan yere onların denk gelmesi şaşırtıcıydı. Birbirimizi görünce gülmeye başladık. Yarın İstanbul’da da karşılaşma ihtimalinin olup olmadığını kim bilebilir?

Ramiro’daki ziyafetten sonra ağır adımlarla kentin bhoşalmaya başlayan sokaklarında dolaştık. Otelimiz merkeze çok yakın bir yerde olduğundan bir cafede oturup günün son kahvesini Lizbon meydanına bakarak içtik.

19 Nisan

İstanbul’a dönüş (9.gün)

Yaklaşık 9 gün süren Lizbon-Endülüs gezimizin son günü Lizbon sokakları sakindi. Pazar günü olmasının bu sakinlikteki payı büyük olabilir.

Bu fırsattan yararlanıp kısa bir araba turundan sonra havaalanının yolunu tuttuk. Uçağımız 11:30’daydı ve arabayı teslim etmemiz gerekiyordu. Yolda bir benzincide depoyu doldurup havaalanına geldik.

9 günlük yolculuğumuzda yaklaşık 2000 kilometrelik yol katetmiştik. Bu mesafe içinde herhangi bir aksilik yaşamadan geziyi tamamlamanın keyfi bambaşkaydı. Bilmediğimiz yollarda, hiç tanımadığımız kentlerin dar sokaklarında navigasyonun bile şaşırdığı antik kentlerde sorunsuz bir yolculuk yapmıştık. 19 Nisan günü saat 09:30’da aracımızın anahtarını görevliye teslim edip pasapart kontrolüne devam ettik.

LİZBON FOTOĞRAFLARI

Düşüncelerinizi yazmak ister misiniz?

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir