Uçağa son anda yetişmeyi başarmış, kapıdan giren son yolcular olmuştuk. Koltuğa oturduğumda gözlerimi kapadım ve bu dört gün boyunca karşılaştığım manzaraları, tanıştığım insanları, bulunduğum mekanları düşündüm.

Kapadokya’nın gizemli vadileri, peribacalarının dehlizleri, gözyüzündeki balon şöleni, Anadolu’nun bozkırları, Erciyes’in görkemi, Salih’in gözlemeleri, Ali’nin anlattığı efsaneler, Zelveli Fadime teyzenin masalları, Ihlaralı Ayşe ninenin ocakta kavurduğu çekirdekleri… Ve daha neler neler… İstanbul’a dönüş hiç bu kadar hızlı geçmemişti.

İşte bu düşüncelerin etrafında beliren anılarla 14-17 Ekim 2015 tarihlerinde Kapadokya’da 4 Gün!

1. Gün 14 Ekim 2015 Çarşamba

Uçağımız tam zamanında, gecikme olmadan Nevşehir’e indi. Avis’ten kiraladığımız aracı alırken de bir sorun yaşamadık. İlk gece konaklayacağımız Avanos’taki otele hareket ederken saat 19:30’u gösteriyordu. Hava kararmış, yol tenhalaşmıştı. Yolları kazılan, kaldırımları değiştirilen Avanos‘a girdiğimizde göreceğimiz yerleri yarına bırakıp doğrudan otele gittik. Uzakdoğulu turistlerin ağırlıklı olarak konakladığı otelde birşeyler atıştırdıktan sonra yarınki rotamızı belirledik. Avanos, Ürgüp, Nevşehir üçgeninde kalan peribacaları, vadiler ve doğal güzellikleri işaretleyip günü tamamladık.

2. Gün 15 Ekim 2015 Perşembe

Otelde yaptığımız detaylı kahvaltıdan sonra yola koyulduk. Avanos’tan çıkıp Göreme’ye doğru hareket ettik. Çavuşin kasabasına yaklaşırken “Zelve” işaretini gördük ve bu yola girdik. Birkaç kilometre sonra turistik eşyaların satıldığı, turist otobüslerinin yol kenarında durduğu noktaya geldik. Bizim Zelve olarak gezdiğimiz bu yerin adının Paşabağ olduğunu iki gün sonra farkedecektik. Zelve‘nin bu yol üstünde birkaç kilometre ilerde olduğu gezimizin son günü öğrendik. Paşabağ bölgedeki doğal oluşumların yoğun olarak bulunduğu, birbirinden ilginç peribacalarından oluşan harika bir açık hava müzesi. Düzenli yürüyüş yolları peribacalarının arasından geçiyor ve bazı patikalar izlenerek kayaların zirvesine tırmanma imkanı doğuyor.

Burada beyaz renkli bir tepe herkesin gözdesi. Üstünde hatıra fotoğrafı, selfie ve benzeri etkinlikler için rahatlıkla zaman geçirilebilir. Asla pişman olmayacağınız güzel bir mekan… Aracınızı ücretsiz olarak park edebiliyorsunuz. Bu bölgedeki diğer peribacalarında olduğu gibi burada da uzun yıllar önce insanlar yaşamış, dinsel ayinlerini, törenlerini bu kayaların içlerine oydukları mekanlarda yerine getirmişler. Vadinin girişinde pek belli olmasa da derinlere ilerledikçe bu mağaraların içine girip o atmosferi yaşayabilirsiniz.

Paşabağ bundan 30 yıl kadar önce bölgenin önemli bir üzüm bağı alanıymış. Turist akınına uğramadan önce Çavuşin köylüleri burada yaşayıp geçimini tarımla sağlıyorlarmış. Bölgenin ünü yayılınca turist sayısında patlama yaşanmış ve köylülerin bağları arasında gezen turistler nedeniyle üzüm işinden vazgeçilmiş. Devlet buradaki köylüleri turizmle uğraşmaya teşvik etmiş. Bugünkü hallerine bakılırsa durumdan pek şikayetçi değiller. Vadi girişindeki hediyelik eşya dükkanları, yiyecek içecek satan kafeler ve turizme hitap eden tüm etkinlikler sayesinde Paşabağ halkı geçimini turizmden sağlamaya başlamış.

Yarım saatliğine girdiğimiz vadide yaklaşık 1.5 saat geçirdikten sonra tekrar Avanos-Göreme yoluna geri döndük. Çavuşin’i geçerken sol tarafta dikkatimizi çeken bölgeye girdik. Toprak zeminde biraz devam ettikten sonra bir peribacasının yakınlarında aracı park edip yola yürüyerek devam ettik. Boş bir alanın ortasında yükselen irice bir kayanın içine oyulmuş odaları gezdik. Tepenin ardındaki vadiye inerken arkamızdan sessizce gelen atlıları farketmemiştik. Grubun başındaki rehberle selamlaşıp ayaküstü (onlar at üstündeydi) bilgi aldık. 5 kişi ve atlardan oluşan grubu gezdiren rehberden önümüzdeki vadide bulunan yürüyüş yollarını öğrendik. Yol boyunca atlılardan başka kimseyle karşılaşmadık. Karayolundan görünmeyen bu gizli vadi sessizliği seven ve turistlerden uzak tek başına yürümekten hoşlananlar için ideal bir mekan.

Arabamıza dönüp tekrar Göreme’ye doğru yola koyulduğumuzda birazdan karşılaşacağımız güzellikleri hayal bile edemiyorduk.

Göreme Açık Hava Müzesi

Göreme yolunda bir başka kahverengi yol tabelasıyla daha karşılaştık. Üstünde “Göreme Açık Hava Müzesi” yazıyordu. Bu yola girip bir kilometre kadar devam edince sağda testi ve hediyelik eşyaların olduğu bir dükkana bitişik bir kafede durduk. Bahçesine park edip kahve molası verdik. Burada tanıştığımız ve adının Salih olduğunu öğrendiğimiz kişiden bu bölge hakkında oldukça faydalı bilgiler edindik. Salih Bey kafenin sahibiydi ama ek olarak otobüs şoförlüğü de yapıyordu. Bir yandan da kafenin bahçesinde sabah saatlerinde başladıkları tadilat işlerine devam ediyordu. Elinden her iş gelen Salih Bey’in önerisiyle açık hava müzesine girmeden önce kafenin hemen karşısındaki alanda bulunan peribacalarını ziyaret ettik. Yolun hemen kenarında Göreme’nin sembollerinden nazar boncuklu ağacın bulunduğu bir alan var. Dilek testilerinin asıldığı ağaç ve yine dilek bezlerinin bağlandığı bir başka ağaç da bu bahçede bulunuyor. Hemen altında da bir at çiftliği var.

Bölgedeki peribacalarını gezip açık hava müzesine girdik. Otobüs sayısı ve girişteki turistlerden de anlaşılacağı üzere burası bir hayli popüler bir alandı. Müze Kart ile giriş yaptık ve hemen yüzyıllar öncesinden gelen bir esintiyle karşılaştık. Yaşamla tarihin içiçe geçtiği bu noktada çok sayıda manastır, kilise ve ibadet alanı bulunuyor. Her birinin farklı bir yapısı ve anlamı var. Kendine özgü motiflerle, dinsel temalı resimlerle süslenmişler. 4. yüzyılda kayalara oyulmuş kilise ve şapellerden oluşan bu vadi bölgenin dini merkezlerinden biriymiş. Hıristiyanlığın bugünkü haline gelmesinde etkin rol oynayan Aziz Basil’in dini düşünceleri bu noktada ilham bulmuş ve zaman içinde tüm dünyaya yayılmış.

Parkın girişinde Rahibeler ve Rahipler manastırları var. Her birinin hemen yanında yemekhane, mutfak ve ibadet alanları bulunuyor. Dini öğretileri burada alan Hıristiyanlar daha sonra farklı bölgelere dağılarak halkı bu konuda bilgilendiriyorlarmış.

Bölgedeki diğer vadilerde olduğu gibi burada da bulunan bütün kayaların içi oyularak işlevsel bir mekana dönüştürülmüş. Her birinin düzen ve tasarımı farklı olsa da ortak bir noktası var; girişlerde bulunan mezarlıklar. Bu mezar bölümleri dini hiyerarşiye göre ayrılmış. Kabul gören, sözü dinlenen, sevilen din adamları ve kadınları bu mezarlara gömülmüşler. Mezarlık ve şapellerin yanı sıra kiliselerin ayin yapılan ana salonları karşılıklı oturma alanlarından ve kaya içine oyulan bazı boşluklardan oluşuyor.

Vadinin en gözalıcı yapılarından biri Elmalı Kilise. Kubbedeki Mikail’in elindeki elmayı andıran yuvarlak cisim nedniyle buraya Elmalı Kilise adı verilmiş. Mimari yapısı ve renkli süslemeleriyle ünlü. 4 sütunla desteklenen tavanda 9 kubbe var ve her biri farklı bir dini öğretiyi simgeliyor. 1990’larda yapılan restorasyon çalışmalarından sonra kilisedeki boyamalar tekrar elden geçirilmiş. Kaybolan kısımlara dokunulmamış ama boyamaların üstünden aslına uygun olarak tekrar geçilmiş. Bütün bu güzelliği rezil eden en çirkin olay kiliseyi gezen herkesin dilinde. Duvarlara kazınmış kişi adları, karalamalar bu tarihi şahesere düşen kara bir leke gibi duruyor.

Bir sonraki durak Azize Barbara kilisesi. Aziz ve melek tasfirleriyle süslü kilisenin göze çarpan en önemli resmi Hz. İsa’ya ait olanı. Kırmızı tonların kullanıldığı boyama tekniğiyle dikkat çeken kilise babası tarafından öldürülen Mısırlı Azize Barbara adına adanmış.

Bir sonraki kayanın içinde Yılanlı Kilise bulunuyor. Giriş kapısının üzerindeki şekiller oldukça ilginç. İnanışa göre bu şekildeki karelerin ilginç bir hikayesi var. Hz. İsa çarmıha gerildiğinde Romalı askerler onun mallarını nasıl paylaşacaklarına karar verememişler. Bunun üzerine yere kareler çizip içine İsa’nın mallarını yerleştirmişler. Uzaktan fırlattıkları taş hangi karede durursa o asker bu karenin içindeki malı almaya hak kazanmış. Kilisede mutfak ve kiler olarak kullanılan alanları gezmek asırlar öncesine yapılacak bir yolculuk gibi.

Bir sonraki durağımız Karanlık Kilise. Çok az ışık aldığı için bu ad verilmiş. Karanlık olması içindeki resimlerin de tahribata uğramaması anlamına geliyor. Merdivenlerden çıkılarak ulaşılan kiliseye girdiğinizde ilk dikkat çeken duvar resimleri. Restorasyondan geçtiği için resimler sanki üç boyutlu gibi. Burada sadece Hıristiyanlığa ait izler bulunmuyor. Yahudilerin kutsal kitabı olan Tevrat’dan esinlenen bazı olayların da resimlerini görmek mümkün. Kiliseye yoğun ilgi nedeniyle kapıda bir bilet daha almanız gerekiyor. Buranın ücretli gezilmesinin tek nedeni gelen ziyaretçi sayısını azaltmak. Ancak bu uygulama pek başarılı değil çünkü ücretli oluşu zaten başlı başına bir merak uyandırıyor ve ziyaretçiler buraya girmeden müze alanını terketmiyor.

Azize Catherine şapeli ve Çarıklı Kilise müze alanından ayrıldık.

Çıkışta bulunan Müze Cafe’de yorgunluğumuzu gidermeyi planlarken aklımıza arabamızı otoparkında bıraktığımız Salih Bey’in kafesi geldi. Yürüyerek gittiğimizde Salih Bey sabah başladığı tadilat çalışmalarının büyük bölümünü tamamlamıştı. Bir İtalyan grubu keyifle yemeklerini yiyorlardı. Biz de gözlemelerimizin siparişini verdik ve beklemeye başladık. Birazdan elde açılan hamurdan yapılmış gözlemeler geldi. Yerken yorgunluğumuzun yarısı gitti. Diğer yarısını da üstüne içtiğimiz lezzetli kahvelerimizle giderdik.

Ortahisar

Açık hava müzesinden Ortahisar‘a gitmek üzere ayrıldığımızda yol üstünde bir başka gizli cennetle karşılaştık: Aynalı Kilise. Asıl adının Adı Theotokos Hagios Georgeosloannes Kilisesi olduğunu öğrendik. Giriş ücretliydi. Biletlerimizi alırken görevli el fenerleri verdi. Kilisenin karanlık dehlizlerinde bu fenerlerle ilerledik. Tüneller dar ve uzundu, geçerken bir hayli zorlansak da gördüklerimize değdi. Duvarlarındaki geometrik örneklere sahip freskler de muhteşemdi.

Kapadokya’nın her metrekaresinde bir başka mucize gizli. Bunlardan akılda kalan biri de da Ortahisar’da. Yüksek bir kaya etrafına kurulan Ortahisar görülmeye değer bir yer. Binlerce yıldır farklı medeniyetlerin yaşadığı bu kasabanın tam orta yerinde yükselen heybetli kayaya tırmanıp Kapadokya’yı ilk kez kuşbakışı izledik. 1950’li yıllara kadar yöre halkının yaşadığı bu kayanın zirvesinden uzun uzun manzarayı seyrettik. Uzakta göze çarpan Erciyes’in de en güzel göründüğü yerlerden biriydi Ortahisar.

Günbatımı yaklaşıyordu ve biz bunu nereden izleyeceğimize tam olarak karar verememiştik. Kalesinin kapısındaki görevli kararsızlığımızı anladı ve bize Kızıl Vadi bölgesine yönlendirdi. Birkaç kilometre sonra bekçinin tarif ettiği bölgeye ulaştık.

Bölgede nadir bulunan kızıl kayalardan oluşan bu vadide güneş batımına yakın her yer biraz daha kızıllaştı. Karşımızda uzanan muhteşem görsel şöleni uzun uzun izledik. Gün batımı için gelen turistlerle birlikte bol bol fotoğraf çektikten sonra güneşin karşıdaki tepelerin ardından kayboluşunu Kapadokya’ya özel bir kadeh şarap eşliğinde izledik.

