Uzun zamandır yapmayı düşündüğüm, ancak günlük koşturmacalardan bir türlü fırsat bulamadığım bir geziyi sonunda gerçekleştirdim. Yıllarca hayallerimi süsleyen, televizyondaki görüntülerini özenerek izlediğim, hakkında yazılanları dikkatle okuduğum Hawaii’ye 20 Nisan 2005 günü ayak bastım.

Bu geziden geriye unutulmaz hatıralar kaldı. Hawaii’de geçen 4 gün aslında bu cenneti keşfetmek için yeterli değildi. Ancak imkanlarımız çoğu zaman hayallerimizi engelliyor.

5 yıl önce Türkiye’den batıya doğru başlayan yolculuğumda California’ya kadar ulaşmıştım. Yaşadığım kentin batısında uçsuz bucaksız bir okyanus vardı. Güneşi hergün bu noktadan batırıyordum. Daha batıya gidebilmem için 5 saatlik bir uçak yolculuğu gerekiyordu. California’ya en yakın ‘batı’ Hawaii’ydi.

Los Angeles Havaalanı’ndan bindiğimiz Northwest Havayollarına ait uçakla 5 saatlik yolculuktan sonra ABD’nin 50. eyaleti olan Hawaii’ye ulaştık. Honolulu Havaalanı’ndan Waikiki Beach’teki kalacağımız otele vardığımızda hava kararmıştı. Otele yerleştikten sonra zaman kaybetmeden sokakları keşfetmeye başladık. Burada 4 gün kalacaktık ve adayı keşfedebilmek için bu süreyi çok iyi kullanmamız gerekiyordu.

Pasifik okyanusunun ortasında

HawaiiGezimizle ilgili detaylara başlamadan önce Hawaii hakkında kısa bir bilgi vermek istiyorum. Hawaii Adaları olarak bilinen yer Pasifik Okyanusu’nun ortalarında ABD’ye bağlı eyaletlerden biri. 8 büyük adadan oluşuyor. Bu adaların en büyüğü Big Island (Hawaii), en küçüğü ise Kahoolawe. Eyaletin başkenti Honolulu’nun bulunduğu adanın adı Oahu. Birbirleriyle yoğun deniz ve havayolu bağlantısı olan bu adalar aynı zamanda Amerika’nın en fazla turist çeken eyaletlerinden biri olarak biliniyor.

Hawaii’nin iki resmi dili bulunuyor. İngilizce ve Hawaiice. Kulağa oldukça hoş gelen ancak bizim bir türlü beceremediğimiz ilginç bir dil Hawaiice. Öğrenebildiğimiz tek kelime Aloha oldu. Bu Hawaii dilinde merhaba, hoşçakal ve daha pekçok anlamda kullanılan meşhur kelimeyi biz de her fırsatta kullandık. Hawaii alfabesinde sadece 12 harf bulunuyor. Bazı kelimelerde 5 sesli harf arka arkaya sıralanabiliyor. Araya bir sessiz harf girip 5 tane daha sesli harfle devam edebiliyor ve bu kelimeleri telaffuz edebilmek bizim gibi yabancılar için beceri istiyor.

Aktif lavaları, turkuaz rengindeki berrak sahilleri, şelaleleri, azgın dalgaları, hula dansı ve tropical ormanlarıyla Hawaii turistler için kelimenin tam anlamıyla bir cennet. İnsanlarının sıcak yaklaşımı ve yardımsever davranışları sayesinde turistler bu adada yabancılık çekmiyor. Sanki bu adanın sıcak iklimi ve doğal güzelliği insanların ruhlarına yansımış. Bunu Hawaii’ye ilk adım attığınızda hissedebiliyorsunuz.

4 gün süren tatilimizden geriye baktığımda beni en çok etkileyen insanlarn güleryüzlü ve sıcak davranışları oldu. Bir geziden geriye dönerken ilk kez üzüldüğümün farkına vardım. Bu duyguları yaşatan Hawaii’ydi ve buradan ayrılmak bize zor geliyordu.

Dünyanın en ünlü kumsalı: Waikiki

Hawaii ile özdeşleşen bir isim Waikiki. Oahu adasının güneyinde yer alıyor. Aynı zamanda başkent Honolulu’nun da en canlı mekanı olarak biliniyor. Adanın ünlü otelleri de yine bu sahilde sıralanıyor.

Hava karardıktan sonra Waikiki Beach bölgesinde yapılacak bir yürüyüş size Hawaii hakkında ilk izlenimleri verebilir. Turistlerin tamamına yakınını akşam saatlerinde Waikiki’nin caddelerinde görmek mümkün. Akşam yemeğini yiyenlerden alışveriş için çılgınlar gibi mağazalara akın edenlere, hula dans gösterilerinin yapılacağı mekanlarda bekleyenlerden sahilde okyanusu seyredenlere kadar hemen hemen bütün turistler buradaydı. Özellikle Japon turistlerin fazlalığı gözden kaçmıyordu. Bunların içinde buraya sadece alışveriş için gelenler olduğunu öğrendik. Ülkelerindeki fiyatlarla karşılaştırıldığında buradaki lüks mağazalardan alışveriş yapmak karlı bir gezinin amacı olabiliyor.

Bizim alışveriş gibi bir düşüncemiz yoktu. Bundan daha önemli amaçlarımız vardı. Karnımızı doyurmak gibi. Hawaii’yi daha önce ziyaret eden arkadaşlarımdan aldığım birkaç restorant adını aramaya koyulduk. Otelimizin bulunduğu Kuhio caddesinden Waikiki’nin merkezi olarak kabul edilen Kalakaua Caddesi’ne birkaç dakikalık yürüyüşten sonra ulaştık. Akşam yemeği için birbirinden farklı ve ilginç alternatifleri de bu yürüyüşte gördük. Dünya mutfaklarının farklı tadları Waikiki’de bir araya gelmişti. Seçim yapmakta biraz zorlansak da sonunda Çin ve Hawaii mutfaklarının karışımı bir restoranda karar kıldık. Seçtiğimiz yiyecekler gözümüzün önünde hazırlandıktan sonra önümüze geldi. İlk gece için fena sayılmayacak bu ziyafetten sonra keşfe devam edebilirdik.

Waikiki Beach, sönmüş bir yanardağ kraterinin bulunduğu Diamond Head ile Ala Moana Beach arasında uzanıyor. Sahilin bir ucundan diğerine yürüyerek yarım saatte ulaşmak mümkün. Eski günlerde kraliyet ailesinin en gözde sahili olan bu bölgede dünyaca ünlü oteller bulunuyor. Bunlar içinde en eskisi Royal Hawaiian Hotel. Sheraton’un sahildeki tarihi binasını da unutmamak lazım. Bunlar dışında Halekulani, Outrigger Reef, Princess Kalulani ve Hyatt otelleri de Waikiki’ye gelen turistlerin gözde konaklama merkezleri.

Sahilin en kalabalık caddeleri birbirine paralel uzanan Kalakaua ve Kuhio. Bu iki caddeyi birleştiren ara sokaklarda hiç boş değil. Caddelerin son bulduğu yerde ise Kapiolani Parkı başlıyor. Adanın en güzel parklarından biri olan Kapiolani aynı zamanda Honolulu Hayvanat Bahçesi’ni ve Waikiki Akvaryumu’nu da içinde barındırıyor.

Waikiki’nin bir başka gözde mekanı ise International Market. Turistik eşyaların satıldığı bu mekan neredeyse 24 saat kalabalık. Ücretsiz Hula dansı izlemek isteyenler de burada gösterinin yapılacağı saatlerde büyük kalabalık oluşturuyor.

Waikiki sahillerinde birkaç saat süren bu gece yürüyüşü burada zamanın çok hızlı geçeceğinin de bir kanıtı gibiydi. Waikiki’yi gündüz gözüyle de göreceğimizi hatırlayarak otele dönmeye karar verdiğimizde saat geceyarısını çoktan geçmişti.

Pearl Harbor

Oahu adasındaki 4 günümüzün ilk iki gününü yürüyerek yapacağımız gezilere ayırmıştık. Bu yüzden araba kiralama işini gezinin üçüncü gününe bıraktık.

İlk günümüzün sabahında erken uyandık. Hakkında çok şey okuduğumuz, dünya tarihinin değiştiği noktalardan biri olan Pearl Harbor’u görecektik.

Otelimizin önünden bindiğimiz 42 nolu belediye otobüsü bizi önce Honolulu kent merkezine oradan da Pearl Harbor’a götürdü. Yaklaşık 1 saat süren bu yolculukta kentin neredeyse bütün sokaklarına giren otobüsümüz sayesinde Honolulu’yu görsel olarak tanıdık. Yarınki yürüyüşümüz için sokaklardaki güzergahımızı belirledik. Bu kenti yakından tanımak isteyenlere Honolulu’da belediye otobüslerine binerek yolculuk yapmalarını öneririm.

Pearl Harbor’a geldiğimizde otobüs şöforünün uyarısıyla inme hazırlıklarına başladık. Otobüsün kapılarının açıldığı anda karşımda gördüğüm ilk yazı ‘USS Arizona Memorial’ oldu. Pearl Harbor’un merkezindeydik.

Burası aynı zamanda İkinci Dünya Savaşı’nın ‘başladığı ve bittiği yer’ olarak da biliniyor. Ünlü Arizona ve Missouri savaş gemilerinin yanı sıra çok sayıda önemli isimleri burada görmek mümkün.

Burayı anlatmaya başlamadan önce Pearl Harbor’un ABD için ne anlama geldiğinden bahsetmek istiyorum. ABD için İkinci Dünya Savaşı’nın başlangıcını ve sonunu temsil eden iki savaş gemisi var: USS Arizona ve USS Missouri. Bu iki savaş gemisinin kaderleri yıllar sonra bu limanda kesişmiş.

1945’te yenilgiye uğratılan Japonlarla barış anlaşmasının imzalandığı USS Missouri, yıllar sonra bu kez, savaşın başladığı Pearl Harbor’da baskına yakalanan USS Arizona’nın çok yakınına demirlemişti. USS Arizona ise Japonlar tarafından 7 Aralık 1941’de yapılan baskının simgesi olarak kabul ediliyor. Toplam 2 saat süren baskında tam 1177 denizcinin (toplam Amerikan askeri kaybı 2 bin 433) hayatını kaybettiği savaş gemisiydi USS Arizona. ABD Donanma Bakanı John H. Dalton’un 4 Mayıs 1998 tarihinde geçmişi anılarla yüklü USS Missouri’nin bağışına dair anlaşmayı imzalamasıyla bu ünlü gemi emekliye ayrılacak, Arizona’nın anısına müze olarak kullanılacaktı.

USS Missouri

Pearl Harbor’daki gezimize USS Missouri savaş gemisini ziyaretle başladık. Gemiye giriş 16 dolar. Bileti aldıktan sonra bizi geminin bulunduğu limana götürecek araca bindik. Pearl Harbor halen Amerikan Deniz Kuvvetlerince aktif olarak kullanılan bir liman olduğundan giriş ve çıkışlarda sıkı güvenlik önlemleri bulunuyor. Geminin bağlı bulundığu rıhtım Pearl Harbor’ın ortasındaki Ford Adası’nda bulunuyor. Adayı karaya bağlayan köprüden geçerken aracımızın şoförü bizi uyarıyor: ‘Şu andan itibaren Amerikan ordusunun kurallarının geçtiği bir alandasınız. Lütfen kuralları titizlikle uygulayın. Fotoğraf çekimlerinin yasak olduğu bölgelerde bu kurallara mutlaka uyun. Bu köprü bu kuralların uygulandığı yer. Bu nedenle fotoğraf makinalarınızı ikinci bir uyarıya kadar çantalarınızdan çıkartmayın.’ Bu uyarıya harfi harfine uymaktan başka bir seçeneğimiz yok zaten.

USS Missouri Zırhlısına geldiğimizde araçtan iniyoruz. Deniz kuvvetlerine ait bir subay bize yolu gösteriyor. Birazdan geminin önünde hatıra fotoğrafı çektirmemiz için durduruluyoruz. Amerikanın pek çok parkında aslında buna benzer uygulama bulunuyor; bir farkla. Diğer parklarda fotoğraflarımız bizim talebimiz halinde çekilirken USS Missouri’nin önünde zorunlu olarak bir hatıra fotoğrafı çektiriyoruz. Bunun da gemiyi gezmeye gelen turistlerin farklı bir türde kayda geçmesi olarak nitelendiriyorum. Bu noktadan sonra fotoğraf çekimlerine izin verilen bölgedeyiz. Merdivenlerden geminin içine doğru geçerken başlıyoruz çekimlere. 1944-1998 yılları arasında dünya denizlerinde rakip tanımayan bu geminin içinde bulunmak bir anlamda tarihinin güvertesine adım atmak gibi.

‘Ben Missouriyim’
‘Ben de deniz feneriyim…’

Dünyanın farklı köşelerini gezen ve önemli savaşlarda kilit rol oynayan USS Missouri zırhlısının Türkiye’nin siyasi tarihinde de hatırlanan bir yeri var. Bu olayı anlatmadan önce geminin gücünü gösteren ve efsane haline gelen bir hatırlatmada bulunmak istiyorum.

Missouri zırhlısı, dünyanın en tanınmış büyük tonajlı savaş gemilerinden biri. Geminin süvarisi rutin bir yolculuk sırasında radarda, geminin rotası üzerinde bir cisim tespit eder. Bunun bir gemi olduğunu düşünerek, derhal telsizle mesaj gönderir; “Şu anda bulunduğunuz konum ile rotamız çakışmaktadır, tamam. Lütfen rotanızı 15 derece doğuya çevirin, tamam”. Ancak karşı taraftan, “Konumumuzu değiştirmemiz mümkün değil, tamam. Lütfen siz rotanızı değiştirin, tamam” şeklinde bir yanıt alır. Dünyanın en güçlü savaş gemisinin komutanı sinirlenir; ‘Ben Missouri’yim’ yanıtını gönderir. Karşıdan cevap gelir: ‘Ben de deniz feneriyim!’

Dilden dile anlatılan bu olay geminin gücünü espirili bir dille de olsa anlatıyor. Bu gücü yakından görmek farkı duygulara neden olabilir. Tıpkı bendekiler gibi. Geminin emekliye ayrılıp müze olarak kullanıldığını bilmeme rağmen bu savaş makinesinin içinde dolaşmak insanın tüylerini diken diken etmeye yetiyor. Üçlü gruplar halinde güvertenin önünde iki, arkasında bir dizi olarak sıralanmış toplar dünya denizlerinin en güçlü silahları olarak kabul ediliyor. Bu dokuz topun hedefi olmak anlatılır bir duygu olmasa gerek.

Türkiye bu isme yabancı değil!

Amerikan Missouri zırhlısı, Washington’da ölen Büyükelçi Ertegün’ün cenazesini İstanbul’a getirmişti. Yaklaşık 60 yıl önce, 5 Nisan 1946’da zırhlı İstanbul’u ziyaret ettiğinde kurbanlar kesilip hatıra için posta pulları bastırılmıştı. Dolmabahçe önlerine demirleyen Missouri zırhlısı ziyarete açılmıştı. Her yerde “I love You America” şarkıları söyletilmekteydi. Kabataş’tan Missouri zırhlısını gezip görmeye “25 Kuruşa” dolmuş motorları kaldırılıyordu.

Geminin Sovyetler Birliği’ne gözdağı vermek amacıyla ABD Başkanı Truman tarafından Türkiye’ye gönderildiği iddia edilir. Bu gezinin hemen ardından Türkiye NATO’ya dahil edilmiş ve Türk askerinin Kore macerası başlamıştı. Geminin İstanbul ziyaretini gösteren fotoğrafları görmek de ilginçti. Personelin Sultanahmet Meydanı’nda Dikilitaş önünde çektirdiği hatıra fotoğrafı müzenin bir bölümünde duruyor.

2. Dünya Savaşı’nda da gemi önemli tarihe tanık olmuş. 2 Eylül 1945 saat 09.04’te savaşı bitiren anlaşma Tokyo limanında bu geminin güvertesinde Başbakan Suziki tarafından imzalanmış ve Japonya’nın yönetiminin General Mac Arthur’a devrini öngören anlaşma yürürlüğe girmişti. Bu imza töreni aynı zamanda 2. Dünya Savaşı’nın resmen bittiği gün anlamına geliyordu. Törenden hemen sonra ABD Başkanı Truman zafer ilan etti ve İkinci Dünya Savaşı sona erdi. Japon İmparatorluğu teslim olmuş, ABD’nin Pasifik’e tam hakimiyeti başlamıştı.

İşte bu tarihe evsahipliği yapan gemide bulunmak gerçekten heyecan verici bir duygu. İmza töreninin yapıldığı noktada o günün anısına bir plaka yerleştirilmiş. İmzaların atıldığı belgeler de camekan bir masada gelenlerin meraklı bakışlarına sunulmuş.

Kaptansız kaptan köşkü

Geminin en ilginç noktalarından biri de kuşkusuz kaptan köşkü. Bir zamanlar dünyanın kaderini değiştiren olaylara tanık olan geminin kalbi diyebilirim buraya. 3-4 metre uzunluğunda yaklaşık 2 metre genişliğinde bir alanda onlarca düğme, radar gözlem aletleri, geminin dümeni, hız noktaları, telefonlar, telsizler ve anlayamadığım çok sayıda cisim bulunuyor. Kaptan koltuğuna oturup dar camlardan önümdeki manzaraya bakıyorum. Altı tane uzun menzilli top tabii ki hemen göze çarpıyor.

Geminin arka tarafında bu toplardan 3 tane daha bulunuyor. Ayrıca Kamikaze uçağının saldırdığı noktayı da görmek mümkün.

Zaman içinde gemi modern savaş teknolojisine ayak uydurmuş. Körfez Savaşı’nda da önemli rol oynayan gemide denizden karaya fırlatılan füzelerin gölgesinde bugün bizim gibi meraklı turistler hatıra fotoğrafı çektiriyor.

USS Bowfin

Makina dairesi, yemekhane, koğuşlar ve güvertede yaptığımız iki saatlik geziden sonra yine bir başka savaş aracına USS Bowfin denizaltına doğru yola çıktık. Denizaltıyla aynı adı taşıyan parkta füzeleri, deniz mayınlarını ve Japonlar tarafından kullanılan tek kişilik denizaltıları da görmek mümkün. Bowfin denizaltısını gördükten sonra karaya ayak basmak o gün yaşadığım en mutlu olay diyebilirim. Bu kadar dar bir alanda o kadar personelin nasıl yaşadığını anlamak gerçekten mümkün değil. Düşünebiliyor musunuz, günlerce denizin altında tabut gibi bir mekanda yaşıyorsunuz. Dar ve basık koridorlarda yürümek bile tecrübe gerektiriyor. Yemekhane olarak adlandırılan yer ise orta ölçekli bir arabanın içi kadar geniş. Burada aynı anda 10 kişinin yemek yediğini düşünmek biraz zor. Askerlerin ranzaları ise bir başka konu. Koğuşta uzunlamasına 4 sıra ranzalar bulunuyor, ancak bu ranzalar o kadar dar ki herhalde yatan bir daha kıpırdayamadan sabahı beklemek durumunda kalıyordu.

7 Aralık 1941

23 Kasım günü komutan yardımcısı Nagumo Çuiçi’nin yönetiminde 6 uçak gemisi, 2 savaş gemisi, 3 kruvazör ve 11 destroyerden oluşan Japon filosu Hawaii’nin yaklaşık 440 km. kuzeyindeki noktaya hareket etti. Saldırı bu noktadan gerçekleştirilecekti.

7 Aralık 1941’de Pazar sabahı saat 7.55’te, Japon uçak gemilerinden havalanan 360’ın üzerinde savaş uçağı, Oahu Adası’ndaki Pearl Harbor deniz üssüne saldırmıştı. Japonlar bombaladıkları sekiz savaş gemisinden altısını batırdı ya da çalışamaz duruma getirdi; uçak gemileri o anda başka bir yerde olduğu için bu saldırıdan kurtuldu. Ancak ABD donanmasının üçte birini oluşturan zırhlı savaş gemilerinin çoğu bu saldırıdan kurtulamadı.

Pearl Harbor baskını, ABD’nin Büyük Okyanus’taki donanma ve hava gücüne büyük darbe indirdi. Ancak Japonlar, adadaki önemli petrol depolarını yok etmeyi başaramamıştı. Baskın ABD’nin tarafsızlığını yerle bir etti. Kongre 8 Aralık 1941’de Japonya’ya savaş ilan edilmesine karar verdi.

Bu olay üzerine ABD kongresi, 8 Aralık 1941’de Japonya’ya, üç gün sonra da Almanya ve İtalya’ya savaş ilan etti.

Japon turist yok

Her yıl yaklaşık 1.5 milyon turistin ziyaret ettiği Pearl Harbor, Hawaii’nin kuşkusuz en ilginç noktalarından biri. Buraya yaptığımız bir günlük ziyaret süresince dünyanın farklı noktalarından gelen turistlerle tanıştık. Ancak bunların arasında Japonların olmaması dikkat çekiciydi. Japonya’ya en yakın ABD eyaleti olan Hawaii’de aslında Japon turistler en kalabalık grubu oluşturuyor. Çoğu alışveriş için buraya gelen Japonlar, Pearl Harbor’ı ziyaret etmiyor. Yaklaşık yarım asır öncesi yaşanan o kötü günün anısını belki de yaşamak istemiyorlar.

USS Arizona zırhlısı

Pearl Harbor’daki son durağımız USS Arizona zırhlısı. Zırhlının batan kalıntısı demek daha doğru olacak. Japon saldırısından geriye kalan en ürpertici anıt bu olsa gerek. Limanın tabanında yatan gemi kalıntısının üstüne yapılan anıta her saat başı motorla ulaşmak mümkün. Bu hizmeti de yine ABD Deniz Kuvvetleri veriyor. Anıta gitmeden önce 15 dakikalık bir film gösterisine giriyoruz. Savaşın o korkunç gününü ekrandan izlerken yıllar önce içinde bulunduğumuz mekandakilerin cehennemi yaşadıklarını anlayabiliyor insan.

Japon uçaklarının USS Arizona’yı batırmalarının üstünden 64 yıl geçti; sessiz gemi enkazı bugün, Pearl Harbor’ın ince, gri kumlarında dinleniyor ve korkunç Hawaii sabahına ait anıların üzerine, hâlâ damla damla petrol sızdırıyor.

Geminin enkazının bulunduğu noktada beyaz bir anıt yükseliyor. Anıtı tasarlayan mimar Alfred Preis’a göre, yapının ortasındaki çöküklük ilk saldırıyı, yükselen iki uç ise savaşın sonunda kazanılan zaferi simgeliyor. Anıta aşırı derecede duygu yüklemek yerine insanları kendi düşünce ve duygularıyla başbaşa bırakmaya önem vermiş tasarımında. Her iki tarafındaki açık pencerelerden USS Arizona’nın iki ucu görünüyor.

Anıt üç bölüme ayrılıyor; giriş salonu, saygı duruşu alanı ve gözlem platformu. Bu platformun ortasındaki boş alanlardan da enkazı tepeden görülüyor. Anıta her saat başı motorla ulaşmak mümkün. İlginçtir ki 9 dakikalık sessiz ve huzur dolu motor turu ile geminin bir bomba ile batma süresi birbirıne eşit. Motorumuz anıta yaklaşırken tur görevlisinin verdiği bilgileri dinliyoruz. 7 Aralık sabahı bu gemide ölen yaklaşık 1775 askere duyulan saygıdan olsa gerek anıtı gezen turistlere inanılmaz sessizlik ve hüzün hakim. Bazıları gözyaşlarını tutamıyor.

Bu arada Pearl Harbor gezimiz sırasında yaşadığımız ilginç bir gözlemimi de aktarmak istiyorum. Gerek Arizona zırhlısı gerekse Missouri’yi gezerken çok sayıda görevlinin sıcak ilgisiyle karşılaştık. Çoğu ABD ordusuna mensup subaylardı. Geleneksel olarak burayı ziyaret eden turistlere herkes nereden geldiğini ve hangi ülke vatandaşı olduğunu sorar. Bu bir anlamda konuşkan Amerikalıların sohbete başlama girişimidir. Biz de bu tür soruların hedefi olduk zaman zaman. Türk olduğumuzu duyan herkesin ilk tepkisi şaşkınlıktı. Dünyanın diğer ucundan kalkıp buraya gelmek onları birhayli şaşırtıyortdu. Türkiye’yi yakından tanıyan kişilerdi hepsi ve ABD’de pek de alışık olmadığımız sıcak bir tavırla Türkiye’yi ve Türkleri çok sevdiklerini dile getiriyorlardı.

2.Gün

Honolulu

Oahu Adası’ndaki ikinci günümüze erken başladık. Hazırlanıp kendimizi sokağa attığımızda saat henüz 05:30’du ve caddelerde bizden başka turist göze çarpmıyordu.

Koşar adımlarla yürüyorduk ve hedefimiz Diamond Head olarak bilinen ve Honululu’ya tepeden bakan kratere tırmanmaktı.

Güneş doğmadan kraterin tepesinde olmayı hedefliyorduk. Yaptığımız hesaplara göre otelden kraterinin zirvesine yaklaşık 1 saatlik bir yürüyüşten sonra ulaşacaktık. Ancak hesapta olmayan sürprizlerle karşılaştık. Yaklaşık 45 dakikalık bir yürüyüşten sonra kraterin yanına varmıştık. Güneşin ilk ışıkları da yavaş yavaş sokakları aydınlatmaya başlamıştı. Yani biz hedeflediğimiz zirveye zamanında ulaşamamıştık. Bunun için en az 1 saat daha yürümemiz gerektiğini anladık. Haritalardan gördüğümüz kraterin dibine kadar yürümek yetmiyordu. Etrafında dolandıktan sonra uygun yolu bulup 100 basamaktan oluşan bir merdiveni de tırmanmamız gerekiyordu. Bunun için çok geç olduğunu, zirveye çıktığımızda güneşin çoktan doğacağını hesaplayıp geri dönmeye karar verdik.

Diamond Head talihsizliği o gün için yaptığımız planlarımızın da tamamen değişmesine neden oldu. Çünkü zirveye çıkıp orada en az birkaç saat geçirmeyi planlıyorduk. Şimdi bu zamanı nasıl değerlendireceğimize karar vermemiz gerekiyordu.

Sabahın ilk saatlerini Honolulu’nun merkezine bir yolculukla geçirmeye karar verdik ve karşımıza çıkan ilk belediye otobusüne binip başkentin kalbine doğru yola çıktık. Yaklaşık yarım saat içinde otobüsümüz bizi kent merkezine götürdü. Saat 7 olmamıştı ve caddelerde birazdan karşılaşacağımız kalabalık henüz yoktu.

Açık bir Starbucks bulup kahvelerimizi içtikten sonra elimizdeki haritanın da yardımıyla adanın tarihi mekanlarını keşfe başladık. İlk gördüğümüz bina 1882 yılında Hawaii kralı Kalakaua tarafından yaptırılmış. Ancak kralın bu sarayda yaşama hayalleri 1893 yılında Amerikan hükümetinin desteklediği devrimle sona ermiş. Saray 1969 yılına kadar eyalet binası olarak kullanılmış. Geniş bir bahçe ortasındaki bu binanın günümüzde müze olarak kullanıldığını öğrendik. Ancak saat 9:00’dan önce açılmadığı için içeri giremedik. Biz de sarayın etrafındaki geniş ve ilginç ağaçlarla çevrili bahçesinde dolaşmaya karar verdik. Bir yandan bu ilginç yapıyı süzüyor diğer yandan elimizdeki kitaplardan bu yapı hakkında bilgileri okuyorduk.

Sarayın hemen karşısında Kral Kalakaua’nın heykelinin bulunduğu alana geçtik. Bölge bugünkü Hawaii eyalatinin kalbi olarak da anılıyor. Yönetim binaları, mahkemeler, belediye ve çeşitli yasal kurumların merkezleri bu bölgede yer alıyordu. Hepsi de birbirinden ilginç yapılardı. Örneğin Eyalet Binası bir havuzun içinde yükselen ada şeklindeydi ve Hawaii Adalarının volkanlarını simgeliyordu.

Bu bölgede yaklaşık bir saat kadar gezdikten sonra haritamızı çantamıza koyup karşımıza çıkan sokaklara rastgele girip çıkarak maceralı bir yürüyüşe başladık. Bir kenti keşfetmenin en güzel yolunun ara sokaklarda gizli olduğuna inandığımdan ve karşımıza çıkacak her sürprizin yaşanması gereken bir olay olduğunu düşündüğümden bu tür yürüyüşleri gittiğim her yabancı kentte yapmışımdır ve her zaman da birbirinden farklı unutamayacağım sürprizlerle karşılaşmışımdır.

Sokaklar bizi önce Çin Mahallesi’ne götürdü. Bu Amerika’da gördüğüm 4. Çin mahallesiydi ve öncekilerden farklı bir tarafı bulunmuyordu. Kentin diğer bölgelerine oranla salaş ve pis olmasına karşın küçük esnafın ve ticaretin kalbinin attığı yerler olarak tanımlayabilirim Çin mahallelerini. Honolulu’nun Çin Mahallesi de bunlardan biriydi.

Adaya yerleşen ilk beyazların yaşadıkları ve her köşesi tarih kokan sokaklarda gezindikten sonra modern Honolulu’nun gökdelenlerinin yükseldiği caddelere düştü yolumuz. Birkaç saat öncesine oranla oldukça kalabalık ve yoğun bir tempo başlamıştı. İnsanlar hızlı adımlarla birbirinden bakımlı bu işmerkezlerine girip çıkıyorlardı. Hemen hemen hepsinin üzerinde rahat elbiseler, tshirtler ve şortlar göze çarpıyor, büyük bölümü ayaklarına geçirdikleri sandalet ya da terliklerle işe gidip geliyorlardı. Rengarenk gömlekleri kentin yemyeşil caddelerinin daha da renklenmesine neden oluyordu. Hawaii’de yaşam ve iş hayatı da adanın turizm anlayışını yansıtıyordu.

Hawaii’de 2. günümüzün öğleden sonrasını Waikiki Beach’e ayırdık. Günün bu bölümünü sadece güneşin altında uzanarak, okyanusun dalgalarında sörf yapıp serinleyerek ve palmiyelerin altında hepsi birbirinden lezzetli kokteylleri yudumlayarak geçirdik. Güneşin batışını yine Waikiki sahillerinden izledik. Hayatımda gördüğüm en büyüleyici gün batımını bu sahilde izledim desem abartmış olmam. Güneş okyanusun gökyüzüyle buluştuğu ufuk çizgisinde kaybolurken bir şölen sergiliyordu sanki. Bu şöleni izlemek için de yüzlerce turist kumsalda, palmiyelerin altındaki parklarda, dalgakıranların üzerinde yerlerini almıştı. Güneş, sahneyi kapatan muhteşem bir tiyatro oyunu gibiydi ve alkışı hakediyordu.

3.Gün

Sörf bu dalgalarda yapılır!

Nasıl geçtiğini tam olarak anlayamadık ama bugün Oahu adasındaki 3. günümüz. Her geçen gün buraya biraz daha ısındığımın farkına varıyorum.

Dönüş günü yaklaştıkça bu adadan ayrılmanın benim için zor olacağını daha iyi anlıyorum. Aslında dönüşü düşünmekten daha zevkli yapacak şeyler var burada. Araba kiralayıp adayı bir ucundan diğerine gezmek gibi. Buna gezimizin son iki gününü ayırmıştık. Yani bugün ve yarın. Bugün adanın kuzey ve doğu kıyılarını gezecektik.

Önceki iki gün olduğu gibi bugün de gezimize sabahın ilk ışıklarıyla başladık. Yollar tenhaydı ve Waikiki’den adanın kuzeyindeki Waialua bölgesine yaklaşık yarım saatte ulaştık. Adanın ortalarında bitki yapısı değişti ve artmaya başladı. Sahilde görmeye alışkın olmadığımız farklı ağaçlarla karşılaştık. Tarıma ayrılmış bu bölgenin özellikle ananas ve fındıklarıyla ünlü olduğunu duymuştuk. Kuzeydeki en uç nokta olan Dillingham Havaalanına kadar arabadan inmeden yolumuza devam ettik. Artık bir mola zamanı gelmişti. Zaten bu bölgedeki yolun sonuna da gelmiştik. Buradan sonrası araç trafiğine kapalıydı. Turkuaz rengi okyanusun ve bembeyaz uzanan kumsalların serinliğine bıraktık kendimizi. Yarım saat kadar sahilde yürüdükten sonra tekrar yola koyulduk. Geldiğimiz yolu takip ederek Haleiwa Kasabası’na ulaştık. Burada yol ikiye ayrılıyordu. Honolulu ve Kuzey Doğu. Biz 83 nolu yolu seçip planladığımız diğer yerleri görmeye devam ettik.

Planımızda yerleşim bölgelerinde durmak yoktu. Waikiki’nin kalabalığı yeterince güzeldi fakat bugün adanın sakin mekanlarında, kumsallarında ve ormanlarında gezmeye kararlıydık. Bu kararlılığımızı Haleiwa’nın şirin girişi ve birbirinden renkli dükkanları değiştirdi. Bütün bunların üstüne bir de büyükçe bir mangalda kızaran tavukları görünce durmaktan başka bir çaremiz kalmamıştı. Ray’in Yeri adında yol üstünde bir barakaydı burası ancak kızaran tavuklardan yayılan koku bütün kasabaya yayılmıştı. Türkiye’den sonra Amerika’da yediğim en lezzetli tavukları burada tattım. Dünyanın en ünlü Quicksilver mağazasının bu küçük köyde olduğu, sörfçülerin ihtiyaçlarını bu mağazadan karşıladığı ve Hawaii’ye gelen herkesin bu mağazaya uğradığını duymuştuk. Ancak bizim her zamanki gibi gezimizi mağazada geçirecek zamanımız olmadığından yolumuza devam ettik.

Dev dalgaların gölgesinde

Hawaii’nin en yüksek dalgalarının Kuzey sahillerinde olduğu söylenir. Bu bölgenin en çok ziyaretçi çeken noktası ise Sunset Beach adı verilen nokta. Kasım ile Mart ayları arasında Pasifik okyanusunda meydana gelen dev dalgalar bu sahile ulaştığında her sörfçünün rüyasını süsleyen bir ortam hazırlıyormuş. Bu nedenle sörf sezonunun bu süre içinde olduğunu öğrendik. Sunset Beach’e ulaştığımızda arabayı park edecek yer bulmakta zorluk çektik. Bizim gibi meraklılar sabahın erken saatlerinde bu noktaya gelip sahilden yaklaşık 150-200 metre açıkta dalgalarla boğuşan sörfçüleri izliyor. İzlemesi bile bu kadar keyifli olduğuna göre şu anda dalgaların üstünde olmak kimbilir nasıl bir duygudur?

Sahilin birçok yerinde uyarı levhaları asılıydı. Kısaca, sörfçülere özenip dalgalara meydan okumayın diye uyarılıyordu ziyaretçiler. Bu uyarıların ne kadar yerinde olduğunu buradan denize girdiğimizde anladık. Dalgalar o kadar güçlüydü ki denizin içindeyken altımızdaki kumların sürekli kaydığını ve derinliğin her dalgayla değiştiğini gördük.

Sunset Beach’te yaklaşık iki saat geçirdikten sonra tekrar yola koyulduk. Sırasıyla Kokolilio ve Kahana sahillerinde mola verdik. Yol üzerinde bir çiftlikte sadece Hawaii’de yetişen Kona kahvesinden yudumladıktan sonra yine buraya özgü Makademian fındıklarından yedik.

Güneşi batırmak için kendimize seçtiğimiz Sandy Beach’e doğru yola koyulduk. Aslında görmek istediğimiz çok fazla yer vardı fakat zamanımız buna imkan vermiyordu. Bir günde görülebilecek her yeri görmeyi planlıyorduk. Adanın doğu yakasındaki Kailau kentinde fazla zaman harcamadık. Ancak geçtiğmiz yollardan ve kentin caddelerinden bu bölgenin adanın en bakımlı ve gösterişli bölgesi olduğu anlaşılıyordu. Koko kraterinin hemen önündeki Sandy Beach’te biraz yürüdükten sonra gün batımını seyretmek için Halona tepesine doğru devam ettik. Şu ana kadar Hawaii’de gördüğüm en azgın dalgalar buradaydı. Ancak kumsal olmaması ve sahilin çok kayalıklı olması nedeniyle buranın sörfçükler tarafından tercih edilmediğini öğrendik.

Güneşi batırdıktan sonra Waikiki Beach’e doğru yola koyulduk. Adanın kuzey ve doğu bölgelerindeki yollardaki tenhalık Waikiki’ye yaklaştıkça yerini aşırı bir trafiğe bırakıyordu. Hız limitinin 35 ile 50 mil arasında olması nedeniyle trafik alışık olduğumuz Los Angeles trafiğine göre çok ağır seyrediyordu.

Akşam yemeği için Hawaii’ye ait yerel bir restoranı seçtik. Birbirinden lezzetli yiyecekler içinde en çok ilgimi çeken özel bir sosta hazırlanmış karidesler oldu. Adanın ünlü kokteyli Mai Tai’larımızı da bir başka yerde içtikten sonra Waikiki’nin görmediğimiz bölgelerinde gece yürüyüşümüze başladık. Saat gece yarısını geçtikten sonra otele dönmeye karar verdik.

4. Gün

Batı Kıyısı

Bugün Oahu Adası’nda geçireceğimiz dördüncü ve son gün. İlk 3 gün içinde göremediğimiz her yeri bugüne sığdırmak istiyorduk.

Her zamanki gibi sabahın ilk ışıklarıyla yola düştük. Bugün adanın batı sahillerini görmeyi planlıyorduk.

İlk durağımız Hanauma Koyu oldu. Yüzyıllar önce Koko Krateri’nin patlamasıyla oluşan bu koy aynı zamanda doğal bir akvaryum. Hawaii Eyaleti’nce milli park ilan edilen bölge hassas doğal yapısı nedeniyle de çok sıkı bir şekilde korunuyor. Koya ulaştığımızda saat 9:00 olmuştu. Biletlerimizi aldıktan sonra saat 9:15’te başlayacak film gösterisinin yapılacağı salonun kapısında beklemeye başladık. Bu parka gelen bütün ziyaretçiler koya inmeden önce zorunlu olarak bu 15 dakikalık gösteriyi izlemek durumunda. Bu bilgilendirici gösteride yapmamız ve yapmamamız gerekenleri öğrendikten ve sıkı sıkı uyarıldıktan sonra koya doğru dik bir yokuştan inmeye başladık. Sahilde 15 dolara dalış malzemelerimizi kiraladık. Yeni bir maceraya dalmak için sabırsızlanıyorduk. Fazla zaman harcamadan suya daldık. Gördüklerimi anlatmakta biraz zorluk çekeceğim. Olağanüstü bir manzaraydı. Bilgisayarımdaki akvaryum screensaver’ının canlısını görüyordum. Etrafımda rengarenk balıklarla yüzüyordum. Çeşit çeşit bu balıkların zararsız olduklarını öğrenmiştim ancak bazı balıkların büyüklüğü ve aniden gözümün önünde belirmeleri sık sık yolumu değiştirmeme neden oluyordu.

Kayalıkların arasında yüzerken zamanın nasıl geçtiğini anlayamıyor insan. Sahile çıktığımızda burada 3 saat geçirdiğimizi öğrendik. Artık buraya veda etme zamanı gelmişti. Görmemiz gereken diğer yerleri de düşünerek buradan istemeyerek ayrıldık.

Günlerden pazardı ve sabahın erken saatlerine rağmen Oahu’nun ana yollarında tahmin etmediğimiz yoğun bir trafik vardı. Bu trafik Pearl Kenti’e kadar devam etti. Adanın nüfusunun önemli bir bölümünü Pearl Harbor’da görevli askeri personel ve aileleri oluşturuyordu ve Pearl Harbor’a kadar olan yoğun trafiği askeri personelin işe başlama saati olarak yorumladık. Bu bölgeden sonra yol neredeyse bomboştu. H1 karayolu Nankuli’de bittiğinde aynı zamanda gidiş geliş tek şerit olan bir sahil yolu başlamıştı. Bu yolla önce Maili, sonra Waiane ve ardından Makana sahiline kadar uzandık.

Kuzey ve doğu sahillerine oranla batı sahilinde yaşam seviyesinin biraz daha düşük olduğunu gördük. Adanın turizme pek açılmamış bölgesiydi batı sahilleri ve genellikle yerli halkın yaşadığı yerleşim birimlerinden oluşuyordu. Waikiki ve Kahana sahillerinde görmeye alıştığımız görkemli evlerin, parıltılı alışveriş merkezlerinin yerine burada yol boyunca sadece birkaç fastfood mağazası gördük. Adanın planlamasında bu bölgenin yerli nüfusa ayrıldığını ve turizm çılgınlığından payına düşeni almadığını öğrendik. Hatta Makaha sahillerinde güneşlenen yerli halkın turistlerden daha fazla olduğunu gözlemledik.

Adadan ayrılmadan görmemiz gereken son bir nokta daha vardı. Pali Tepesi… Burası adaya hakim yüksekçe bir yer. Kraliçe Emma’nın yazlık sarayı da bu serin ve rüzgarlı tepenin yamaçlarında. Pali gözlem noktasına geldiğimizde saat 15:30’du ve parkın kapanmasına yarım saat kalmıştı. Gözlem noktasından adanın bütün doğu kıyılarını görmek mümkün. Buranın bir başka özelliği de rüzgarlarıymış. Bunun ne anlama geldiğinde gözlem noktasına geldiğimizde anladık. Rüzgar o kadar şiddetli esiyordu ki, aileler küçük çocuklarını kucaklarına almışlardı.

Saat 17:00 de aracımızı kiraladığımız şirketin önündeydik. Anahtarımızı teslim ettikten sonra tekrar Waikiki Beach’e gittik. Uçağımızın kalkışına 5 saatten az bir zamanımız kalmıştı. Adadan ayrılmadan son bir kez daha Waikiki sahilinde yürüdük. Taze hindistan cevizi suyundan yapılmış kokteyllerimizi güneşi batırırken yudumladık. Otelimizden eşyalarımızı aldıktan sonra Honolulu’nun sokaklarına son bir kez daha baktık. Ve bir başka sefere tekrar buluşmak dileğiyle Oahu’ya ‘ALOHA’ dedik.




Leave A Comment

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir