“Farklı yolculuklarda, bilinmeyen duraklarda yollarımızın tekrar kesişmesi dileğiyle…”

Altı yıl önce Zürih’ten Cumhuriyet’e gönderdiğim son yazımı böyle noktalamıştım. Alplerin soğuk rüzgarlarından sonra soluğu İstanbul’da aldım. Doğup büyüdüğüm kentimde kendimi buldum. Eski düzene kolay alışmıştım ama o sesi son zamanlarda çok sık duyar oldum: “Hayat, uzun bir yolculuktur…”

Bu uzun ve bilinmez yolculukta, hangi durağa, ne zaman uğrayacağımız belli değil ama her yolculuğun yeni bir başlangıç olduğunun ve farklı heyecanlar taşıdığının farkındayım. Değişik kültürleri keşfetmek, farklı kentlerden geçmek, bilinmeyen lezzetleri tatmak, kendimden uzaklaşmak ya da kendimi bulmak…

Çok gezmenin, farklı kentlerde yaşamanın kazandırdıkları kadar kaybettirdikleri de var. Bir kente alışmaya başlarken terk etmek bu kayıpların en büyüğü olsa gerek… Tercihlerimiz bizi değişik seçimler yapmaya zorlar. Verdiğimiz kararlar farklı yolların kapılarını aralar. Hiç beklemediğimiz anda kendimizi yeni bir düzen içinde bulabiliriz. Böyle anlarda cevabı olmayan sorular peşimize takılır:

Sahip olduğumuz hayatı riske atmadan yaşamak mı yoksa iflah olmayan bir merakla yeni dünyaları keşfetmek mi?

Yıllar önce, Zürih’in sessiz bir parkında düşündüğüm, İstanbul’un bin yıllık sokaklarında yanıtını aradığım bu soruyla Dubai’nin gökdelenleri arasında yürürken tekrar karşılaştım.

Adı son 20 yıldır değişimle anılan bir kent Dubai… Her şeyin hızla yenilendiği bu kentte yaşarken, geride bıraktığım mekanları hatırlamaya fırsat kalmıyor. 60 yıl öncesinin küçük bir çöl kasabasından bugünlere uzanan şehrin hikayesini dinlemeyi sabırsızlıkla bekliyorum. Ama önce nefes alıp soluklanmak lazım. Kentin baş döndüren ritminden fırsat bulup çölü doya doya yaşayamadım. Alışveriş merkezlerinden çıkmayı becerebilsem kendimi ıssız kum tepelerine atacağım. Yerleşme telaşından kurtulduğumda serinlemek için denize gireceğim. Hem de kışın ortasında…

Gerçeğin yaşandığı bir masal alemindeyim. Dubai’yi tanımaya çalışıyorum. Henüz bu kenti tam anlamıyla keşfedemedim ama zamanı geldiğinde Bastakiya mahallesinin dar sokaklarına gideceğim, Deira’nın baharat kokan caddelerinde dolaşacağım. Birbirleriyle yarışan gökdelenleri izlemek yerine, eski şehrin labirentlerde kaybolacağım. Ama önce metrodaki kalabalıktan kurtulup, 12 şeritli otoyolların trafiğinden uzaklaşmam gerekiyor.

Kısacası, kente renk katan bin bir çeşit milletin, birbirinden değişik misafirleriyle tanışmak için sabırsızlanıyorum. Gelenleri büyüleyen kentin diğer yüzüyle karşılaşmak için gün sayıyorum. Bütün bunları yapabilmek için turistik rotalarda dolaşmak, gezi rehberlerini takip etmek yetmiyor; şehri hissetmek, ruhunu keşfetmek, onunla sohbet etmek de gerekiyor. Dünyanın en hızlı büyüyen, en hassas bölgesindeki, en güvenli kentini anlamak ve anlatmak zaman alacak…

Lüksün sınır tanımadığı, paranın hesapsız harcandığı, her köşesinde dünya rekoru kıran binaların yükseldiği bu kentte bilinmez bir maceranın içindeyim. Bir yanda yeni bir şehirle tanışma heyecanı, diğer yanda geride bırakılan şehirlerden gelen tatlı esintiler…

Ahmet Hamdi Tanpınar’ın dediği gibi,

“Hayat, kaybolan şeylerin ardından duyulan üzüntü ile yeniye karşı duyulan arzudur. Geçmiş her zaman bizimle olacaktır, onunla her an hesaplaşmaya ve anlaşmaya mecburuz.”


Bu yazı 29 Eylül 2019 tarihinde Cumhuriyet’te yayınlandı. Diğer Pazar Yazılarım

Düşüncelerinizi yazmak ister misiniz?

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir