Henüz turizmin keşfedilmediği günlerde İsviçre’nin en ünlü dağlarından biriydi. Yerel halk ona “Dağların Kraliçesi” diyordu. İsviçre’de yaşayıp bu dağın zirvesinde yürümeyene rastlanmıyordu. Yaz aylarında ailece yapılacak pikniklerin en gözde adresiydi. Hava soğuyup kar yağışı başladığında dağa çıkışta artış yaşanıyor, kayak takımını hazırlayanlar zirvenin yolunu tutuyordu. Ünü yüzlerce yıl önce bu küçük ülkenin sınırlarını aşmıştı. Zirvesine ulaşmak için tek yol tepeye doğru yürümekti. 1800’lerin ortalarında bir grup mühendis dağın zirvesine çıkacak bir demiryolu hattı projesinin hazırlıklarına başladı. Tonlarca ağırlıkta vagonları bu yüksekliğe ulaştırmayı tartışmak bile o günlerde çılgınlığın sınırlarını zorlamak anlamına geliyordu. Yerel halkın da katılımıyla bu parlak fikir zaman içinde destek buldu. O güne dek denenmemiş bir teknolojiyle dağın zirvesine tren çıkartmak için çalışmalara başlandı. Projeyi destekleyenler en az kendi cesaretleri kadar Rigi Dağı’nın muhteşem manzarasına da güveniyordu. Zirvedeki manzarayı gören bir kişinin bu tecrübeyi yakınlarına anlatacağına, doğal güzelliğin kulaktan kulağa yayılacağına emindiler.

Yaklaşık 140 yıl önce hizmete açılan demiryolu aradan geçen bu süre içinde zirvenin doğal yapısına zarar vermedi. Tren yoluyla birlikte dağların kraliçesi imara açılmadı. Beş yıldızlı otellere imar izni verilmedi. Bugün Rigi Dağı’nın tepesinde yapılaşma yok denecek kadar az. Yüz yıl önce zirveye çıkanların karşılaştığı manzaranın hemen hemen aynısını günümüz turistleri de görüyor. Doğa koruma kurallarından taviz vermeyen İsviçreliler bu örnekte olduğu gibi dünyaya anlamlı bir ders vermeyi de ihmal etmiyor. Ulaşımın her zaman doğaya zarar vereceği yolundaki yaygın inanış burası için geçerli değil. Geçmişte olduğu gibi Rigi Dağı bugün de aynı büyüsüyle herkesi zirvesine davet ediyor. İsviçre’de yaşayıp bu davete karşılık vermeyen yok gibi. Rigi’nin ününü duyan turistler de dünyanın dört bir yanından dağın zirvesine akın ediyor.

Uzaktan bakıldığında 1797 metre yüksekliğindeki Rigi’nin İsviçre’deki diğer dağlardan hiçbir farkı yok. Hatta diğerlerine göre hem daha kısa hem de çorak sayılabilir. Ona “Dağların Kraliçesi” ünvanını kazandıran en önemli etken konumu. Üç büyük gölün ortasında yükselen zirveye çıktığınızda sizi şöyle bir manzara bekliyor: Ayaklarınızın hemen altında masmavi göller, arkanızda yükselen karlı Alpler ve önünüzde uzanan uçsuz bucaksız, yeşilin her tonunu barındıran çayırlar. İsviçre’nin ortalarında yer alan bu dağın zirvesinden Almanya’nın ovalarını, Fransanın ormanlarını görmek mümkün.

Doğa tutkunları iki farklı tren hattıyla diledikleri zaman dağın zirvesine çıkıp inme şansına sahip. Hat üzerinde çalışan nostaljik trenler yaklaşık yüz yaşında. Lokomotifin zirveye her çıkışında 500 kilo kömür, 2 ton su kullanılıyor. Bir zamanlar dedelerinin elinden tutup bu vagonlarla zirveye çıkanlar bugün torunlarıyla birlikte aynı keyfi yaşıyor. Dağın en özel zamanı kuşkusuz güneşin doğduğu saatler. Nefes kesen bu görüntüyü izlemek isteyenler harcadıkları zamanın ve paranın karşılığını fazlasıyla alacaklarına emin olarak bir gün önceden zirveye çıkıp burada konaklama şansına sahip.

Teknolojinin öncülerinden İsviçre aynı zamanda geleneklerine de sıkı sıkıya bağlı bir ülke olarak bilinir. Rigi demiryolu, halkın geçmişe olan bağının, geleceğe merakının ve doğaya saygısının en belirgin örneklerinden biri.

Aylar süren çalışmalar tamamlanıp 8.5 kilometre uzunluğundaki demiryolu açıldığında takvimler 21 Mayıs 1871 gününü gösteriyordu. Avrupanın dağa tırmanan ilk lokomotifi o günden bu yana aralıksız hizmet veriyor. Bir zamanlar herkesin çılgın proje dediği demiryolu bugün İsviçre’nin her fırsatta övündüğü tarihi başarıları arasında yer alıyor.

26 Ağustos 2012 günü Cumhuriyet Gazetesi’nde yayınlandı.