Hava soğumaya başlamıştı ve karnımız açtı. Otahisar’a gidip karnımızı doyuracak bir yer ararken caminin etrafında karşılaştığımız birine buranın en iyi lokantasını sorduk. Bize bir pideciyi tarif etti, hatta tarifle de yetinmeyip motoruna atladı ve pideciye kadar bize eşlik etti. Bir değil iki pideci yan yanaydı ama ikisi de kapalıydı. Meydanda dolaşırken Beey Kebap ile karşılaştık. Sahibi Metin Cantürk bize testi kebabı ve kurufasülyenin tadına bakmamızı önerdi. Mekanda bizden başka kimse yoktu. Yiyeceklerimizden önce güzel kokuları geldi masamıza. Tadını unutamayacağımız harika bir ziyafetti. Yolu Otahisar’a düşenlerin mutlaka uğraması gereken bir lezzet durağıydı Beey Kebap.

Artık hava iyice kararmış bizdeki yorgunluk da dayanılmaz bir hal almıştı. Gün boyu o kaya senin bu vadi benim bölgede tırmanmadık yol girmedik kilise, tünel bırakmamıştık. Yarın uzun bir gün bizi bekliyordu. Otele vardığımızda saat 21:30’u gösteriyordu. Kısa bir havuz ve sauna sefasından sonra günü kapadık.

3. Gün 16 Ekim 2015 Cuma

Balon yağmuru

Sabah gün doğmadan uyandık. Hedefimizde balon turlarının yapıldığı Göreme vadisi vardı. Vadiye ulaştığımızda gün henüz doğmamıştı ama uzaktan balonların içine verilen gazın alevlerini görebiliyorduk. Yaklaştıkça renkli balonların yavaş yavaş şişmeye başladığını gördük. Etrafta çok sayıda turist minibüsü ve balonları taşıyan kamyonet vardı. Görevliler hızlı hareketlerle balonlarını şişiriyor, turistler de heyecanlı bakışlarıyla olup biteni izliyordu. Tabi biz de onları izleyip bu görüntünün keyfini çıkarıyorduk. Bir gün önce bu alanda yaptığımız yürüyüşümüzden aklımızda kalan bir rotayla balonların bulunduğu alanı en iyi gören bir tepeye çıktık. Etraftaki görüntü gerçek ötesi bir manzara, bir film seti gibiydi. Şişen onlarca balon peribacalarının ardında yavaş yavaş yükseliyor, balonların rengarenk görüntüsünden çok içlerine verilen gazın alevleri zemini aydınlatıyordu.

Yavaşça havalanmaya başladılar. Bu arada günün ilk ışıkları vadiye düşmeye başladı. Gökyüzünü onlarca balon kaplamıştı. Vadinin bir ucundan diğerine tam bir renk cümbüşü hakimdi. Kapadokya’da en az peribacaları kadar bu turistik faaliyetin de izlenmesi gerekiyor. Biz balona binmek yerine bu balonları peribacalarının aralarından izlemeyi tercih ettik. Yaklaşık bir saat süren bu görsel şölen sona ererken yerde de heyecan doruktaydı. Balonlarını takip eden kamyonetler, pilotlarla telsiz aracılığıyla haberleşiyor ve iniş yapacakları noktaya doğru hızlı bir şekilde gidiyorlardı. Gökte ağır ağır hareket eden balonların aksine yerdeki durum son derece hızlıydı. Yere inen balonların tam hedefi vurması gerekiyordu. Bu hedef de kamyonetlerin kasasındaki balon tezgahlarıydı. Hemen hemen hepsi hedefi buldu. Kasaya oturtulan balonlardan inen turistlerin yüzündeki mutluluk ifadesi de görülmeye değerdi.

Balon yağmurundan sonra Ürgüp’ün birkaç kilometre ilersindeki Mustafapaşa kasabasına geçtik. Sabahın erken saatlerinde bir büfenin önünde fırından yeni çıkmış açma ve simitleri görünce mola verdik. Çaylar eşliğinde yapılan bu klasik kahvaltıdan sonra Mustafapaşa‘nın sokaklarında dolaştık. Mübadele zamanı Yunanistan’dan göçedenlerin yerleştirildiği bu kasaba taş sanatının hayata geçtiği bir yer. Birbirinden ilginç taş binalar arasında zaman geçirdikten sonra Derinkuyu’ya doğru yola çıktık.

Yolda nefis manzaralar gördük. Derinkuyu‘ya ulaştığımızda Kilise meydanını aradık. Bulmamız zor olmadı. Müzenin girişinde birkaç araç dışında hiçbir turist otobüsünün olmayışı büyük bir avantajdı. Derinkuyu’nun dar tünellerinde kimseye rastlamadan rahatça dolaştık.

Kapadokya’da bulunan 36 yeraltı şehirinden en büyüğü olan 8 katlı Derinkuyu 1967 yılında turizme açılmış. Anadolu’nun yüzyıllar önceki yüzünün bugüne uzanan bir aynası gibi. Tarihi Hititlerle, hatta bazı kaynaklara göre Proto-Hititlerle başlayan, Roma ve özellikle de Bizans dönemlerinde kullanılmaya devam eden Kapadokya bölgesi yer altı şehirlerinin en yaygın kullanımı Bizans döneminde olmuş. II. yüzyılda Roma İmparatorluğu’nun zulmünden kaçan ilk Hıristiyanlar Antakya ve Kayseri üzerinden Kapadokya’ya gelerek buraya yerleşmişler. Bölgedeki yeraltı şehirlerini kuran ilk Hıristiyanlar, girişleri kolayca fark edilemeyecek şekilde yapılmış bu şehirlerde saklanarak Romalı askerlerin zulmünden kurtulabilmişler. Yeraltı şehirlerinde uzun süre dışarı çıkmadan yaşamak zorunda kalabilecekleri için erzak depoları, havalandırma bacaları, şarap imalathaneleri, kiliseler, manastırlar, su kuyuları, tuvaletler ve toplantı odaları yaparak alanlarını genişletmişler. Birbirine bağlı odalardan oluşan bu şehirlerde bazı odalar ancak bir insanın geçebileceği kadar dar tünellerle birbirine bağlanıyor. Tünellerin giriş çıkışlarında güvenlik nedeniyle tüneli kapatmak için kullanılan büyük taş silindirler var.

Bu muhteşem alanı gezdikten sonra müzenin tam karşısındaki kilisiyi de görmek istedik. Dıştan bakıldığında son derece sağlam görünen kilisenin kapısına gittiğimizde buranın ziyarete ve ibadete kapalı olduğunu öğrendik. Bahçede bulunan ve kendisini kilisenin bekçisi sanan birinden aldığımız bilgilerle yetinip aracımıza geri döndük.

Bir sonraki hedefimiz Ihlara vadisiydi. Ihlara kasabasından geçip vadiye girdiğimizde saat 13:00’ü gösteriyordu. Müzekart’ımızla kapıdan geçip vadiye inen merdivenlere ulaştık. Yukardan gördüğümüz manzara büyüleyiciydi.

Ihlara vadisi Hıristiyanlığın ilk yıllarında önemli bir din merkezi olmuş. Kayserili Basileus ve Nazianzos’lu Gregorius gibi mezhep liderleri 4. yüzyılda burada yaşamışlar. Bu öncü kişilerin etkisiyle, Kapadokya sınırları içindeki birçok bölge gibi inzivaya uygun Belisırma, Ihlara, Gelveri benzeri yerler de manastır ruhuna uygun olarak kayalara oyulan kiliseler topluluğu haline gelmiş. Vadideki kayalara oyulmuş freskli kiliseler, yeryüzünde eşine rastlanmayan bir tarih hazinesi olarak günümüze ulaşmış.

Şimdi sırada bu kiliseleri ve Melendiz Çayı boyunca uzanan doğal yolu görmek var. Aslında amacımız vadinin bir ucundan girip diğer ucundan çıkmaktı. Ancak bunun düşündüğümüz kadar kolay olmayacağını anladık. Aracımızı Ihlara’da bırakmıştık. Vadinin diğer ucuna kadar birkaç saati bulan bir yürüyüş yapmamız gerekiyordu. Bunu başarabilirdik ancak geri dönüp aracımıza ulaşmamız karanlığı bulacaktı. Belisırma’ya kadar yürüyüp geri dönmeye karar verdik.

Sonbaharın nefis esintisiyle birlikte vadiye daldık. Yeşilin tonları yavaş yavaş sarıya dönmeye başlamıştı. Kuş cıvıltılarına derenin sesi karışıyordu. Birkaç heyecanlı turistin konuşmaları vadinin dik kayalarında yankılanıyordu.

Vadiye inmeden önce burası hakkında yazılanları okumuştuk. Özellikle girişin sağ tarafında yani derenin ters istikametinde birkaç kilise olduğunu biliyorduk. Yürüyüş parkurundaki tabelaları izleyerek bu kiliseleri yakından görme imkanımız oldu.

Önce Ağaçaltı Kilisesi’nden başladık, çünkü merdivenlerin bittiği noktada bulunuyordu. Yılanlı kilise ve diğerlerini de gördükten sonra derenin aktığı yöne geri döndük. Bu rotada doğal bir köprüden zorlanarak da olsa geçmeyi başarıp karşı kıyıdan yolumuza devam ettik. 3 kilometre sonra nefis bir çay bahçesiyle karşılaştık. Yürüyüşün en keyifli anlarından biri burada mola vermek oldu.

Dere kenarında gözlemelerimizi yiyip çayımızı içtikten sonra 3 kilometre daha yürüyüp Belisırma noktasına ulaştık. Artık geri dönme zamanı gelmişti. Vadiye indiğimiz noktaya geldiğimizde tırmanmamız gereken yaklaşık 400 basamaklı ünlü merdiven bizi bekliyordu. Yürüyüşün en zor tarafı da geldiğimiz noktaya bu merdivenlerden çıkmamız oldu. Arabamızı parkettiğimiz otoparkın hemen yanında bulunan köylüler bizim dönüşümüzü dört gözle bekliyorlardı. Vadiye inmeden önce onlardan alışveriş yapacağımıza dair söz vermiştik.

Köylülerin topladığı alıç, kurutulmuş erik, elma kabuğu, fasülye, elma ve çekirdeklerimizi alıp geldiğimiz yoldan geri döndük. Yine Derinkuyu güzergahını izleyip Ürgüp‘e ulaştık. Uçhisar‘a kadar durmadan devam ettik.

Göreme ile Ürgüp arasında yer alan Uçhisar’daki kalenin Bizans dönemine ait olduğu söyleniyor. Yaklaşık 80 metre yüksekliğindeki kalenin zirvesine çıktığımızda gördüğümüz manzara muhteşemdi. Buraya yolu düşenler Uçhisar’ı gün doğuşu ya da batışına denk getirmeli. Bütün Kapadokya’yı buradan izleyebilir, muhteşem görüntülere tanıklık edebilirsiniz. Uzaklarda göğe doğru yükselen görkemli Erciyes dağının en iyi göründüğü yerlerden biri yine burası. Sadece kaleyi ziyaret etmek yeterli değil, kasabanın dar sokaklarında da zaman harcamanız gerekiyor. Bu yürüyüş bütün yorgunluğunuzu alacak, Kapadokya’nın mistik atmosferini bu kasabada hissedeceksiniz.

Gün batımından sonra tekrar Göreme’ye döndük. Karnımız acıkmıştı ancak Göreme’nin turistik tuzaklarına düşmemek için akşam yemeğini daha sakin bir yerde yemeyi planladık. Göreme’nin otogarında aracımızı durdurup haritalardan çevredeki seçenekleri incelemeye başladık. Ancak bu iş haritayla, internetle olmuyor. Yerel halktan birilerine danışmak gerekiyor. Biz de öyle yaptık. Biraz ilerde bulunan taksi durağında gözüme kestirdiğim bir taksiciye yaklaştım. Karnımızın aç olduğunu ama turistik yerlerden de uzak durmaya çalıştığımızı anlattım. Uzun uzun dinledikten sonra kendinden emin bir tavırla “Merak etmeyin, sizi çok güzel bir yere göndereceğim” deyip garın karşısındaki yüksekçe bir kayayı gösterdi. Bu kayanın yanındaki Kale Restorant’a gitmemizi önerdi. Aracımızı parketmemiz için taksi durağında kendilerine ait bir yer açtı. Girişte biraz tedirgindik. Uğramamak için çaba harcadığımız turistik bir mekana gelmiştik. Taksici arayıp iki kişilik rezervasyonumuzu yaptırmış, hatta “Girişte Harun Bey’i sorun o size yardımcı olur” demişti. Tavsiyesine uyduk ve Harun Bey’le tanıştık. “Doğru yere geldiniz” deyip bizi masaya oturttu. Girdiğimizde boş olan masalar yavaş yavaş dolmaya başladı. Siparişimiz geldiğinde etrafta oturacak yer kalmamıştı. Testi kebabı ve güveçte türlüyü denedik. Tabi bunlardan önce gelen tulum peyniri ve sıcak pideyi de unutmamak lazım. Lezzetli bir ziyafet çektik. Aracımızı parkettiğimiz taksi durağına döndüğümüzde bize bu mekanı öneren taksici yoktu. Adını da almamıştık ama bu güzel ziyafeti bir anlamda ona borçluyduk. Kapadokya’daki üçüncü günümüzü de geride bırakmıştık. Otele gidip dinlendikten sonra yarına hazır olmamız gerekiyordu.

4. Gün 17 Ekim 2015 Cumartesi

19:50 uşağıyla İstanbul’a dönecektik ve önümüzde yaklaşık 9 saatimiz vardı. Avanos’tan ayrılıp Göreme’ye geldik. İlk gün yarısına kadar girdiğimiz Zelve yoluna daldık. Bizim Zelve olarak bildiğimiz ve öyle gezdiğimiz Paşabağ’ı geçtik. İlerde kıvrılan yoldan Ürgüp’e ulaştık. Cumartesi günleri kurulan pazara uğradık. Yanımızda taşıma imkanımız olmadığından tezgahlardaki doğal ürünleri sadece seyretmekle yetindik.

Temenni tepesinden Ürgüp’ü seyredip kahvelerimizi içtik ve tekrar yola koyulduk. Yolda giderken tesadüfen Turasan Şarapevi’ni gördük. Aslında ilk günden beri gidip şarapların tadına bakma niyetimiz vardı ama zaman olmadığından bir türlü uğrayamamıştık. Sonunda o bizim karşımıza çıktı. Tadına baktığımız ve beğendiğimiz şarapları kargoyla sipariş ettikten sonra Göreme’ye geri döndük.

Dönüş hattımızı Paşabağ üzerinden ayarladık. Yolda yine “Zelve” tabelasıyla karşılaştık. Üç gündür karşımıza çıkan bu tabelanın aslında gerçek Zelve’yi işaret ettiğini, bizim ilk gün gittiğimizi sandığımız Zelve’nin aslında Paşabağ olduğunu bu yol ayrımında farkettik. Biraz geç olsa da Zelve’ye girdik ve girişte o büyülü atmosferle karşılaştık.

İki vadiden oluşan Zelve’de 1950’lere kadar yaşam devam etmiş. O yıllarda meydana gelen doğal afet nedeniyle devlet köylülere başka bir yer göstermiş ve burası milli park alanına dahil edilmiş. Bu bilgileri dönüşte çay için durduğumuz bir kafenin sahibi anlattı. Kocasının akrabaları bu vadideki evlerde yaşamış ve kayınpederi buradaki kayaların içine oyulmuş evlerde doğmuş.

Biz yürüyüşümüze ikinci vadiden başladık. Bu vadinin en büyük özelliği kayaların içindeki evler ve bu evlerin kenarında bulunan güvercinlikler. Güvercinliklerin ön kısımlarına boyanan süslemelerin güvercinlerin dikkatini çekerek buralara konmasına neden olduğu söyleniyor.

Birinci vadinin en ilginç yapılarından biri köy camisi. Kiliseleri gezerken birden karşımıza çıkan bu cami oldukça ilginç. Aslında mekanın orantısı kiliselerle aynı büyüklükte ve kayanın içine oyulmuş. Camiyi diğer yapılardan ayıran en önemli özellik ön yüzeyindeki süslemeler ve minaresi.

Yaklaşık 2 saat süren gezimizden sonra yine yola koyulduk. Bu sefer Avanos’a gitmeye karar verdik, orada zaman geçirip geç kalmadan Nevşehir havaalanına geçmeyi düşünmüştük. Ancak düşüncelerimizi uygularken yine aynı şey oldu ve yolda seyir halindeyken rotamızı değiştirip Hacıbektaş’a gitmeye karar verdik.

Yaklaşık 60 kilometre yolu bir saatten az bir sürede aşıp kasabaya girdiğimizde Hacıbektaş-ı Veli türbesini bulduk. Türbeyi gezip yakınlardaki bir çay bahçesinde otururken garsonla sohbete başladık. Çevrede başka görülecek neresi var diye sorduğumda Çilehane ve Beştaşlar‘a da mutlaka uğramalısınız, bu iki yeri görmeden dönmeyin” dedi ve bu yerlerin hikayelerini hızla anlatmaya başladı. Anlattıklarını ilk kez duyuyorduk. Oldukça ilginç bir o kadar da gizemli şeylerdi. Bu yerleri görme merakımız daha da arttı. Saatime baktım, 18:10’u gösteriyordu. Hiç hesapta olmayan bu teklifi düşünürken hızla çaylarımızı içtik ve garsonla vedalaşıp onun tarif ettiği bu iki adrese de uğramaya karar verdik.

Çilehane’ye ulaştığımızda gün batıyordu. Otoparkta bizimkinden başka araç kalmamıştı. Çilehane (Delikli Taş) 13. yüzyılda yaşamış olan Türk mutasavvıfı Hacı Bektaş Veli’nin ara sıra çile çıkarmak için bulunduğu küçük bir mağara. Burayı gördükten sonra Zemzem Çeşmesi’nden suyumuzu içip, İlhan Selçuk ve Turhan Selçuk ve Fikret Otyam’ın mezarlarının da bulunduğu alanı gezdik.

Hacı Bektaş Veli ve Âşık Mahzuni Şerif Heykeli, Ozanlar Yolu, Karanlıktan Aydınlığa İnsanlık Anıtı ve daha nice değer Çilehane adı verilen bu geniş arazide bulunuyor.

Park alanının kapısından çıkarken tek açık hediyelik eşya dükkanın sahibi kepengini indiriyordu. Ona Beştaşlar’a nasıl gideceğimiz sorduk. Yolu tarif etti ama süremiz azalmıştı. Fakat üçüncü durağı görmeden dönmemeye de kararlıydık. Yaklaşık 10 kilometre uzaklıktaki Beştaşlar’a ulaştığımızda karanlık çökmüştü. Çevrede hiçbir yerleşim alanı yoktu. Bozkırın ortasında aracımızın farlarının aydınlattığı kadar alanı görüyorduk. Dar yoldaki süratimizden Beştaşlar’ı görmeden geçtiğimizi anladık. Bir ağılda durduk ama yolu sorabileceğimiz kimse yoktu. O anda ilerdeki tepede bazı taşların olduğunu farkettik. Geri dönüp yaklaştığımızda az önce önünden hızla geçtiğimiz bu yerin aradığımız Beştaşlar olduğunu öğrendik. Etrafta hiçbir tabela ya da bilgi yoktu ama beş kaya parçası gecenin karanlığında bile farkedilebiliyordu. Bozkırın ortasında bir tepede bulunan Beştaşlar’ın Vilayetname de aktarılan ilginç hikayesi şöyle:

“O zaman otlaktaki sığırlara, köyden her gün bir kişi nöbetle bakarmış. İdris Hoca’nın otlaktaki sığırlara bakma sırası geldiği bir gün önemli bir işi olmuş. Hacı Bektaş Veli hayvanlara bakma işini üstlenmiş. Hayvanlar otlayarak Mucur istikametine doğru yayılırlarken, İdris’in kardeşi Sarı, öküzleri getirip bunlara katmış. Hacı Bektaş Veli de “ben bunları görüp, gözetemem, bir zarar gelirse karışmam” demiş. Sarı dinlememiş, bırakmakta israr etmiş. Bunun üzerine Hacı Bektaş Veli, çevredeki beş tane büyük taşa hitaben “Siz tanık olun, Hacet vaktında şehadet edersiniz” demiş. Sarı’nın öküzlerini kurt parçalamış. İş Kadı’ya düşmüş. Hacı Bektaş Veli, beş tane şahidim var demiş. Onları otlak yerine götürüp, taşlara seslenince hepsi yuvarlana yuvarlana huzura gelmiş ve tanıklık etmişler.”

İşte bu gizemli taşların hikayesi bu. Hacıbektaş ziyaretimizi tamamlamıştık. Garsonun görmemizi istediği yerleri görüp havaalanına doğru yola koyulduk.

Issız bir yoldu, hız yapmamak için karanlıktan başka hiçbir neden yoktu. Zaten başka şansımız da kalmamıştı. Beştaşlar’dan hareket ettiğimizde saate baktım, 18:40’ı gösteriyordu. Uçağın kalmasına tam bir saat kalmıştı.

Hızlı araba kullanırken insanın dikkati artıyor ve yoldaki her hareket gözümüze kenetleniyor. Uzun ve yer yer de virajlı bu iki şeritli yolda yaklaşık 120 km hızla giderken karşı istikametten gelen araçların farını görüyor, bizden başka kişilerin de Anadolu’nun bu ıssız bölgesinde yolda olduğunu görmek bizi sevindiriyordu.

Hafifçe kıvrılarak inen bir viraja girerken yine karşı istikametten gelen bir aracın farlarıyla karşılaştım. Uzaktan bakıldığında refüjün diğer tarafından geldiği anlaşıyordu ancak birden bir tuhaflık olduğunu hissettim. Araç bizim bulunduğumuz yolda ters istikamete girmiş ve bize doğru yaklaşıyordu. O anda sağ şeritte devam ediyordum ve üstüme gelen araç sol şeritteydi. Frene basma ya da direksiyonu kırma gibi bir şansım olmadığını farkettim ve şerit değiştirmeden selektör yapıp frene dokunmaktan başka birşey yapamadım. Aracın hızı düşmüştü ancak saniyeler içinde olan bu süreçte hızımız 80km yi buluyordu. Neyse ki karşımdaki araç şerit değiştirmeden gelmeye devam etti ve bu hızla aynı yolda yan yana birbirimizi geçtik. İlerde durmayı başardığımda dikiz aynamdan gördüğüm araç refüj arasında kalan bir aralıktan geçip kendi şeridine girdi ve yoluna devam etti. Büyük bir tehlikeyi kılpayı atlatmıştık. Beştaşlar’da durakladığımız birkaç saniye belki de hayatımızı kurtarmıştı.

Nevşehir havaalanına girdiğimizde yolcular uçağa alınmış, son anonslar yapılmış, kapılar kapanmak üzereydi. Kiralık aracımızın anahtarını teslim edip koşarak merdivenleri tırmandığımızda uçağa binen son iki yolcu olduğumuzu fark ettik. Birazdan kapılar kapanacak ve dört günlük yorucu ama bir o kadar da güzel hatıralarla dolu yolculuğumuz sona erecekti.

KAPADOKYA FOTOĞRAFLARIM

 




Düşüncelerinizi yazmak ister misiniz?

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir