Vahşi batıyı çoğumuz Hollywood yapımı filmlerden biliriz. Saldırgan Kızılderililere karşı iyi niyetli beyaz adamın mücadelesi kovboy filmlerinin vazgeçilmez temasıdır. Son zamanlarda yapılan birkaç film dışında değişmez kural, Kızılderililerin kafa derisi yüzen bir ırk olarak tanıtılmasıdır. Beyaz adamla Kızılderililer arasında yaklaşık bir asır önce noktalanan bu savaş Amerikan tarihinin de renkli sayfalarındandır. Bu sayfalar, beyaz adamın kıtanın batısına doğru yönelmesi, yaşayacakları yeni toprakları keşfe çıkmalarıyla devam eder. Göçün temelinde yatan gerçek batıda var olduğuna inanılan zengin altın madenleridir.

Bu uçsuz bucaksız toprakların başında ‘vahşi’ sıfatının bulunmasındaki en büyük etken, insanın doğaya karşı verdiği amansız mücadeleden kaynaklanıyor. Yaklaşık 150 yıl önce altın bulmak amacıyla batıya başlayan göçün kahramanları sadece zengin olmanın hayalini kurmuyordu. Kendi kurallarında yaşayabilecekleri el değmemiş toprakları da fethetmek istiyorlardı.

Bu insanlar ceplerinde sakladıkları hayali altın haritalarıyla vahşi batının yolunu tuttuğunda Amerikan tarihinde yeni bir sayfa açıldı. Şanslı azınlık kendilerini bir anda zengin edecek altın madenlerine ulaştıysa da batıya göç edenlerin büyük bir bölümü hayallerini aradıkları altın madenlerine gömdü. Bu madenler California, Nevada, Arizona eyalatlerinin sınırları içinde yoğunlaşıyordu. Topraklarının büyük bölümünü çöllerin oluşturduğu bu eyaletlerde, insana yaşama imkanı tanımayan doğa şartlarına uyum sağlamak bir hayli zor oldu. Buna rağmen altına hucumun da etkisiyle kısa sürede bu adı geçen eyalet sınırlarında yüzlerce kasaba oluştu. Çok hızlı gelişen, o günlerde binlerce insanı barındıran, herkesin akın ettiği bu kasabalar o yıllarda geleceğin kendilerine oynayacağı oyundan habersizdi. Ortak kaderlerinin terk edilmek olduğunu anlayabilmeleri için 15-20 yıl daha geçecekti.

Hiçbir altyapıya gereksinim duyulmadan birbiri ardına kurulan bu kasabaların hayatı fazla uzun sürmüyordu. Kuruluş nedenleri yakınlardaki altın ya da gümüş madenydi. Bölgede altın bulunduysa bu haber kısa sürede yayılıyor, çok geçmeden insanlar akın akın bölgeye geliyordu. Kimi madende çalışıyor, kimi kendi madenlerini kurabilmek için kazma kürek sallıyordu. Kazdıkları çukurlarda altın ya da gümüş tükendiğinde bu kasabaları terkedenler, yeni gelen altın haberlerine göre farklı bir bölgelere yöneliyordu. Geride bırakılan kasabanın kaderi doğanın acımasız şartlarına dayanamayarak yokolmaktan başka birşey değildi.

Terk edilen kasabalar bir süre sonra ortak adla anılır oldu. Onlar artık Vahşi Batı’nın ‘Hayalet Kasabaları’ydı.

Yaz sıcağının kavurduğu bir öğle saatinde Los Angeles-Las Vegas arasında uzanan uçsuz bucaksız çölün bir kenarında yer alan bu kasabalardan birine yolum düştü. Sierra Nevada çölünde bir yamacın eşiğine 150 yıl önce kurulan bu hayalet kasabanın adı Calico’ydu. Hikayesi diger hayalet kasabalara benziyor onun da.

Çölün nefes almayı bile zorlaştıran sıcağında Calico’nun meydanında yürürken bir yandan da kasabanın kuruluş hikayesini okuyordum.

Altına hucumun başladığı yıllar… Çölün öldürücü sıcağında mataralarındaki son damla suyu günler öncesi tüketen üç kafadar, kendilerine gölge bir yer bulmak için amaçsızca batıya doğru yol alıyorlardı. Onlar da digerleri gibi altın aramaktan vazgeçip Los Angeles’e yerleşmeye karar vermişlerdi. Ancak yolculuğu tamamlayacak güçleri de tükenmişti. Atlarının üzerinde yarı baygın bir şekilde yol alan madencilerden biri ilginç birşey gördü. Uzakta bir yerde kızıl renkli bir tepenin cilalanmış bir silah gibi parladığını farkettiğinde hemen arkadaşlarını uyardı. Atlarını bu tepeye sürdüler. Tepeye vardıklarında her yerin parıldayan taşlarla kaplı olduğunu gördüler. Çok geçmeden taşların gümüş filiziyle kaplı olduğunu fark ettiler. Daha da önemlisi yamacın hemen dibinde kurumak üzere olan bir su kaynağı keşfettiler. Aradıkları altına ulaşamasalar da buldukları gümüş onları hayalini kurdukları zenginliğe ulaştırmaya yetiyordu. Sierra Nevada’da bir gümüş madeninin bulunuşu civarda bomba etkisi yarattı. Bir anda bölge altın arayıcılarının akınına uğradı, tepenin yamacında maden ocakları açıldı. Madenin hemen yanında da tahta barakalardan oluşan kovboy filmlerinden aşina olduğumuz bir kasaba kuruldu.

Madendeki gümüş kısa bir sürede tükendiğinde Calico sakinlerinin de artık çölün ortasındaki bu kavurucu sıcakta yaşamaları için bir nedeni kalmamıştı. Gümüşten elde ettikleri parayı ceplerine koyup kendilerine başka mekan aramaya koyuldular. Çoğunluk okyanusa yakın yerleri seçti. Kasaba bir anda unutuldu. Maden ocakları birer birer çöktü. Sıcağa dayanamayan kasabanın ahşap binaları da çok geçmeden yıkıldı.

Kasabanın son yerlisi Calico’yu 1899 yılında terk etti. Vahşi batıda hayalet kasabalara bir yenisi daha eklenmişti. Amerikan tarihinin bu önemli sürecine tanıklık eden Calico, bugün turistlerin gezdiği bir açıkhava müzesi konumunda. Tarihi eser alanı olarak adlandırılan bu mekan devletin ve özel kişilerin sağladığı fonlarla ayakta duruyor, büyük bir titizlikle korunuyor, yılın her döneminde binlerce turisti ağırlıyor. Adına festivaller düzenleniyor, kitaplar yazılıyor.

Sadece Calico için geçerli değil bu anlattıklarım. California, Nevada, Utah ve Arizona sınırları içinde yer alan yüzlerce hayalet kasaba aynı özenle korunuyor. Yörede yaşayan Amerikan halkı Calico’nun geliriyle geçiniyor. Böyle olunca da kasabada atılan her adım dolarla ölçülüyor.

Amerikan halkı bu mekanlarda bir anlamda kendi geçmişlerini buluyor ve Western kültürünü yaşatabilmenin mücadelesini veriyor. 150 yıllık geçmişi olan hayalet kasabalar bugün Amerikan turizm sektorünün en onemli kalemini oluşturuyor.

2 Mayıs 1999’da Cumhuriyet Gazetesi’nde yayınlandı

Düşüncelerinizi yazmak ister misiniz?

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir