Sabahın ilk ışıklarıyla ayaktaydık. Otelin penceresinden baktığımızda güzel bir sürprizle karşılaştık. Gükyüzünde uçan rengarenk balonlar vardı. Sayıları 10 kadar olan bu balonlar yere inmeden onlara biraz daha yaklaşıp fotoğraflamak istedik. Hızlı bir kahvaltıdan sonra kentin sokaklarında balonlara ulaşma yarışı başladı. Bu sırada birkaç çıkmaz sokağa girdik. Kentin sokaklarında ilk kez araba kullanmanın verdiği acemilikle kestirme diye bir kaç kez büyük sitelerin içinde kaybolduktan sonra balonların yoğun olarak bulunduğu bölgeye gelmiştik. Fotoğraf ve video çekimlerinden sonra önce ilk durağımız Acoma (Sky City) Pueblo’ya doğru yol aldık.

Acoma Pueblo

40 nolu freeway’den yaklaşık bir saat kadar batıya doğru yol aldıktan sonra Acoma Pueblo yol ayrımına vardık. Buradan 22 nolu freewayi takip ettik. Yolda normalin dışında bir hareketlilik vardı.

Freewayde göremediğimiz oranda bir araç trafiğiyle karşılaştık. İlerde duran bir polis aracı yolu kesmiş gelen trafiği yol kenarındaki bir alana yönlendiriyordu. Hesaplarımıza göre puebloya varmamız için biraz daha bu yolda gitmemiz gerektiğini biliyorduk. Gideceğimiz yerin tarihi bir nokta olduğunu ve bu noktadan sonra araç trafiğine izin verilmediğini tahmin edip bize söylenen alana yönelip aracımızı parkettik. Herkesin gittiği yöne doğru yürümeye başladık. Birazdan içinde bulunduğumuz garip durumu farkettik. Kalabalık bir turist kalabalığı değildi. Kimsede fotoğraf makinası yoktu. Herkes büyük bir binaya doğru yürüyordu. İçinde bulunduğumuz ortamın gideceğimiz yerle bir ilgisi olmadığını anladığımızda binaya girmiştik. Kapıda ilk karşılaştığımız kişiye durumu anlattık. Yanlış yere gelmişsiniz dedi. Binada yakınlardaki bir başka pueblonun öğrencileri için mezuniyet töreni yapılıyormuş. Yolu kesen polise birşey söylemediğimiz için bizi de törene katılan davetlilerden sandığından aracımızı buraya yönlendirmiş. Arabaya binip yolumuza devam ettik 10 dakika kadar bu dar ve ıssız yolda gittikten sonra etraftaki görüntü değişti.

Issız düz topraklar yerini dev kayalıklara terketti. Yol kenarında Acoma Pueblo sınırlarına girdiğimizi belirten tabelalar vardı. Biraz ilerde Gökyüzündeki Kent olarak bilinen Acoma’nın siluetini gördük. Yaklaşık 110 metre yüksekliğinde birkaç futbol sahası büyüklüğünde tepesi düz bir kayalığın üzerindeki evlerin duvarları görünmeye başladı.

Turistler için ayrılan park alanına girip biletlerimizi aldıktan sonra bizi tepeye çıkartacak aracı beklemeye başladık. Orta boy bir otobüs birazdan yanaşıp bizim de aralarında bulunduğumuz yaklaşık 20 kişilik grubumuzu alıp Gökyüzündeki Kent’e doğru hareket etmeye başladık. Araca binen kızılderili rehber bu tarihi yerleşim birimi hakkında ön bilgileri anlatmaya başladı. Video çekiminin yasak olduğu bu turda sadece fotoğraf çekimine izin veriliyordu.

Acoma kızıldreililerince hala yerleşim yeri olarak kullanılan bu esrarengiz köyün hikayesini dinlemeye başladık. Bölgeye yapılan saldırılardan korunmak için bir grup yerli bu kartal yuvası konumundaki alana yerleşmiş. Amerika’nın en eski yerleşim birimi olarak kabul edilen bu köy ilk kez Chacoan yerlilerince 1100-1200 ratihleri arasında inşa edilmiş. 16. yüzyılda yaklaşık 6 bin kişiyi barındıran bu alanda bugün sadece 10 aile yaşıyor. İspanyollar 1540’da bölgeye geldiğinde istila edemedikleri ender yerlerden biri de burasıymış. Dik uçurumlardan sadece merdivenler aracılığıyla ulaşılan köyü görenler istila niyetlerinden vazgeçmiş.

1599 yılında ağır silahları ve zırhlarıyla köyün yamaçlarına gelen İspanyol ordusu yaklaşık 3 gün boyunca Acoma’yı topa tutmuş. 800 yerlinin öldüğü, yaklaşık 500 kadarının da esir alındığı biliniyor. Esir alınan erkek savaşçıların diğer yerlilere örnek olması amacıyla bir ayağı kesilmiş. Bu uygulama bölgedeki diğer yerli yerleşim birimlerinde tek tek gezilerek yapılmış. Yerlileri hıristiyanlaştırma uygulaması sırasında köyün merkezine yüksek bir kilise inşa edilmiş. Bugün köyün en merkezi alanında yükselen bu kilise beyaz adamın yerlilere yaptığı katliamın da bir kanıtı niteliğinde.

İspanyolların bölgeye ilk ayak bastığı günden bu yana yaklaşık 500 yıl geçmesine rağmen Acoma yerlilerinin toplam nufusu değişmemiş. Bugün de bölgede yaklaşık 6 bin yerli yaşıyor. Kendilerine ait bu özerk bölgede kendi kurallarınca yaşıyorlar. Gökyüzündeki kentte yaşayan 13 ailenin dışında diğer Acoma yerlileri hergünbu kutsal mekanı ziyaret ediyor. Su ve elektiriğin olmadığı bu evler geleneksel olarak ailenin en büyük kızının malı olarak kabul ediliyor. Yerlilerin yüzde 80’i kendilerini katolik dininin birer mensubu olarak görmelerine karşın geleneklerinin en ince detayları yeni kuşaklara öğretiliyor.

Köyün sokaklarını burada yaşayan bir yerli rehber eşliğinde geziyoruz. Takma adının Orlando olduğunu öğrendiğimiz bu rehber gezi sırasında bir yandan sorularımızı yanıtlıyor bir yandan da ilginç anlatım tarzıyla köyün detayları hakkında bilgi veriyor. Orlando’nun hızlı ve duraksamadan yaptığı konuşmada cümleler birbiri ardına akıp gidiyor. Bu tarz konuşmasının nedeninin anlattıklarının dinleyenlerce ezberlenmemesi olduğunu ve Acoma hakkındaki bilgilerin turistlerce kaydedilmemesi olduğunu söylüyor. Konuşması sırasında kendine ait ilginç el hareketleri herkesin dikkatini çekiyor. Sol elinin baş ve işaret parmaklarıyla göğsüne paralel bir noktada tutup zaman zaman gökyüzüne doğru kaldırıyor. Nedenini sorduğumuzda cevabı aynı anda üç dili konuştuğunu fakat bizlerin sadece İngilizce konuşmaları anlayabildiğimizi söylüyor.

Baskınların, işkencelerin, yüzyıllarca süren asimilasyonun ardından hala ayakta olduklarını ve yerli ruhlarında hiçbirşey yitirmediklerini anlatan Orlando’yu, New Mexico gezimiz sırasında karşılaştığımız en ilginç kişiliklerden biri olarak anacağız.

Lava yatakları arasından uzanan ıssız bir yol

Sky City den ayrıldıktan sonra güneye doğru yol almaya devam ettik. Malpais Dağlarının kurumuş lava yataklarını geride bıraktıktan sonra gezimizin en ıssız yolculuğu başladı. 117 nolu freeway sanki haritada vardı da gerçekte yoktu. Yol boyunca ne bir yerleşim birimi ne de bir araçla karşılaştık.

Dünyanın bu noktasında yapayalnız hareket eden aracımızda sanki bizden başka bir hayat yoktu. Zaman zaman bu ürperten ıssızlığa ara vermek için arabadan inip yol kenarında yürüdük, fotoğraflar çektik ancak bu garip mekandaki yolculuğumuzu kazasız belasız atlatıp bir benzin istasyonuna ulaşmak istiyorduk. Yaklaşık 100 millik bu ıssız yolun sonunda Quemado denilen bir yol ayrımında hayat belirtilerine ulaştık. Birkaç binadan oluşan bu yerleşim merkezinin neden buraya kurulduğunu nasıl bir işlevi olduğunu fazla merak etmeyip 60 nolu freewayden doğuya doğru yol almaya devam ettik. Pie Town, Datil gibi kasabaları geride bırakıp National Radio Astronomy Merkezi’ne ulaştık.

Dev radarların arasında

The Very Large Array (VLA) olarak da bilinen bu ilginç bölge San Augistin düzlüğünde Magdalena ile Datil kasabaları arasında yer alıyor. Deniz seviyesinden 2 bin metre yükseklikteki bu düzlükte yer alan bölge National Radio Astronomy Observatory (NRAO) tarafından uzay gözlem istasyonu olarak da kullanılıyor. 27 dev anteni kilometrelerce uzaktan görmek mümkün, her biri 230 ton ağırlandaki bu dev dinleme aletleri Y şeklindeki 21 km uzunluğunda bir çizgide yer alıyor. Gezegenlerin ve uzak yıldızların hareketelrini gözleyen bu antenler, çok sayıda filme ve romana da konu olmuş.

Atom bombası test alanı

Çölün ortasında inşa edilen farklı dünyalara ait bu alanı geride bırakıp Socorro’ya doğru yol aldık. Burada akşam yemeğini yedikten sonra yolumuza devam ettik. Hava henüz kararmamıştı ve önümüzde yaklaşık 1.5 saatlik bir başka ıssız yol uzanıyordu.

Geceyi geçireceğimiz Carrizozo’ya doğru yol alırken ilk atom bombasının test edildiği Trinity alanının yakınlarından geçtik. Güvenlik nedeniyle bölge ziyaretçilere kapalı, ama yol üzerinden güneye doğru baktığımızda siyah beyaz bir filmde izlediğimiz atom bombasının patladıktan sonra oluşan bulutların yükseldiği ünlü düzlüğü görebiliyorduk.

Beyaz Çöl

Carrizozo’da dördüncü günümüze sabah 6:30’da başladık. Bu ıssız kasabada fazla zaman harcamadan güneye yöneldik. Hedefimiz Beyaz Çöl’e ulaşmaktı. Yol üzerinde Tularosa ve Alamogordo kasabalarını geride bırakıp bu ilginç doğa harikasına ulaştık. Beyaz Çöl sınırlarından girdiğimizde doğal bitki örtüsünün de bir anda değiştiğine tanık olduk. Issız çöl bitki örtüsü yerini beyaz kum tepeciklerine bırakmıştı. Bu çölü en iyi keşfetmenin yürümek olduğuna karar verip aracımızdan indik. Kum tepeciklerinin arasında yaklaşık 1.5 saat yürüdük. Henüz sabahın ilk saatleriydi ve etrafta bizden başka kimse yoktu. Ayağımızın altındaki kumu yakından incelediğimizde bunun tuz kristalleri olduğunun farkına vardık. Yaklaşık 250 milyon yıl önce şu anda yürüdüğümüz alanda bulunan deniz yatağından geriye kalan bu beyaz çöl zaman içinde etrafta hiçbir nehirin bulunmaması nedeniyle buraya bir şekilde hapsolmuş. Video ve fotoğraf çekim işlerinden sonra dönüş yolunda ziyaretçi sayısının arttığını gördük. Alamogorda kasabasının sakinleri haftasonu tatillerini geçirmek için buraya gelmeye başlamıştı.

Beyaz Çölü terkettikten bir saat kadar sonra bölgenin en yüksek dağına çıkmaya karar verdik. Mescalero Apache alanından geçerken 1800’lü yılların sonlarına doğru bu dağlık bölgede ünlü Geronimo’nun at koşturduğu günleri düşündük. Apaçi kızılderilileri kendileri için Amerikan hükümetince ayrılan bu alanda soylarını ağır bedeller ödeyerek devam ettirmeyi başarmış.

Cloudcroft adlı kasabaya geldiğimizde biraz dinlenmeye ihtiyacımız olduğunu hissettik. Yaklaşık 3 bin metre yüksekliğindeki bu şirin kasabanın sokaklarında bir saat geçirdikten sonra biraz ilerde düzenlenen büyük bir etkinliğe katıldık. Küçük bir kasaba için büyük sayılabilecek bu etkinlikte bölgedeki yerliler sanat ürünlerini satıyordu.

Cloudcroftlu öğrencilerin hazırladığı yemeklerden tadıp ünlü Lincoln kasabasına doğru yol almaya devam ettik.

Billy the Kid’in izinde

70 nolu freewayi kuzeye doğru takip ettikten bir süre sonra 380 nolu yoldan sola sapıp doğuya doğru yaklaşık 10 dakika yol aldıktan sonra bu efsanevi kasabaya ulaştık. Vahşi Batıyı vahşi yapan kasaba olarak biliniyor Lincoln. Ünlü Billy the Kid’in yaşadığı ve efsanenin doğduğu yer. 1878 de başlayan çatışmalar kasabanın Amerika çapında ün yapmasına da neden olmuş. O yıllarda Amerkan başkanı Hayes, Lincoln’ün ünlü anacaddesini Amerikanın en tehlikeli sokağı olarak adlandırmış.

Lincoln’ün tarihi kovboyların çatışmalarından çok öncelere dayanıyor. 1400’lerde Piros yerlileri bu topraklarda yaşamış. 1500’lerde Apaçilerin bu bölgede egemenlik kurduğu, Comançi ve Apaçi kabilelerinin bölgedeki vadide uzun yıllar yaşayıp avlandığı biliniyor. 1700’lerin ortalarına doğru bölgeye gelen Meksikalı göçmenler burada tarımla uğraşmaya başlıyor. Bölgenin kaderi 1855’te kurulan Fort Stanton Askeri merkeziyle değişiyor. Amerikalılar kurdukları bu kale sayesinde Rio Bonito nehri civarındaki yerlileri bölgeden atıyor ve batıya uzanan güvenlik zincirinin bir halkasını oluşturuyor. Bunu izleyen yıllarda Fort Stanton’un 10 km kadar güneyinde yaklaşık 10 aile daha önce Meksikalı göçmenlerce kurulan La Placita yakınlarına yerleşiyor. Köyün adı 1869’da Lincoln olarak değiştiriliyor. 1878-1881 yılları arasında devam eden Lincoln savaşından bu yana kasaba hiç değişmemiş. Amerikanın en otantik western kasabası olarak kayıtlarda.

Para kasabaya huzur getirmiyor

Savaş kasabanın iki zengini arasındaki çekişmeden kaynaklanıyor. Lincoln sakinleri iki gruba bölünüyor. Savaşın yoğun olduğu 5 aylık dönemde 30 kişi çatışmalarda hayatını kaybediyor. Nufusuyla orantılandığında bu sayı o günün şartlarını bile aşıyor. Günde ortalama 2 bin silah sesinin duyulduğu yine o gününün tanıklarınca kayıtlara geçiyor.

Hakkında çok şey yazılan, filmlere konu olan Lincoln’ün ünlüleri Billy the Kid ile sınırlı değil. O dönemin şerifi Pat Garret, sığır baronu John Chisum, Kit Carson, General Perhing, silahşör Jesse Evans gibi isimler de western tarihine bu kasaba aracılığıyla geçiyor.

Bu küçük kasabada zaman sanki çatışmanın olduğu o yıllarda durmuş. Evleri, bahçeleri, kilisesi ve tek caddesiyle Lincoln gelenleri 150 yıl öncesinin kanlı günlerine götürüyor.

Ve UFO’lar…

Güney New Mexico’daki son durağımız Roswell kasabası oldu. Güneye bu kadar indikten sonra UFO’larıyla ünlü bu kasabaya uğramadan geri dönmeyi göze alamadık. Roswell’in kaderi 4 Temmuz 1947 tarihinde değişiyor. O gün Roswell’deki hava üssü komutanı düşen bir UFO’yu incelemeye aldıkları yönündeki açıklamaları Amerikan basınında büyük ilgi görüyor. He ne kadar ertesi gün bu açıklama yalanlansa da Amerikan halkının ve dünyanın Roswell’e olan ilgisi giderek artıyor.

Aradan geçen 60 yıla ve onca resmi açıklamalara rağmen Roswell’e her yıl UFO meraklıları akın akın gelmeye devam ediyor. Bugün Roswell’e duyulan ilgi kasabanın ana geçim kaynağı haline gelmiş durumda. Main ve 2. Caddenin kesişimi UFO turizminin kasabadaki kalbi. Turistik mağazalardaki ürünlerin tamamını uzaya ait hediyelik eşyalar oluşturuyor. Minyatür uzaylılar, düştüğü iddia edilen uzay aracı şeklindeki anahtarlıklar, tişörtlerin yanı sıra UFO tutkusu restoranlara da yansımış. Akşam yemeği için girdiğimiz restoranın adının Cover-Up olduğunu, menüsünün uzay terimlerinden, restoranın bölümlerinin ise askeri dilde kullanılan terimlerden oluştuğunu görüyoruz. Gelen müşterilere uzaylı muamelesi yapan garsonlar da Roswell’e özgü küçük ayrıntılar.

Uluslararası UFO Müzesi, Roswell’in 60 yıllık geçmişindeki kilometretaşlarını ayrıntılarıyla anlatıyor. Düştüğü iddia edilen uzay aracının tarifi, görgü tanıklarının açıklamaları, o günklerde basında çıkan haberler ve UFO’larla ilgili her türlü gelişmeleri bu müzenin koridorlarında bulmak mümkün.




Leave A Comment

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir