Dünyadaki cehennem kazanı: Ijen Yanardağı

Her şey bu mavi alevler için…

Banyuwangi | 28-29 Kasım 2019 (5 ve 6. gün)

5 saatlik yolculuktan sonra saat 11:30 gibi Banyuwangi’ye geldim. Treni beklerken tanıştığım bir polisle yol boyunca konuştuk ama nedense karşılaştığım diğer Endonezyalılar gibi fotoğraf isteğinde bulunmadı. Belki dünya siyasetinden konuşmamız belki de resmi üniformasıyla seyahat ettiğinden olsa gerek onunla hiç fotoğrafımız yok. Bana Endonezya’nın problemlerini anlattı, Suriye’de neler olup bittiğini sordu. Türkiye ve Türk halkına hayranlığını defalarca vurguladı. Vagondaki koltuğuma kadar eşlik etmişti, farklı vagonlarda olmamıza rağmen sık sık yanıma gelip bir isteğimin olup olmadığını sordu. İneceğim durakta da beni kapıya kadar uğurladı. Java gezisi boyunca karşılaştığım Endonezyalıların ortak tavrıydı bu. Son derece samimi, yardımcı ve güler yüzlü insanlar. Adanın sıcak iklimi insanların kişiliğine de yansımış. Bir de fotoğraf çektirme merakları olmasa… Karmaşık trafikte, günlerce yaptığım yolculuklarda hiçbir şoförün diğerine bağırdığını, ya da korna çaldığını görmedim. Oysa trafikte geçen her an stresli ve büyük kavgalara neden olabilecek bir haldeydi. Motosikletlilerin kamikazevari dalışlarına bile kimse aldırış etmiyor, herkes arabasını inanılmaz bir rahatlıkla sürmeye devam ediyordu.

Bu riski almaya değer mi?

Banyuwangi’de kalacağım otel istasyona 7-8 kilometre uzaklıktaydı. İlk kez bu yolda GoJeck kullandım, buranın motosikletli kuryeleri ama yolcu da taşıyorlar. Karşılaştığım GoJeck pazarlık yapmadığım halde 10 TL karşılığında beni otele kadar getirdi.

Green Ijen pansiyonu şehir merkezindeydi. Burada konaklamamın nedeni yarınki Ijen Yanardağı turu. Zaten bu kente gelenlerin tek hedefi var. Ijen’ne tırmanıp mavi alevi görmek. Bu turu kentteki bütün tur operatörü düzenliyor ve hepsinin fiyatı birbirinden çok farklı. Dün booking.com aracılığıyla kalacağım pansiyon sahibi Johan’ın uygun fiyata düzenlediği tura katılacağımı belirtmiştim. Burayı seçmemin bir nedeni de tura kahve çiftliği ve bir şelale gezisinin de dahil olmasıydı. Johan, benimle birlikte en az iki kişi daha katılırsa turu düzenleyebileceğini yoksa beni bir arkadaşına yönlendireceğini söyledi. Öğle yemeğimi yedikten sonra yattım, tur gece yarısı başlayacaktı.

23:30’da uyandığımda Johan tura 3 kişinin daha katılacağını söyledi. Biri Koreli diğer ikisi Fransız turistlerle saat 00:30’da otelden ayrıldık. 1,5 saatlik bir yolculuktan sonra tırmanacağımız dağın giriş kapısına ulaştık.

Cehennemin dibine yolculuk

Duman yön değiştirecek, herkes kaçacak delik arayacak…

Volkan, nerede olursa olsun insanı büyüler. Ateşi ağzında taşıyan bu devler sadece manzarasıyla değil efsaneleriyle de tanınır. Yaklaşınca yeryüzünün derinliklerinden gelen sesi duyar, tarifsiz kokuyu hissedersiniz. Her an patlamaya hazır bomba gibidirler. Büyük kayıplara yol açanları da vardır sessiz sedasız bekleyenleri de… Hemen hepsi tarih boyunca ilham olmuş, insanları hep baştan çıkartmıştır.

Bu volkanlar içinde bir tanesi diğerlerinden farklıdır. Ünü dünyanın hiçbir yerinde rastlanmayan mavi alevleri ve sülfürik asitli gölünden gelir. Yeryüzündeki bu cehennemin adı Kawah Ijen‘dir.

Endonezya volkanik bir ülke, her an patlama riski taşıyan 120 aktif volkanı var. Bunların 41 tanesi Java Adası’nda bulunuyor, yani burası dünyada kişi başına en fazla volkan düşen alan. Bu volkanların çevresinde yaklaşık beş milyon kişi yaşıyor. Bu yüksek riski göze almalarının tek nedeni çevredeki verimli topraklar. Burası onların evi, ama volkanları ziyaret eden turistlere ne demeli?

Ijen, Java adasının en hareketli aktif volkanlarından. Dünyanın en yoğun sülfür gazı püskürten volkanı. Aralıksız tütüyor, zehirli sülfür gazını hiç durmadan püskürtüyor. Yani tehlike riskinin rengi kırmızı. Bırakın kratere girmeyi, yaklaşmak bile zararlı.

Ijen’in durmadan fokurdayan bir de gölü var. Uzaktan bakıldığında zümrüt yeşili büyülü bir doğa harikasını andırıyor. İnsanı adeta yüzmeye davet ediyor ama her zaman görüntüye aldanmamakta fayda var çünkü bu büyülü göl aslında yüksek ısıda kaynayan 200 metrelik bir asit çukuru. Kutsal kitaplarda anlatılan cehennemin yeryüzündeki benzeri yani. Gece ve gündüz farklı görüntülere bürünen bu dağın en önemli özelliği zirvedeki muhteşem manzarası ve kraterin dibinde sadece akşamları görünen mavi alevler.

Burada yaşanan olaylar dünyanın bir başka yerinde tekrarlanmıyor. Krater içindeki 360 derecelik sülfür gazının havayla temasıyla lav yüzeyinde mavi renkli alevler meydana geliyor. Sadece karanlıkta görünen bu mavi alevler hava aydınlandıktan sonra sarı renkli dumana dönüşüyor.

Volkanın bu tur sırasında patlamayacağını garantisi var mı?

Burası aynı zamanda bir sülfür madeni. 40 yılı aşkın bir süredir hayatlarını hiçe sayan yerel madenciler bu kraterden sülfür çıkartıyor. Hava karardıktan sonra kraterin dibinden, yani mavi alevlerin yükseldiği noktadan çıkardıkları katılaşmış sülfür kayalarını sırtlarına yükleyip önce zirveye, oradan da dağın girişine kadar taşıyorlar. Bazen iki tur yaptıkları oluyor. Sırtlarında 60-70 kiloluk sülfür sepetleriyle, bizim zorlukla inebildiğimiz yamaçları koşar adımlarla inip çıkıyorlar. Bu işten kazanacakları yevmiye en fazla 100-150 lira. Her iniş yoğun sülfür gazını solumak, her tırmanış gece karanlığında 60-70 kiloluk sülfür taşlarını sırtında taşımak anlamına geliyor. Bunu yazmak kolay ama gözünüzle görmeden anlaması çok zor.

Madenciler sülfür kayalarını sırtlarına yükleyip bu noktaya çıkarıyorlar

Volkandan sızan sülfürik asidin etkisiyle oluşan elektrik mavisi ışığın güzelliği de sizi aldatmasın, bu ışığı görebilmek için gaz maskelerini takıp karanlıkta kraterin dibine inmeniz gerekiyor, hem de hiç de kolay olmayan tehlikeli bir yolculuktan sonra. Buradaki yoğun sülfür dumanı önce gözlerinizi sonra da boğazınızı yakıyor. Görme yeteneğiniz gidiyor, ardından nefes alıp vermek zorlaşıyor. Gaz maskelerini takmak da pek bir işe yaramıyor. Nefes alıp vermenin bu kadar zor olduğu bir ortamda bu maskeler işi daha da zorlaştırıyor. Onlarca TOMA’dan aynı anda sıkılan biber gazını solumanın ne demek olduğunu bilenler bu sülfür dumanı belasını da anlayabilir.

Uzun ince bir yolun başı

 

Dünyanın en zehirli noktası…

Gaz maskesi ve el fenerlerini tekrar kontrol edip zirveye doğru yürümeye başladığımda kolay bir tırmanış olacağını sanmıştım. Zemin toprak ve yürümeye elverişliydi. Kalabalık bir turist grubuyla elimizdeki fenerlerin aydınlattığı yolda yaklaşık iki saat sürecek bir macera başladığında saat 03:00’ü gösteriyordu.

Mavi alev sevdasıyla zirveye doğru devam eden yolculuğun ilk dakikaları kolay geçiyor. Herkes zirveye varacağını, oradan da 800 metrelik bir yürüyüşle kraterin dibine ulaşacağını hesaplıyor. Bazıları sohbet ederek yola devam ediyor. Gökyüzünde yıldızlar uzanıp tutacak kadar yakın, samanyolunun parlak izi net, hava tertemiz ve heyecan dorukta. Ama bütün bunlar yürüyüşün ilk dakikaları için geçerli. Birazdan bu görüntüler değişecek… Önce sohbetler bitecek. Gecenin karanlığında yanından geçtiğiniz kişilerin derin nefes alış verişlerini duyacaksınız. Yol kenarında mola veren birkaç kişi göreceksiniz. İlk yarım saat biterken yokuşun dikleştiğini, kenarda bekleyenlerin arttığını fark edeceksiniz. Bir saatlik tırmanışı geride bıraktığınızda sizin de nefes alışınız zorlaşacak, adımlarınız yavaşlayacak, yanınızdakilerle konuşamayacaksınız. Evet, tabi ki mola verenlerin sayısındaki artış devam edecek hatta bekleyenlerin yol kenarında tek sıra halinde uzun bir sıra oluşturduklarını göreceksiniz.

Yorulanları el arabalarıyla zirveye taşıyacak madencilerle karşılaşacaksınız. Onlar bu yokuşlara alışık, zaten sırtlarında 70 kiloluk sülfür taşlarıyla her gece bu yolu inip çıkıyorlar. Sizi de taşıyabilirler ama siz buna izin verecek misiniz? Bu tırmanışı başka birinin yardımıyla yaptığınızı arkadaşlarınıza anlatabilecek misiniz? Birileri sizi el arabasıyla yukarı çıkaracaksa bu tırmanışı neden yapıyorsunuz? Herkesi kandırıp zirveye yardım almadan çıktığınız anlatabilirsiniz ama vicdanızla bu hesaplaşmayı yapamazsınız. El arabası yöntemi sadece acil durumlarda kullanılıyor. Bazı turistlerin dayanamayıp madencilerden yardım aldıklarını gördüm ama çoğunluk kendi imkanlarıyla yola devam ediyordu.

Zirveye çıkıp kraterin içini gördüğümde düşüncelerim değişti

Hayata yeniden merhaba

Bizim grup içinde çürük elma benim. Güney Koreli Kim düz yolda yürür gibi tırmanıyor ve önüne gelen herkesi solluyor. Fransız turistler de formda, ikisi de hiç soluklanmadan yola devam ediyor. Ben de durmama niyetindeyim, bir kez dinlenirsem tekrar yürüyemeyeceğimi çok iyi biliyorum. Bu arada yanımızda Johan’ın ayarladığı bir rehber var. Adı Bahri, eski madencilerden. Yıllarca kraterden sülfür çıkarmış. Artık sağlık durumu bu işi yapmaya izin vermiyor, Johan’ın yardımıyla gelen turistlere rehberlik ediyor. İngilizcesi yok denecek kadar az. Zaten tırmanırken kimsenin konuşmaya gücü yok. Bahri yanımdan ayrılmıyor. O da grubun zayıf halkasını bir görüşte anladı. Aslında iki saatlik tırmanış normal şartlarda zorlanmadan yapılabilir ama günlerce yolda olmam, son beş gün toplam on saat uyuyup sürekli o tapınak senin bu mağara benim durmadan gezmem, sol diz kapağımdaki kırık, sağ dizimden gelen tehlike sinyalleri… Bahane çok tabii ama gecenin bir yarısı, uykumun en derin olabileceği bir saatte, aktif bir volkana tırmanmanın pek açıklanabilir bir tarafı yok işte… Neyse, Bahri’ye her yamaç köşesinde “daha ne kadar tırmanacağız” diye soruyorum “az kaldı, bitti” deyip duruyor. Tırmanırken bir yandan da sigara içiyor. “İçme” dediğimde bir şeyler söylüyor, “bu ne ki aşağıdaki sülfür dumanını daha görmedin” dediğini hissediyorum.

Mavi alevler

 

Gün ağarırken mavi alevler yerini sarı sülfür dumanına bırakıyor.

Bu tura gelmeden önce yazılan yorumları okumuştum. Risklerin ve karşılaşacağım zorlukların farkındaydım ama zirveye tırmanıp aşağıdaki manzarayı görünce yeniden düşünmeye başladım. Burası aktif bir volkan. Hen de Endonezya’nın en aktiflerinden. Her an patlayabilir, zaten kimse patlayıp patlamayacağını tartışmıyor. Yağmurlu bir havada yıldırım düşmesi kadar doğal bir olay yani. Sadece yıldırımın ne zaman ve nereye düşeceği belli değil ama düşecek ve düştüğünde yakıp yıkacak… Bu volkan da patlayacak ama hayati soru, biz içindeyken mi patlayacak sonra mı? Kaderinize karşı atılan bir zar misali. Düşeş beklerken yek de gelebilir. Ama bu bir oyun değil ve hayatınız söz konusu. Herkesin öve öve bitiremediği mavi alevleri görmek için bu riski almaya değer mi? Ijen Yanardağı’nın tepesinde, zifiri karanlığın içinde, bir yandan şiddetli rüzgarda savrulmamaya çalışıyor, bir yandan da kafamın içinde dönüp duran bu sorulara yanıt vermeye çalışıyorum.

Tırmanış bittiğinde bir ağaca yaslanıp soluklanıyorum ama oturmak yok, tekrar kalkamayacağımı çok iyi biliyorum. Zirvede grubun üyeleriyle bir araya geliyoruz. Kraterin yamacından aşağıya baktığımda hareket eden fener ışıkları görüyorum ince bir hatta zikzaklar halinde ilerliyorlar. Aşağıdan iğrenç bir koku geliyor, Hava zifiri karanlık, henüz sülfür dumanını net bir şekilde göremiyorum. Bizim grup aşağıya doğru hareket ettiğinde kararımı veriyorum. “Siz devam edin ben inmeyeceğim” diyorum ama herkes sözbirliği yapmışçasına “Olur mu, bu kadar yol tırmandık aşağıdaki mavi alevleri görmeden dönmek olmaz” diyor. Ben de istiyorum şu lanet olası mavi alevleri görmeyi ama bu kadar yorgunluktan sonra cehennemin dibine inip tekrar geri tırmanmayı göze alamıyorum. Sol dizimden kötü sinyaller geliyor, sağ dizim “yakında başına bela olacağım” diyor ama ben bu sesleri dinlemeyip kalbimin sesine kulak veriyorum. Uzun ikna turlarından sonra kararımı değiştirip kraterin dibine birlikte inişe geçiyoruz.

Java’daki 41 volkandan biri ama dünyada tek

Mavi alevleri görüp instagramlık fotoğraf çekmeye çalışan turistler karanlıkta kratere doğru inerken madenciler sırtlarına yükledikleri ağır sülfür madeniyle zirveye doğru tırmanıyor. Ama bu işi o kadar doğal yapıyorlar ki sanki 5 basamaklı merdiven çıkıyorlar. Gaz maskesi de kullanmayan madenciler, çalışırken sülfür dioksit gibi birçok zehirli gaza maruz kalıyor. Aslında biz de şu anda onlardan az gaz solumuyoruz. Bazen tek kişinin geçebileceği kayalıklarda madencilere yol açıp bekliyoruz, bazen de önümüzde inmeyi başaramayan turistleri bekleyip biraz soluklanıyoruz. Bahri yanımdan ayrılmıyor. Aslında buraya rehbersiz gelmenin ne kadar büyük bir tehlike olduğunu o an sülfür dumanını soluduğumda anlıyorum. Rehbersiz iki turist yollarını şaşırıp karanlıkta başka bir yöne dalıyor, Bahri feneriyle onları uyarıp geri çağırıyor. Bahri, karşılaşabileceğim bir kazada yanımda yürüyen bir hastane gibi. Bütün madencileri tanıyor, onlarla kendi yerel dillerinde selamlaşıp zaman zaman sohbet ediyor.

800 metrelik kayalık yolun sonunda nihayet mavi alevleri görüyorum. Maden şirketinin döşediği taş bacaların üstündeki eğimde etrafı aydınlatan o ünlü mavi alevlerle nihayet tanışıyorum. Bu noktada herkes gaz maskelerini kullanıyor, madenciler hariç. Yoğun sülfür dumanı rüzgârın da etkisiyle zaman zaman yön değiştiriyor. İşte böyle anlarda dumanın içinde kalıyoruz. Ne kadar süreceği belli olmayan bir durum bu. Hızla bulunduğumuz yerden uzaklaşmaya çalışıyoruz ama her yer kayalık kaçabilecek pek bir yer de yok.

Çıkmak mı zor inmek mi?

 

Uzaktan bakıldığında zümrüt yeşili büyülü bir doğa harikasını andırıyor.

Birkaç dakikalık mavi alev şovundan sonra yukarı çıkmaya karar veriyorum. Bu arada zirveden aşağıya inen turistlerin fenerlerini görüyorum. Çıkarken Antonio ile karşılaşıyorum. Brezilyalı bir grubu aşağıya indiren bir rehber. Arkadaşları ona Antonio diye seslenirken yanımdan geçiyor. “Banderas mı?” diyorum “Aynen öyle ama daha yakışıklısı” diyor. Karanlıkta yüzünü göremiyorum, izin isteyip feneri yüzüne doğrulttuğumda gerçekten de Antonio Banderas’ın ikiziyle karşılaşıyorum. Çok rahat dublörü olabilir. Soluklanırken sohbete başlıyoruz, tabi konu malum; Antonio Banderas’ın son filmi. Portekizce adını söylüyor İngilizcesini hatırlayamıyor. Java adasının ortasında, Ijen kraterinin içinde karşılaştığım Brezilyalıyla zifiri karanlıkta böylesine garip bir sohbet devam ediyor. Sonra Antonio’nun grup arkadaşları aşağıdan sesleniyor, sülfür dumanı yön değiştirip üstümüze çökünce maskelerimizi takıp yolumuza devam ediyoruz. İnerken “Karnaval’a beklerim ama önce buradan kurtulmamız lazım” diyor. Ben yukarıya Antonio aşağıya…

İtiraf ediyorum aktif bir volkana tırmanmak tam bir delilik. Kraterin yamaçlarına çıktıktan sonra içine girip sülfür dumanında dolaşmanın mantıklı bir açıklaması yok. Aslında yetkililerin bu turları çoktan yasaklaması gerekiyor. Zirvedeki birkaç tabela aşağıya inmenin ne kadar tehlikeli olduğunu anlatıyor ama gecenin karanlığında, bilinmeyeni keşfetme sevdasında olanlar bunları düşünebilecek durumda değil. Herkes kafasına koyduğu mavi ateşi görme telaşında.

Bulutların üstünde yürümek…

Kraterin zirvesine çıktığımda hava aydınlanmaya başlıyor. Yaklaşık üç saattir bir yerlere çıkıp iniyorum ama hala doğru dürüst bir mola verip dinlenmeye zamanım olmadı. Güneşin doğmasıyla muhteşem bir manzara belirdi. Tam karşımızda bir başka volkanik yanardağın zirvesinin hemen altında bembeyaz bulutlar var. Bulunduğumuz zirve de çok net ama aşağısı buluttan görünmüyor. Kraterin içi de aydınlanmaya başladı. Gölün rengi yavaş yavaş turkuaza dönerken sülfür madeninden çıkan bulutların rengi de sarardı. Bu noktada beş dakika kadar yere yatıp sülfür tozları üstünde dinlendim. Koreli Kim dışında herkes iyi görünüyordu. Bütün aramalarımıza rağmen Kim’i bulamadık. En son aşağıda mavi ışığın başında görmüştüm, gaz maskesini de kullanmıyordu, takması gerektiği söyledim ama dinlemedi.

Tam bu noktada beş dakika kadar yere yatıp sülfür tozları üstünde dinlendim.

İki saatte tırmandığımız yolu gün ışığında görmek, hele bu yolda aşağı doğru ilerlemek harika bir duyguydu ama bu duygu da uzun sürmedi. Bir süre sonra inişin çıkıştan daha zor olduğunu fark ettim. Her iki dizimi de fren yapar biçimde kullanmak yokuş tırmanmaktan daha zordu. Bu zorluğu yaşayan tek ben değildim. Yol boyunca geri geri yokuş inmeye çalışan turistlerle karşılaştım. Aşağı indiğimde önce elimi yüzümü yıkadım. Sülfür kokusu her yerime sinmişti. Midem bulanmaya başladı, her an kötü şeyler olabilir diye düşündüm ama bir bardak sıcak şekersiz kahve iyi geldi. Krater gölüne düştüğünü düşündüğümüz Kim hepimizden önce inip bizi beklemeye başlamış.

Ijen deneyiminden sonra otele dönmek hücrelerime işleyen sülfür kokusundan kurtulmak, üstümdeki her şeyi ayakkabılar dahil çöpe atmak istiyordum. Ama Johan bize verdiği sözü yerine getirmeden turu bitiremeyeceğini daha görmemiz gereken kahve çiftliği ve şelalenin bizi beklediğini söyledi. Bu iki bölgeyi nasıl gezdiğimi pek hatırlamıyorum ama otele gelip duş aldıktan sonra oturduğum yerden kalkamadım. Orada yatsam saatlerce uyuyabilirdim fakat hava kararmadan Bali’ye geçip 5 saatlik bir yolculuk daha yapmam gerekiyordu. Johan beni ve iki Fransızı limana bıraktı. Bali’ye geçen bir otobüse bindiğimde Java gezim de sona ermişti.

Çıkmak mı zor inmek mi?

Otobüse nasıl bindiğimi, bileti nereden aldımı falan hatırlamıyorum. Bir ara yağan yağmurun sesiyle uyandım ama tekrar dalmışım. Uçak, tren ya da otobüs yolculuklarımda bugüne kadar uyuduğumu hiç hatırlamıyorum. Son 7 güne Ijen macerası da eklendiğinde tükendiğimi hissettim.

Otobüs Bali terminaline girdiğinde uyandım. Bir taksi tutup Yelda ile buluşacağımız Nusa Dua bölgesindeki otele gittim. İki saat sonra buluştuk. Anlatacak çok şey vardı ve nereden başlayacağımı bilmiyordum.