<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Remzi Gökdağ &#187; gezi</title>
	<atom:link href="http://www.remgo.com/11/category/gezi/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://www.remgo.com/11</link>
	<description>sıradan yazılar</description>
	<lastBuildDate>Tue, 24 Aug 2010 13:24:43 +0000</lastBuildDate>
	<language>en</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
	<generator>http://wordpress.org/?v=3.0.1</generator>
		<item>
		<title>İspanya&#8217;nın arka sokaklarında</title>
		<link>http://www.remgo.com/11/ispanyanin-arka-sokaklarinda/</link>
		<comments>http://www.remgo.com/11/ispanyanin-arka-sokaklarinda/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 24 Aug 2010 13:15:10 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[gezi]]></category>
		<category><![CDATA[ispanya]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.remgo.com/11/?p=618</guid>
		<description><![CDATA[7-15 Ağustos&#8217;ta İspanya&#8217;daydık. Madrid, Toledo, Valencia ve Barcelona&#8216;nın arka mahallelerini yokladık. Bu süre içinde gezilebilecek her yeri gezdik. Geriye yine fotoğraflar ve unutulmaz anılar kaldı. Benzer Yazılar:New York Sokaklarında Melekler kentinin sokaklarında]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>7-15 Ağustos&#8217;ta İspanya&#8217;daydık. <a href="http://photo.remgo.com/2010/08/madrid/" target="_blank">Madrid</a>, <a href="http://photo.remgo.com/2010/08/toledo/" target="_blank">Toledo</a>, <a href="http://photo.remgo.com/2010/08/valencia/" target="_blank">Valencia</a> ve <a href="http://photo.remgo.com/2010/08/barcelona/" target="_blank">Barcelona</a>&#8216;nın arka mahallelerini yokladık. Bu süre içinde gezilebilecek her yeri gezdik. Geriye yine <strong><a href="http://photo.remgo.com/" target="_blank">fotoğraflar</a></strong> ve unutulmaz anılar kaldı.</p>


<p>Benzer Yazılar:<ol><li><a href='http://www.remgo.com/11/new-york-sokaklarinda/' rel='bookmark' title='Permanent Link: New York Sokaklarında'>New York Sokaklarında</a></li>
<li><a href='http://www.remgo.com/11/melekler-kentinin-sokaklarinda/' rel='bookmark' title='Permanent Link: Melekler kentinin sokaklarında'>Melekler kentinin sokaklarında</a></li>
</ol></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.remgo.com/11/ispanyanin-arka-sokaklarinda/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>New York 2010</title>
		<link>http://www.remgo.com/11/new-york-2010/</link>
		<comments>http://www.remgo.com/11/new-york-2010/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 01 Jul 2010 09:42:50 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[gezi]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.remgo.com/11/?p=597</guid>
		<description><![CDATA[Zürih&#8217;in sessiz ve tenha sokaklarından sonra New York&#8217;un kalabalık caddeleri iyi geldi. Manhattan, Central Park, Brooklyn, ve Times Sq&#8230;. Herşey görmeğe değer. Fotoğraflar burada. (Haziran 2010) Benzer Yazılar:New York Sokaklarında İspanya&#8217;nın arka sokaklarında]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Zürih&#8217;in sessiz ve tenha sokaklarından sonra New York&#8217;un kalabalık caddeleri iyi geldi. Manhattan, Central Park, Brooklyn, ve Times Sq&#8230;. Herşey görmeğe değer. <em>Fotoğraflar <a href="http://photo.remgo.com/2010/07/new-york-2010/" target="_blank">burada</a>. (Haziran 2010)</em></p>


<p>Benzer Yazılar:<ol><li><a href='http://www.remgo.com/11/new-york-sokaklarinda/' rel='bookmark' title='Permanent Link: New York Sokaklarında'>New York Sokaklarında</a></li>
<li><a href='http://www.remgo.com/11/ispanyanin-arka-sokaklarinda/' rel='bookmark' title='Permanent Link: İspanya&#8217;nın arka sokaklarında'>İspanya&#8217;nın arka sokaklarında</a></li>
</ol></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.remgo.com/11/new-york-2010/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Ölümün keşfedildiği kasaba</title>
		<link>http://www.remgo.com/11/losalamos/</link>
		<comments>http://www.remgo.com/11/losalamos/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 25 Dec 2008 08:32:52 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[gezi]]></category>
		<category><![CDATA[Albuquerque]]></category>
		<category><![CDATA[atom bombasi]]></category>
		<category><![CDATA[Los Alamos]]></category>
		<category><![CDATA[new mexico]]></category>
		<category><![CDATA[Santa Fe]]></category>
		<category><![CDATA[uzun yol]]></category>
		<category><![CDATA[yolculuk]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.remgo.com/11/?p=140</guid>
		<description><![CDATA[Kasabaya saat 17:00’ye doğru girdik. Central Avenue üzerinde aracımızla ilerlerken Los Alamos’un üstünde biriken kara bulutlar yaklaşan fırtınanın habercisiydi. İçimizdeki karamsarlığın havadaki kara bulutlardan kaynaklandığınız zannetmiyorum. Caddeler arasında ilerlerken yaşadığımız bu farklı duygu bizi izledi durdu. Nedenini anlayamadığımız, tarifi biraz zor bir iç sıkıntısıydı sanki. Onca yol, onca mekanda hiç hissetmediğimiz bu karmaşık duygular Los [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Kasabaya saat 17:00’ye doğru girdik. Central Avenue üzerinde aracımızla ilerlerken Los Alamos’un üstünde biriken kara bulutlar yaklaşan fırtınanın habercisiydi. İçimizdeki karamsarlığın havadaki kara bulutlardan kaynaklandığınız zannetmiyorum. Caddeler arasında ilerlerken yaşadığımız bu farklı duygu bizi izledi durdu. Nedenini anlayamadığımız, tarifi biraz zor bir iç sıkıntısıydı sanki. Onca yol, onca mekanda hiç hissetmediğimiz bu karmaşık duygular Los Alamos’ta ortaya çıktı. Nedeni belki de kasabanın İkinci Dünya Savaşı’nda oynadığı kilit roldü. Ölümün icat edildiği bir kasabaydı burası, atom bombasının keşfiyle uğraşan ve kod adı Manhattan Project olan çalışmalar bu kasabanın sessiz sınırlarında gerçekleşti.</p>
<p>Yaklaşık 65 yıl önce bir grup insan bu kasabanın sınırlarına kapanmış harıl harıl çalışıyorlardı. Yaptıkları bu çalışmadan kendilerinin dışında kimsenin haberi yoktu. Aslında haritalarda böyle bir kasaba da bulunmuyordu. Atom bombasının kaşiflerince Los Alamos’un canyonlarına gizli labaratuarlarda başlayan yolculuk Japonya’nın iki kentrinde patlayan atom bombalarıyla devam edecekti.</p>
<p>Ölümün karanlık yüzüyle özdeşmiş bu kasabaya girişte yaşadığımız tuhaf duyguları çözmeye çalışırken Central Ave. ile 15th Street kesişiminde Bradbury Science Museum ile karşılaştık. Kapanma saati yaklaşıyor müzeyi gezmek için acele ediyorduk. Arabamızı müzenin parkına bırakıp koşar adımlarla kapıya yöneldik. Müzeden içeri girdiğimizde ilk dikkatimizi çeken Fat Man oldu. Nagazaki’ye atılan atom bombasının bire bir kopyası. Hemen yanında Hiroşima’ya atılan Little Boy duruyordu. Los Alamos National Library’nin geçmiş çalışmalarıyla ilgili tarihsel gelişimin detaylı bir biçimde sergilendiği müzede uzay araştırmaları, silah test çalışmaları, nükleer silah teknolojisi gibi bölümlerin yanı sıra Manhattan Projesi’ne ayrılmış büyük bir bölüm de bulunuyor.</p>
<p><strong>Hayalet Kasaba Los Alamos ve Bomba</strong></p>
<p>1939 yılında Albert Einstein, atom bombası fikrini dönemin ABD başkanı Roosevelt’e açmış hemen ardından başlayan araştırmalarda Enrico Fermi tarafından Chicago’da yapılan denemelerden olumlu sonuçlar alınmaya başlanmıştı. 1942 yılına gelindiğinde İngiliz ve Amerikan hükümetleri atom bombasını icat etme yarışında dokuz büyük araştırmayı geride bırakmışlardı. Ancak araştırmaları devam ettirecekleri gizli bir alana ihtiyaç duyuluyordu. Bu alanın özelliklerinin başında herkesten uzak bir bölgede yer alması, doğal şartların yıl boyu araştırmayı engellememesi ve denizden uzak olması geliyordu. Manhattan Projesinin mimarı L. Robert Oppenheimer, savaş öncesi New Mexico’da herkesten uzakta geçirdiği bir tatili hatırladı. Proje için bu bölge ideal bir yerdi. Kimsenin bilmediği, zor bir toprak yolla ulaşılabilen, ayakaltında olmayan, geniş bir orman ve derin kanyonlarla çevrili Los Alamos Oppenheimer’ın önerisiyle gizli proje çalışmalarının merkezüssü ilan edildi. Bölgedeki okul 1943 yılında son mezunlarını verdi ve Savunma Bakanlığı tarafından satın alındı. İki yıl boyunca süren çalışmaların en önemli ilkesi gizililikti.</p>
<p>Kasabaya kısaca herkes ‘tepe’ adını vermişti. Amerika’nın dört bir yanından seçilen bilim adamları büyük bir gizlilik içinde ‘tepe’ye taşındı. Gelenlerin yaşayacakları yerlere dair bir adresi yoktu. Kasabanın postanesi bulunmuyordu. Etrafı tellerle çevrili askerin 24 saat denetimi altındaki böyle bir kasabadan Santa Fe’de yaşayanların dahi haberi olmadı.</p>
<p>Amerikanın ünlü üniversitelerinde görev alan bilim adamlarının Los Alamos’a ulaşmadan önceki durakları Santa Fe kentiydi. Aslında hiçbirinin Los Alamos adında bir yerden haberi yoktu. Onlara Santa Fe kentine gitmeleri ve trenden indikten sonra 109 E. Palace Street adresine kayıt yapmaları söylenmişti. Bilim adamlarına kayıt yapmaları için söylenen adreste bir pastane bulunuyordu. O günlerin tanıklarından Phyliss Fisher, pastaneye girdiklerinde karşılaştıkları sessizliği yıllar boyunca unutamadığını anılarında anlatıyor. Pastaneye gelen bilim adamları kim olduklarını söylediklerinde kendilerine gizlice verilen bir kodla dışarı çıkıyor ve kendilerini bekleyen araçlarla bilinmeyen bir yolculuk başlıyorlardı.</p>
<p>Tepe’ye kendileri için hazırlanan barakalara yerleştiklerinde bundan sonra radyosuz, telefonsuz, hatta mektupsuz günlerin başladığının da farkında değillerdi. Gizlilik Los Alamos’un ilk kuralıydı. Bilim adamlarına ve ailelerine projeyle ilgili hiçbir detayın dışarıya sızdırılmaması konusu sıkı sıkıya tenbih edilmişti fakat o günlerde Los Alamos’ta yaşayanlar zaten nerede yaşadıklarını dahi bilmiyordu. Caddelerde kaldırım evlerin bahçelerinde yeşil alan yoktu. Ailelerin yaşadıkları evler askeri yeşile boyanmıştı. Evlerin arasında ağaç ya da başkabir bitki bulunmuyordu. Zaman zaman işitilen gizemli patlamalara neyin neden olduğu aileler arasında konuşulamıyordu bile.</p>
<p>Manhattan Projesi’yle ilgili çalışmalar yaklaşık iki yıl boyunca bu gizlilikle devam etti. ABD, 16 Haziran 1945 tarihinde ilk atom bombası testini başarıyla tamamladığını dünyaya duyurduktan sonra gizli kasaba Los Alamos’tan herkesin haberi olmuştu. Kasabada yaşayan aileler de bu açıklamadan sonra çalıştıkları projenin ne olduğunu öğrendiler. Testten iki hafta sonra 6 Ağustos’ta Hiroşima’ya, 9 Ağustos’ta da Nagazaki’ye Los Alamos’ta icat edilen bombalar atıldı.</p>
<p>Atom bombaları Amerika’yı amacına ulaştırmış, Japonya teslim olmuş, 2.Dünya Savaşı sona ermişti. Los Alamos görevini yapmış bir kasabaydı artık. Eski labaratuarlar Soğuk Savaş’ın ilk yıllarında buradaki bilgilerin Sovyetler Birliği’nin eline geçmemesi nedniyle yerle bir edildi. Los Alamos’a giriş yasağını gösteren levhalar 1957 yılında Santa Fe yolundaki yerlerinden kaldırıldı ve bölgede özel mülkiyete 1962 yılında izin verildi.</p>
<p>Müzeden çıktıktan sonra ünlü Manhattan Projesi’nin gerçekleştirildiği bölgeye yöneldik. Orjinal labaratuar 1960’larda yıkılmış ve bugünkü kasabanın dışındaki modern labaratuarın yerine taşınmış. Manhattan Projesi’ne ait görsel kanıtlar sistemli bir biçimde yok edilmiş. Ama geçmişe ait bazı ipuçlarına kasabanın sokaklarında rastlamak mümkün.</p>
<p>Elimizdeki Los Alamos haritasıyla başladığımız yürüyüşümüzün ilk durağı Fuller Lodge oldu. Bu binanın Los Alamos tarihinde önemli bir yeri var. Bilim adamları ve askeri uzmanlar bölgeyi Manhattan Projesi için seçmeden önce burada orman içinde temiz havası ve doğasıyla ünlü bir çiftlik okulu varmış. Amerika genelinden buraya eğitim amacıyla gelen öğrenciler bir yıl boyunca burada eğitim gördükten sonra doğa hakkında öğrendikleri bilgilerle evlerine dönerlermiş.</p>
<p>Manhattan Projesi’nin burada başlamasına karar verildikten sonra bu okul ve etrafındaki geniş bir alan Amerikan Savunma Bakanlığı tarafından satın alınmış. Binalar olduğu gibi korunup kasabaya gelen bilim adamlarının barınmalarını saglayacak ek binalar bölgeye inşa edilmeye başlanmış. Proje öncesinde buradaki okula gelen öğrencilerin sosyal etkinliklerinde kullandıkları Fuller Lodge daha sonra bilim adamlarınca da aynı faaliyetlerde kullanılmaya devam edilmiş. Dış cepshesi ağaçlardan oluşan 3 katlı bina etrafındaki yürüyüşümüz sırasında 65 yıl öncesinin atmosferinin de aynen korunduğunu, binaya o günden sonra yeni eklemeler yapılmadığını öğrendik. Binanın inşa tarihi 1918, kasabanın en eski binası olarak anılıyor. 1943-47 tarihleri arasında labaratuarda çalışan sivil ve askeri personel tarafından kullanılan bina bugün ödüllü bir müze.</p>
<p>Geç saatte geldiğimizden bu müzeyi gezme fırsatı bulamadık ama Manhattan Projesi’ne ev sahipliği yapan kasabanın karanlık kaldırımlarında geçmişe yaptığımız yolculuğumuza devam ettik. Bu binanın hemen yanında etrafı gül fidanlarıyla kaplı yeşil bir düzlük göze çarpıyordu. Bir evin bahçesi büyüklüğündeki bu alanın adının Gül Bahçesi olduğunu öğrendik. Projeye imza atan çalışanlar Los Alamos’a geldiklerinde hayatlarının bir daha aynı olmayacağını, geçmişle olan bağlantılarının tamamen koptuğunun belki de farkında değillerdi. Gizli Projeyle ilgili çalışmalara başlandığında yeni kurulan bu kasabada herhangi bir mezarlık olmadığını farkettiler. Aslında kasaba da resmi olarak yoktu, çalışanlar da. Hepsi gizli bir projenin birer parçasıydı. Zaman içinde ölenlerin cenazeleri ya doğdukları yere ya da Amerika’nın bir başka kentine gönderilip gömülüyordu. Gizliliğin cenaze törenlerine dahi izin vermediği bu ölüm kasabasında çalışanlar ölenler anısına bu gül bahçesini icat etmişlerdi. Her ölen bilim adamı ya da aile mensubunun ardından burada bir gül dikilmeye başlandı. Bu gelenek sonraki yıllarda da devam etti ve bu yeşil düz bahçe Los Alamos’un resmi olmayan mezarlığı olarak kabul edildi.</p>
<p>65 yıl öncesine yaptığımız bu gizemli yürüyüşün sonraki durağı Bathtub Row oldu. O yıllarda buraya gelen bilim adamları için oluşturulan prefabrik evlerde yaşama alışmak siviller için kolay olmadı. Alelacele yapılan bu evlerin yanı sıra Fuller Lodge binasının yanında ek binalar da inşa edilmişti. Diğerlerine göre daha rahat olan bu evlerde başka evlerde olmayan bir lüks vardı. Her evin banyosunda bir küvet bulunuyordu. 1943’ün Los Alamos şartlarına göre bu lüks evlerde başta Manhattan Projesi’nin mimarı J. Robert Oppenheimer’ın da aralarında bulunduğu üst düzey ekip yaşadı. Bugün de olduğu gibi korunan bu evlerde adını bilmediğimiz başka aileler yaşıyor. Sokağın tam karşısında savaş günlerinde Los Alamos’un tek eğlence merkezi The Performing Art Center binası bulunuyor. Bugün bölgede kurulan okulun kapalı spor salonu olarak kullanılıyor.</p>
<p>Manhattan Projesi yolculuğumuzda bizi yaklaşık 800 yıl geriye götüren kalıntılarla karşılaştığımızda oldukça şaşırdık. Beyaz adamın henüz kıtaya ayak basmadığı bir döneme ait bu kalıntılar bu kanyonda yaşayan Pueblo yerlilerinden günümüze kalan tek mirası. Volkanik küllerden inşa edilen bu binanın kalıntıları 1918’de inşa edilen okulun ek binalarının yapımında kullanılmış.</p>
<p>Bu kasabadaki yürüyüşümüzün son durağı Asley Pond oldu. Los Alamos kanyonundan getirilen suyla oluşturulan yapma gölün hemen yanında eskiden bir buz deposu bulunuyormuş. Manhattan Projesinin mimarları atom bombasını keşfettiklerinde test için kullanılacak Trinity bombasını bu noktadan uğurlamış. 42 model Plymouth marka bir arabanın arkasına yerleştirilen Fat Man takma adlı bomba 255 mil güneydeki Socorro kasabası yakınlarındaki test alanına uğurlanmış. Bugün bu uğurlama alanında ahşap bir yapı o günün anısına inşa edilmiş. Hemen yanında bulunan iki kayaya da o güne ait Los Alamos ve Manhattan Projesi hakkında bilgiler yer alıyor.</p>
<p>Manhattan projesinin günümüze uzanan kalıntıları bunlardan ibaret. Diğer binalar, labaratuarın kendisi ve kasabanın tamamına yakını proje resmi olarak halka açıklandıktan sonra yıkılmış.</p>
<p>Los Alamos’a girerken kasabaya çöken kasvetten bu gezi sonrası kurtulamamıştık. Ölüm kasabasındaki ıssızlık ve nedenini bilemediğimiz bunaltıcı hava gezi boyunca peşimizi bırakmadı. Hava kararmaya yakın olmasına rağmen bu kasabada kalmamaya karar verdik. Geçmişin izlerini taşıyan Los Alamos 5 günlük New Mexico gezimizin en ilginç duraklarından biriydi.</p>
<p>Kasabadan ayrılırken bir başka sürprizle daha karşılaştık. Farkında olmadan yolumuz bugünkü bilimsel çalışmaların yapıldığı labaratuar alanına düştü. Aslında yol üstünde hiçbir tabelayla karşılaşmadan bu bölge belirdi. Hızımızı 15 mile düşürmemizi belirten trafik levhaları ve keskin birkaç virajdan sonra köprülerin para gişelerini andıran 5 farklı güvenlik kulübesine doğru yaklaştık. İçerdeki görevli araçları tek tek inceliyordu. Görevli bize baktığında her ihtimale karşı camımızı indirip güneş gözlüklerimizi de çıkartmıştık. Geçiş izni aldıktan sonra yolumuza devam ettik. Yol üzerinde hiçbir şekilde durulmaması gerektiğini belirten uyarı levhalarından güvenliği bir hayli sıkı bir alana girdiğimizi hissettik. Yolun solunda Los Alamos Ulusal Labaratuarları yer alıyordu. Hiçbir şekilde durmak niyetimiz olmadığından yolumuza devam ettik. Bir yandan da aracımızın teknik arıza nedeniyle bozulmaması ya da lastiğimiz patlamadan bu garip bölgeyi terketmek için dua ediyorduk.</p>
<p>Los Alamos’u geride buraktıktan sonra muhteşem ormanlarıyla ünlü Bandelier Milli Parkı’na girdik. Amerika’nın ilk yerlileri bu alanda yaşamış ve geride hayranlık uyandıran izler bırakmış. Bunların içinde en ünlüsü kaya resimeri. Bu resimleri yapanlar yaklaşık bin yıl önce bilinmeyen bir nedenle ortadan kaybolmuş. Bilimadamları bu esrarengiz yokoluşun net cevaplarını bugün dahi veremiyor.</p>
<p>Jemez Pueblo’ya ulaştığımızda güneş batmıştı. Buraya kıvrıla kıvrıla uzanan kızıl kanyonlar arasındaki yolu takip edip ulaştık. Manzarayı görünce Jemez yerlilerinin neden kendilerine Walatowa (Kanyonların Halkı) dediklerini de anladık. Çevrede görülmesi gereken çok yer vardı ama bu güne ancak bu kadarını sığdırabildik ve Jemez Pueblo’yı detaylı gezme fırsatı bulamadık.</p>
<p>San Ysidro’daki yol ayrımına geldiğimizde yarınki yolculuğumuzun da planını yapıyorduk. Önümüzde iki seçenek vardı. 3. Günümüzü eyaletin kuzeyinde geçirmek ya da güneye yönelmek. İlk seçeneğe karar verirsek bu yol ayrımından sağa dönüp kuzeye yönelecek, geceyi Cuba’da geçirip yarın New Mexico’nun Colarado sınırına kadar uzanan bir yolculuk yapacaktık. İkinci seçeneği daha cazip bulup sola saptık ve güneye yöneldik. Rüzgarın estiği yöne göre planlarımızı değiştirebilecek kadar serbesttik bu gezide. Ulaşmaya çalıştığımız duraklardan çok içimizden gelen sese göre yol alıyor, planlarımızı dilediğimiz zaman dilediğimiz şekilde değiştirebiliyorduk.</p>
<p>Santa Ana ile Bernalillo arasında yerliler tarafından işletilen bir Casino’da akşam yemeğimizi yedikten sonra Albuquerque’de geceyi geçireceğimiz Ramada’ya doğru yol aldık.</p>


<p>Benzer Yazılar:<ol><li><a href='http://www.remgo.com/11/new-mexico-hakkinda/' rel='bookmark' title='Permanent Link: New Mexico notları'>New Mexico notları</a></li>
<li><a href='http://www.remgo.com/11/gokyuzundeki-koy-beyaz-col-ve-ufolar/' rel='bookmark' title='Permanent Link: Bir Köy, Beyaz Çöl ve UFO&#8217;lar'>Bir Köy, Beyaz Çöl ve UFO&#8217;lar</a></li>
</ol></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.remgo.com/11/losalamos/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Bir gezinin ardından&#8230;</title>
		<link>http://www.remgo.com/11/bir-gezinin-ardindan-ve-unutamadiklarimiz/</link>
		<comments>http://www.remgo.com/11/bir-gezinin-ardindan-ve-unutamadiklarimiz/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 28 Nov 2008 20:34:47 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[gezi]]></category>
		<category><![CDATA[istanbul]]></category>
		<category><![CDATA[yolculuk]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.remgo.com/11/?p=103</guid>
		<description><![CDATA[Uzun zamandır hasretini çektiğim bir tatilden döndüm. Doğup büyüdüğüm, sokaklarında yetiştiğim, kendisini hiç ayrılmayacakmış gibi sevdiğim Ýstanbul’daydım. Doya doya geçenve nedense bitmesini hiç istemediğim bir tatil&#8230; Kışın ortasında Ýstanbul çekilmez olur. Trafik saç yoldurur, soğuk nefes aldırmaz, çamur paçalardan eksik olmaz. O güzel sokakları, bakmaya doyum olmayan Boğaz manzarası, martı çığlıkları ıslak bir perdenin ardında [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Uzun zamandır hasretini çektiğim bir tatilden döndüm. Doğup büyüdüğüm, sokaklarında yetiştiğim, kendisini hiç ayrılmayacakmış gibi sevdiğim Ýstanbul’daydım. Doya doya geçenve nedense bitmesini hiç istemediğim bir tatil&#8230; Kışın ortasında Ýstanbul çekilmez olur. Trafik saç yoldurur, soğuk nefes aldırmaz, çamur paçalardan eksik olmaz. O güzel sokakları, bakmaya doyum olmayan Boğaz manzarası, martı çığlıkları ıslak bir perdenin ardında sanki kenini saklar durur. Başımı siper alır gibi yere eğip soğuktan korunmaya çalışırken etraftaki güzellikler kaçıverir. California’nın sıcak güneşinden sonra Ýstanbul’un karla karışık muhabbetlerine alışmak zor olsa da bu kentin genlerimize işleyen kokusu bir anda herşeyi değiştiriverir. Sadece Ýstanbul mudur özlenen? Değil tabii. Dostluklar, paylaşılan zamanlar, geçen güzel anlardır aslında aranan, özlem duyulan. Bu duygudur yedi tepeli bu kentin sokaklarında bizi birleştiren, yağmuruna, çamuruna boyun eğip hasretini çektiğimiz dostlarla yapılacak buluşmalarda yollara döken&#8230;Döndüğümde arkadaşlarım soruyor; ‘Nasıl geçti tatilin, Ýstanbul nasıl?’ Ýstanbul’u anlatmak zordur, kelimelere sığdırmak zaman alır. Kestirmeye kaçıp, ‘Aynı Ýstanbul, bildiğiniz gibi işte&#8230;’ deyip kaçamak cevaplar vermekte kolay olmuyor.</p>
<p>İstanbul’a, Türkiye’ye özlem duyan herkesin bildiği duygulardır bunlar. Hepimizin yaşadığı, zaman zaman düşünmekten kaçındığı bir özlem&#8230;</p>
<p>Türkiye’de bulunduğum süre içinde en öok yapmak istediğim şeyleri tek tek yerine getirdikten sonra sıra mesleğim gereği beni ilgilendiren konulara da girmeden edemedim. Kamuoyu gündemini takip etmekte biraz güçlük çeksem de bir süre sonra alışmak zor olmuyor. Tıpkı Ýstanbul’un trafiğine 10 yıl uzak kaldıktan sonra araba kullanmak gibi. Önceleri acemilik duygusu ağır basıyor, araçlar birbirine son anda çarpmaktan nasıl kurtulup yollarına devam ediyor diye hayretle bakıyorsunuz, sbirkaç manevradan sonra genlerinize işleyen Ýstanbul’un trafik kuralları içinde kendinizi buluveriyorsunuz.</p>
<p>Önce Türkiye’yi yöneten siyasilerin herkesin gözü önünde sokak kabadayıları adabıyla yaptıkları suçlamalar vardı. Araya bayram girdi de gündem biraz değişti. Kurban kesim alanları diye ayrılan yerlerde kurban yerine kendilerini kesen onlarca acemi kasabın haberleri gündemi yakaladı. Ardından hepinizin malumu Kuş Gribi. Önce Van’da başlayan sonra başka kentlere sıçrayan, herkesin konuşup bilgi verdiği ancak kimsenin anlayamadığı bir Kuş Gribi olayı yaşandı ve bitti. Ardından bir başka olay gündeme damgasını vurdu. Birkaç ay öncesine kadar karalisteye alınıp hapis yolu gözüken Orhan Pamuk’un davası düştü. Gazeteci Abdi Ýpekçi’yi öldüren, Papa’yı vuran Mehmet Ali Ağca’nın tutuklu bulunduğu cezaevinden salıverildiğini bütün Türkiye, dünyanın gözü önünde hayretler içinde sessiz sedasız izleyiverdi. Ne olduğunu anlayamadan da Ağaca sırra kadem bastı. Bütün bunlar 10 gün içinde Türkiye’nin gündemindeki maddelerdi.</p>
<p>Unutmayacağız&#8230;</p>
<p>Hayatlarımızda bazı günler diğerlerinden farklıdır. O gün uyandığınızda bu farkı derinlerde bir yerde hissedersiniz. 24 Ocak benim için böyle bir gün. Geçtiğimiz hafta 24 Ocak sabahı arabama atlayıp okyanusu gören bir sahilyolunda kenara çektim. 13 yıl öncesine giden anılar yolculuğu da işte bu an başladı.</p>
<p>24 Ocak 1993&#8230; Soğuk ama güneşli bir Ýstanbul. Öğle saatleri… Gazetedeyim. Cumhuriyet’in Cağaloğlu’ndaki binasının ikinci katı… Haber merkezi sessiz. Sıradan bir Pazar günü. Bir yandan çayımı yudumlayıp bir yandan gazetelerin Pazar dergileri arasında kayboluyorum. Polis telsizi sessiz. Radyodan inceden inceye yükselen bir müzik. Arada bir çalan telefonlar… Ýşte biri daha çalmaya başladı. Bana biraz uzak. Haber merkezinin masasındaki kırmızı telefon ısrarla çalıyor. Yetişip cevap veriyorum. Karşımdakinin kim olduğunu sormaya fırsat bulamadan duyduklarımla dona kalıyorum. ‘Uğur Abi’nin aracı… Bombalandı… Kendisine ulaşamıyoruz…’ Telefon kapanıyor, teleks odasından gelen sesler. Flaş haber geçtiğinde Anadolu Ajansı’nın teleksinden duyulan zil sesleri… Dökülen ilk satırlarda okuyabildikelrim… ‘Uğur Mumcu’ya Suikast’ Alt kattaki yemekhaneye koşan ben, birilerine ulaşmaya çalışıyorum… O sırada yukarıya, haber katına koşanlar. Bir anda karışan, ortalık. Herkes susuyor, yılların tecrübeli gazetecilerinin gözlerinde yaş… haber duyulduğunda susmak bilmeyen telefonlar, ertesi günkü gazeteyi hazırlama çabalarımız…</p>
<p>Karlı bir Ankara sabahı, gazeteci yazar Uğur Mumcu evinin önünde bombalı bir saldırıya kurban gitmişti. Aradan 13 yıl geçmiş. Koca 13 yıl. Bu cinayetten sonra 11 hükümet, 7 başbakan, 14 içişleri bakanı değişmiş. Davayı 13 yılda toplam 6 savcı takip etmiş. Konuyla ilgili ilgisiz herkesin birşeyler söylediği ancak gerçek katil veya katiller hâlâ sır olan bir kara sayfa. Geçtiğimiz hafta, dünyanın birucunda Uğur Mumcu’nun ölüm yıldönümünü anarken bir yandan da yazdığı kitapları hatırlıyorum. Her biri bugünün Türkiye’sine ışık vuran, Türkiye’nin gündemini hala işgal edebilen konular. Neler mi bunlar? ‘Papa, Mafya, Ağca’, ‘Tarikat, Siyaset, Ticaret’, ‘Sakıncalı Piyade’, ’12 Eylül ve Þeriat’&#8230; 24 Ocak’ta Los Angeles’ta güneşli bir gün vardı. Ankara karlı mıdır acaba?</p>
<p>Arabamdan inmeden okyanusu dinliyorum. ‘Dağ gibi kara yağız birer delikanlıydık’ ile başlayan ve ‘Korkmadan öldük ey halkım, unutma bizi&#8230;’ ile son bulan Sesleniş adlı yazısını mırıldanıyorum kendi kendime…</p>
<p><em>1 Şubat 06<br />
</em></p>


<p>No related posts.</p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.remgo.com/11/bir-gezinin-ardindan-ve-unutamadiklarimiz/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Bir Köy, Beyaz Çöl ve UFO&#8217;lar</title>
		<link>http://www.remgo.com/11/gokyuzundeki-koy-beyaz-col-ve-ufolar/</link>
		<comments>http://www.remgo.com/11/gokyuzundeki-koy-beyaz-col-ve-ufolar/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 25 Nov 2008 07:32:37 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[gezi]]></category>
		<category><![CDATA[new mexico]]></category>
		<category><![CDATA[UFO]]></category>
		<category><![CDATA[uzun yol]]></category>
		<category><![CDATA[yolculuk]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.remgo.com/11/?p=141</guid>
		<description><![CDATA[Sabahın ilk ışıklarıyla ayaktaydık. Otelin penceresinden baktığımızda güzel bir sürprizle karşılaştık. Gükyüzünde uçan rengarenk balonlar vardı. Sayıları 10 kadar olan bu balonlar yere inmeden onlara biraz daha yaklaşıp fotoğraflamak istedik. Hızlı bir kahvaltıdan sonra kentin sokaklarında balonlara ulaşma yarışı başladı. Bu sırada birkaç çıkmaz sokağa girdik. Kentin sokaklarında ilk kez araba kullanmanın verdiği acemilikle kestirme [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Sabahın ilk ışıklarıyla ayaktaydık. Otelin penceresinden baktığımızda güzel bir sürprizle karşılaştık. Gükyüzünde uçan rengarenk balonlar vardı. Sayıları 10 kadar olan bu balonlar yere inmeden onlara biraz daha yaklaşıp fotoğraflamak istedik. Hızlı bir kahvaltıdan sonra kentin sokaklarında balonlara ulaşma yarışı başladı. Bu sırada birkaç çıkmaz sokağa girdik. Kentin sokaklarında ilk kez araba kullanmanın verdiği acemilikle kestirme diye bir kaç kez büyük sitelerin içinde kaybolduktan sonra balonların yoğun olarak bulunduğu bölgeye gelmiştik. Fotoğraf ve  video çekimlerinden sonra önce ilk durağımız Acoma (Sky City) Pueblo’ya doğru yol aldık.</p>
<p><strong>Acoma Pueblo</strong></p>
<p>40 nolu freeway’den yaklaşık bir saat kadar batıya doğru yol aldıktan sonra Acoma Pueblo yol ayrımına vardık. Buradan 22 nolu freewayi takip ettik. Yolda normalin dışında bir hareketlilik vardı.</p>
<p>Freewayde göremediğimiz oranda bir araç trafiğiyle karşılaştık. İlerde duran bir polis aracı yolu kesmiş gelen trafiği yol kenarındaki bir alana yönlendiriyordu. Hesaplarımıza göre puebloya varmamız için biraz daha bu yolda gitmemiz gerektiğini biliyorduk. Gideceğimiz yerin tarihi bir nokta olduğunu ve bu noktadan sonra araç trafiğine izin verilmediğini tahmin edip bize söylenen alana yönelip aracımızı parkettik. Herkesin gittiği yöne doğru yürümeye başladık. Birazdan içinde bulunduğumuz garip durumu farkettik. Kalabalık bir turist kalabalığı değildi. Kimsede fotoğraf makinası yoktu. Herkes büyük bir binaya doğru yürüyordu. İçinde bulunduğumuz ortamın gideceğimiz yerle bir ilgisi olmadığını anladığımızda binaya girmiştik. Kapıda ilk karşılaştığımız kişiye durumu anlattık. Yanlış yere gelmişsiniz dedi. Binada yakınlardaki bir başka pueblonun öğrencileri için mezuniyet töreni yapılıyormuş. Yolu kesen polise birşey söylemediğimiz için bizi de törene katılan davetlilerden sandığından aracımızı buraya yönlendirmiş. Arabaya binip yolumuza devam ettik 10 dakika kadar bu dar ve ıssız yolda gittikten sonra etraftaki görüntü değişti.</p>
<p>Issız düz topraklar yerini dev kayalıklara terketti. Yol kenarında Acoma Pueblo sınırlarına girdiğimizi belirten tabelalar vardı. Biraz ilerde Gökyüzündeki Kent olarak bilinen Acoma’nın siluetini gördük. Yaklaşık 110 metre yüksekliğinde birkaç futbol sahası büyüklüğünde tepesi düz bir kayalığın üzerindeki evlerin duvarları görünmeye başladı.</p>
<p>Turistler için ayrılan park alanına girip biletlerimizi aldıktan sonra bizi tepeye çıkartacak aracı beklemeye başladık. Orta boy bir otobüs birazdan yanaşıp bizim de aralarında bulunduğumuz yaklaşık 20 kişilik grubumuzu alıp Gökyüzündeki Kent’e doğru hareket etmeye başladık. Araca binen kızılderili rehber bu tarihi yerleşim birimi hakkında ön bilgileri anlatmaya başladı. Video çekiminin yasak olduğu bu turda sadece fotoğraf çekimine izin veriliyordu.</p>
<p>Acoma kızıldreililerince hala yerleşim yeri olarak kullanılan bu esrarengiz köyün hikayesini dinlemeye başladık. Bölgeye yapılan saldırılardan korunmak için bir grup yerli bu kartal yuvası konumundaki alana yerleşmiş. Amerika’nın en eski yerleşim birimi olarak kabul edilen bu köy ilk kez Chacoan yerlilerince 1100-1200 ratihleri arasında inşa edilmiş. 16. yüzyılda yaklaşık 6 bin kişiyi barındıran bu alanda bugün sadece 10 aile yaşıyor. İspanyollar 1540’da bölgeye geldiğinde istila edemedikleri ender yerlerden biri de burasıymış. Dik uçurumlardan sadece merdivenler aracılığıyla ulaşılan köyü görenler istila niyetlerinden vazgeçmiş.</p>
<p>1599 yılında ağır silahları ve zırhlarıyla köyün yamaçlarına gelen İspanyol ordusu yaklaşık 3 gün boyunca Acoma’yı topa tutmuş. 800 yerlinin öldüğü, yaklaşık 500 kadarının da esir alındığı biliniyor. Esir alınan erkek savaşçıların diğer yerlilere örnek olması amacıyla bir ayağı kesilmiş. Bu uygulama bölgedeki diğer yerli yerleşim birimlerinde tek tek gezilerek yapılmış. Yerlileri hıristiyanlaştırma uygulaması sırasında köyün merkezine yüksek bir kilise inşa edilmiş. Bugün köyün en merkezi alanında yükselen bu kilise beyaz adamın yerlilere yaptığı katliamın da bir kanıtı niteliğinde.</p>
<p>İspanyolların bölgeye ilk ayak bastığı günden bu yana yaklaşık 500 yıl geçmesine rağmen Acoma yerlilerinin toplam nufusu değişmemiş. Bugün de bölgede yaklaşık 6 bin yerli yaşıyor. Kendilerine ait bu özerk bölgede kendi kurallarınca yaşıyorlar. Gökyüzündeki kentte yaşayan 13 ailenin dışında diğer Acoma yerlileri hergünbu kutsal mekanı ziyaret ediyor. Su ve elektiriğin olmadığı bu evler geleneksel olarak ailenin en büyük kızının malı olarak kabul ediliyor. Yerlilerin yüzde 80’i kendilerini katolik dininin birer mensubu olarak görmelerine karşın geleneklerinin en ince detayları yeni kuşaklara öğretiliyor.</p>
<p>Köyün sokaklarını burada yaşayan bir yerli rehber eşliğinde geziyoruz. Takma adının Orlando olduğunu öğrendiğimiz bu rehber gezi sırasında bir yandan sorularımızı yanıtlıyor bir yandan da ilginç anlatım tarzıyla köyün detayları hakkında bilgi veriyor. Orlando’nun hızlı ve duraksamadan yaptığı konuşmada cümleler birbiri ardına akıp gidiyor. Bu tarz konuşmasının nedeninin anlattıklarının dinleyenlerce ezberlenmemesi olduğunu ve Acoma hakkındaki bilgilerin turistlerce kaydedilmemesi olduğunu söylüyor. Konuşması sırasında kendine ait ilginç el hareketleri herkesin dikkatini çekiyor. Sol elinin baş ve işaret parmaklarıyla göğsüne paralel bir noktada tutup zaman zaman gökyüzüne doğru kaldırıyor. Nedenini sorduğumuzda cevabı aynı anda üç dili konuştuğunu fakat bizlerin sadece İngilizce konuşmaları anlayabildiğimizi söylüyor.</p>
<p>Baskınların, işkencelerin, yüzyıllarca süren asimilasyonun ardından hala ayakta olduklarını ve yerli ruhlarında hiçbirşey yitirmediklerini anlatan Orlando’yu, New Mexico gezimiz sırasında karşılaştığımız en ilginç kişiliklerden biri olarak anacağız.</p>
<p><strong>Lava yatakları arasından uzanan ıssız bir yol</strong></p>
<p>Sky City den ayrıldıktan sonra güneye doğru yol almaya devam ettik. Malpais Dağlarının kurumuş lava yataklarını geride bıraktıktan sonra gezimizin en ıssız yolculuğu başladı. 117 nolu freeway sanki haritada vardı da gerçekte yoktu. Yol boyunca ne bir yerleşim birimi ne de bir araçla karşılaştık.</p>
<p>Dünyanın bu noktasında yapayalnız hareket eden aracımızda sanki bizden başka bir hayat yoktu. Zaman zaman bu ürperten ıssızlığa ara vermek için arabadan inip yol kenarında yürüdük, fotoğraflar çektik ancak bu garip mekandaki yolculuğumuzu kazasız belasız atlatıp bir benzin istasyonuna ulaşmak istiyorduk. Yaklaşık 100 millik bu ıssız yolun sonunda Quemado denilen bir yol ayrımında hayat belirtilerine ulaştık. Birkaç binadan oluşan bu yerleşim merkezinin neden buraya kurulduğunu nasıl bir işlevi olduğunu fazla merak etmeyip 60 nolu freewayden doğuya doğru yol almaya devam ettik. Pie Town, Datil gibi kasabaları geride bırakıp National Radio Astronomy Merkezi’ne ulaştık.</p>
<p><strong>Dev radarların arasında</strong></p>
<p>The Very Large Array (VLA) olarak da bilinen bu ilginç bölge San Augistin düzlüğünde Magdalena ile Datil kasabaları arasında yer alıyor. Deniz seviyesinden 2 bin metre yükseklikteki bu düzlükte yer alan bölge National Radio Astronomy Observatory (NRAO) tarafından uzay gözlem istasyonu olarak da kullanılıyor. 27 dev anteni kilometrelerce uzaktan görmek mümkün, her biri 230 ton ağırlandaki bu dev dinleme aletleri Y şeklindeki 21 km uzunluğunda bir çizgide yer alıyor. Gezegenlerin ve uzak yıldızların hareketelrini gözleyen bu antenler, çok sayıda filme ve romana da konu olmuş.</p>
<p><strong>Atom bombası test alanı</strong></p>
<p>Çölün ortasında inşa edilen farklı dünyalara ait bu alanı geride bırakıp Socorro’ya doğru yol aldık. Burada akşam yemeğini yedikten sonra yolumuza devam ettik. Hava henüz kararmamıştı ve önümüzde yaklaşık 1.5 saatlik bir başka ıssız yol uzanıyordu.</p>
<p>Geceyi geçireceğimiz Carrizozo’ya doğru yol alırken ilk atom bombasının test edildiği Trinity alanının yakınlarından geçtik. Güvenlik nedeniyle bölge ziyaretçilere kapalı, ama yol üzerinden güneye doğru baktığımızda siyah beyaz bir filmde izlediğimiz atom bombasının patladıktan sonra oluşan bulutların yükseldiği ünlü düzlüğü görebiliyorduk.</p>
<p><strong>Beyaz Çöl</strong></p>
<p>Carrizozo’da dördüncü günümüze sabah 6:30’da başladık. Bu ıssız kasabada fazla zaman harcamadan güneye yöneldik. Hedefimiz Beyaz Çöl’e ulaşmaktı. Yol üzerinde Tularosa ve Alamogordo kasabalarını geride bırakıp bu ilginç doğa harikasına ulaştık. Beyaz Çöl sınırlarından girdiğimizde doğal bitki örtüsünün de bir anda değiştiğine tanık olduk. Issız çöl bitki örtüsü yerini beyaz kum tepeciklerine bırakmıştı. Bu çölü en iyi keşfetmenin yürümek olduğuna karar verip aracımızdan indik. Kum tepeciklerinin arasında yaklaşık 1.5 saat yürüdük. Henüz sabahın ilk saatleriydi ve etrafta bizden başka kimse yoktu. Ayağımızın altındaki kumu yakından incelediğimizde bunun tuz kristalleri olduğunun farkına vardık. Yaklaşık 250 milyon yıl önce şu anda yürüdüğümüz alanda bulunan deniz yatağından geriye kalan bu beyaz çöl zaman içinde etrafta hiçbir nehirin bulunmaması nedeniyle buraya bir şekilde hapsolmuş. Video ve fotoğraf çekim işlerinden sonra dönüş yolunda ziyaretçi sayısının arttığını gördük. Alamogorda kasabasının sakinleri haftasonu tatillerini geçirmek için buraya gelmeye başlamıştı.</p>
<p>Beyaz Çölü terkettikten bir saat kadar sonra bölgenin en yüksek dağına çıkmaya karar verdik. Mescalero Apache alanından geçerken 1800’lü yılların sonlarına doğru bu dağlık bölgede ünlü Geronimo’nun at koşturduğu günleri düşündük.  Apaçi kızılderilileri kendileri için Amerikan hükümetince ayrılan bu alanda soylarını ağır bedeller ödeyerek devam ettirmeyi başarmış.</p>
<p>Cloudcroft adlı kasabaya geldiğimizde biraz dinlenmeye ihtiyacımız olduğunu hissettik. Yaklaşık 3 bin metre yüksekliğindeki bu şirin kasabanın sokaklarında bir saat geçirdikten sonra biraz ilerde düzenlenen büyük bir etkinliğe katıldık. Küçük bir kasaba için büyük sayılabilecek bu etkinlikte bölgedeki yerliler sanat ürünlerini satıyordu.</p>
<p>Cloudcroftlu öğrencilerin hazırladığı yemeklerden tadıp ünlü Lincoln kasabasına doğru yol almaya devam ettik.</p>
<p><strong>Billy the Kid&#8217;in izinde</strong></p>
<p>70 nolu freewayi kuzeye doğru takip ettikten bir süre sonra 380 nolu yoldan sola sapıp doğuya doğru yaklaşık 10 dakika yol aldıktan sonra bu efsanevi kasabaya ulaştık. Vahşi Batıyı vahşi yapan kasaba olarak biliniyor Lincoln. Ünlü Billy the Kid’in yaşadığı ve efsanenin doğduğu yer. 1878 de başlayan çatışmalar kasabanın Amerika çapında ün yapmasına da neden olmuş. O yıllarda Amerkan başkanı Hayes, Lincoln’ün ünlü anacaddesini Amerikanın en tehlikeli sokağı olarak adlandırmış.</p>
<p>Lincoln’ün tarihi kovboyların çatışmalarından çok öncelere dayanıyor. 1400’lerde Piros yerlileri bu topraklarda yaşamış. 1500’lerde Apaçilerin bu bölgede egemenlik kurduğu, Comançi ve Apaçi kabilelerinin bölgedeki vadide uzun yıllar yaşayıp avlandığı biliniyor. 1700’lerin ortalarına doğru bölgeye gelen Meksikalı göçmenler burada tarımla uğraşmaya başlıyor. Bölgenin kaderi 1855’te kurulan Fort Stanton Askeri merkeziyle değişiyor. Amerikalılar kurdukları bu kale sayesinde Rio Bonito nehri civarındaki yerlileri bölgeden atıyor ve batıya uzanan güvenlik zincirinin bir halkasını oluşturuyor. Bunu izleyen yıllarda Fort Stanton’un 10 km kadar güneyinde yaklaşık 10 aile daha önce Meksikalı göçmenlerce kurulan La Placita yakınlarına yerleşiyor. Köyün adı 1869’da Lincoln olarak değiştiriliyor. 1878-1881 yılları arasında devam eden Lincoln savaşından bu yana kasaba hiç değişmemiş. Amerikanın en otantik western kasabası olarak kayıtlarda.</p>
<p><strong>Para kasabaya huzur getirmiyor</strong></p>
<p>Savaş kasabanın iki zengini arasındaki çekişmeden kaynaklanıyor. Lincoln sakinleri iki gruba bölünüyor. Savaşın yoğun olduğu 5 aylık dönemde 30 kişi çatışmalarda hayatını kaybediyor. Nufusuyla orantılandığında bu sayı o günün şartlarını bile aşıyor. Günde ortalama 2 bin silah sesinin duyulduğu yine o gününün tanıklarınca kayıtlara geçiyor.</p>
<p>Hakkında çok şey yazılan, filmlere konu olan Lincoln’ün ünlüleri Billy the Kid ile sınırlı değil. O dönemin şerifi Pat Garret, sığır baronu John Chisum, Kit Carson, General Perhing, silahşör Jesse Evans gibi isimler de western tarihine bu kasaba aracılığıyla geçiyor.</p>
<p>Bu küçük kasabada zaman sanki çatışmanın olduğu o yıllarda durmuş. Evleri, bahçeleri, kilisesi ve tek caddesiyle Lincoln gelenleri 150 yıl öncesinin kanlı günlerine götürüyor.</p>
<p><strong>Ve UFO&#8217;lar&#8230;</strong></p>
<p>Güney New Mexico’daki son durağımız Roswell kasabası oldu. Güneye bu kadar indikten sonra UFO’larıyla ünlü bu kasabaya uğramadan geri dönmeyi göze alamadık. Roswell’in kaderi 4 Temmuz 1947 tarihinde değişiyor. O gün Roswell’deki hava üssü komutanı düşen bir UFO’yu incelemeye aldıkları yönündeki açıklamaları Amerikan basınında büyük ilgi görüyor. He ne kadar ertesi gün bu açıklama yalanlansa da Amerikan halkının ve dünyanın Roswell’e olan ilgisi giderek artıyor.</p>
<p>Aradan geçen 60 yıla ve onca resmi açıklamalara rağmen Roswell’e her yıl UFO meraklıları akın akın gelmeye devam ediyor. Bugün Roswell’e duyulan ilgi kasabanın ana geçim kaynağı haline gelmiş durumda. Main ve 2. Caddenin kesişimi UFO turizminin kasabadaki kalbi. Turistik mağazalardaki ürünlerin tamamını uzaya ait hediyelik eşyalar oluşturuyor. Minyatür uzaylılar, düştüğü iddia edilen uzay aracı şeklindeki anahtarlıklar, tişörtlerin yanı sıra UFO tutkusu restoranlara da yansımış. Akşam yemeği  için girdiğimiz restoranın adının Cover-Up olduğunu, menüsünün uzay terimlerinden, restoranın bölümlerinin ise askeri dilde kullanılan terimlerden oluştuğunu görüyoruz. Gelen müşterilere uzaylı muamelesi yapan garsonlar da Roswell’e özgü küçük ayrıntılar.</p>
<p>Uluslararası UFO Müzesi, Roswell’in 60 yıllık geçmişindeki kilometretaşlarını ayrıntılarıyla anlatıyor. Düştüğü iddia edilen uzay aracının tarifi, görgü tanıklarının açıklamaları, o günklerde basında çıkan haberler ve UFO’larla ilgili her türlü gelişmeleri bu müzenin koridorlarında bulmak mümkün.</p>


<p>No related posts.</p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.remgo.com/11/gokyuzundeki-koy-beyaz-col-ve-ufolar/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>New Mexico notları</title>
		<link>http://www.remgo.com/11/new-mexico-hakkinda/</link>
		<comments>http://www.remgo.com/11/new-mexico-hakkinda/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 25 Nov 2008 07:32:23 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[gezi]]></category>
		<category><![CDATA[Albuquerque]]></category>
		<category><![CDATA[new mexico]]></category>
		<category><![CDATA[pueblo]]></category>
		<category><![CDATA[Santa Fe]]></category>
		<category><![CDATA[uzun yol]]></category>
		<category><![CDATA[yolculuk]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.remgo.com/11/?p=142</guid>
		<description><![CDATA[Gözünüzle keşfedebileceğiniz görsel güzelliklerin yanı sıra New Mexico gizli sürprizleriyle bu bölgeye gelenleri baştan çıkartmaya devam ediyor. Eşsiz doğası, değişik iklimi, tarihi ve mimarisiyle kendine has bir eyalet olan New Mexico aynı zamanda Amerika’nın en eski yerleşim bölgelerinden biri olarak anılıyor. Arkeolojik bulgular 10 bin yıl önce bu bölgede yerleşik olarak yaşayan kabilelerin varlığını kanıtlıyor. [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Gözünüzle keşfedebileceğiniz görsel güzelliklerin yanı sıra New Mexico gizli sürprizleriyle bu bölgeye gelenleri baştan çıkartmaya devam ediyor. Eşsiz doğası, değişik iklimi, tarihi ve mimarisiyle kendine has bir eyalet olan New Mexico aynı zamanda Amerika’nın en eski yerleşim bölgelerinden biri olarak anılıyor. Arkeolojik bulgular 10 bin yıl önce bu bölgede yerleşik olarak yaşayan kabilelerin varlığını kanıtlıyor. Bugünkü kızılderililerin atası olarak kabul edilen bu ırkın geride bıraktığı kaya oymalarının tarihi ise 2 bin yıl öncesine uzanıyor. Yaklaşık 1000 yıl önce Mogollon ırkı olarak tanımlanan bu grup hiçbir iz bırakmadan ortadan kayboluyor. Günümüzün kanıtlanamayan sırlarından biri olaran bu duruma bilim adamları henüz yanıt bulamamış. Bu ırkın torunları kayboluşlarının ardından 400 yıl sonra Rio Grande vadisinde tekrar ortaya çıkıyor. Günümüzün Apaçi ve Navajo kabilelerinin atası olarak adlandırılan bu insanlara Athapascan adı veriliyor.</p>
<p>New Mexico’ya ilk İspanyol kaşifler 1540 yılında ulaşıyor. Francisco Vazquez Coronado önderiliğindeki bu grubun amacı gizemli altın kente ulaşmak. Sözü edilen altın kente kaşifler hiçbir zaman ulaşamıyor. Tarihçiler bu altın kent söylentisinin kızılderililerce uydurulduğu ve topraklarına gelen bu yabancıları uzaklaştırmak amacıyla söylendiğine inanıyor. İspanyollar 1598’de Espanola kentinin kuzeyindeki San Gabriel bölgesine yerleştikten sonra bölgenin kaderi değişiyor. 1607’de koloninin ilk başkenti Santa Fe kuruluyor. Katolik din adamlarının planlı politikaları ve İspanyol askerlerin baskısıyla bölgedeki tüm yerli kabileler hıristiyanlığa geçiyor. Bunu izleyen yıllarda isyanlar ve savaşlarla bölgenin kanlı tarihi devam ediyor.</p>
<p>Meksika’nın başımsızlığının ardından Amerikan ordusu bölgeye geliyor fakat savaçmadan eyaleti Meksikalılardan 50 bin dolara satın alıyor. 1880 de bölgeye demiryolu ulaştıktan sonra doğudan başlayan göç dinmek bilmiyor. Batıda varolduğuna inanılan altına hucumun başladığı yıllarda New Mexico, Amerikalılar için öneli bir durak konumunu üstleniyor. 6 Hairan 1912 tarihinde New Mexico 47. Eyalet olarak Amerika Birleşik Devletleri’ne katılıyor.</p>


<p>Benzer Yazılar:<ol><li><a href='http://www.remgo.com/11/losalamos/' rel='bookmark' title='Permanent Link: Ölümün keşfedildiği kasaba'>Ölümün keşfedildiği kasaba</a></li>
<li><a href='http://www.remgo.com/11/gokyuzundeki-koy-beyaz-col-ve-ufolar/' rel='bookmark' title='Permanent Link: Bir Köy, Beyaz Çöl ve UFO&#8217;lar'>Bir Köy, Beyaz Çöl ve UFO&#8217;lar</a></li>
</ol></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.remgo.com/11/new-mexico-hakkinda/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Rio Grande Vadisi</title>
		<link>http://www.remgo.com/11/rio-grande-vadisi/</link>
		<comments>http://www.remgo.com/11/rio-grande-vadisi/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 04 Nov 2008 08:33:12 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[gezi]]></category>
		<category><![CDATA[new mexico]]></category>
		<category><![CDATA[rio grande]]></category>
		<category><![CDATA[uzun yol]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.remgo.com/11/?p=139</guid>
		<description><![CDATA[New Mexico gezimizi planlarken haritada ilginç bir kasaba gözümüze çarptı. Adı Las Vegas’tı bu kasabanın. Bildiğimiz Las Vegas’ın bir adaşını New Mexico’da görmenin ilginç olacağını düşündük. Günün ilk ışıklarıyla yola koyulduk. Fanta Fe’yi Las Vegas’a bağlayan Hwy-25’e çıktığımızda saat 7’yi gösteriyordu. Hafif yağmurlu bir gündü ve yolda azsayıda araç göze çarpıyordu. Las Vegas’a girdiğimizde bu [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>New Mexico gezimizi planlarken haritada ilginç bir kasaba gözümüze çarptı. Adı Las Vegas’tı bu kasabanın. Bildiğimiz Las Vegas’ın bir adaşını New Mexico’da görmenin ilginç olacağını düşündük. Günün ilk ışıklarıyla yola koyulduk. Fanta Fe’yi Las Vegas’a bağlayan Hwy-25’e çıktığımızda saat 7’yi gösteriyordu. Hafif yağmurlu bir gündü ve yolda azsayıda araç göze çarpıyordu. Las Vegas’a girdiğimizde bu sessizliğin kasabada da hakim olduğunu gördük. Günlerden cumaydı ve kasabanın sokakları bomboştu. Kasabanın merkezine doğru yolaldık. Old Town olarak bilinen bölgeye girdiğimizde Amerika’nın kowboy kültürüne hakim olan bir manzarayla karşı karşıyaydık. Meydanda yer alan beş katlı bir otel dışında diğer yapılar kendi halinde mütevazi ahşap binalardı. Bildiğimiz Las Vegas’tan eser yoktu bu kasabada. Vahşi batıyı vahşi yapan detaylar bu tarihi kasabanın sokakları arasındayı. Bir zamanlar kovboyların silah çektiği, posta arabalarının ve bankaların soyulduğu meydanda dolaşıp kasabanın tarihi ana caddesine yöneldik. Comanche kızılderililerinden kaçıp kendilerine yaşam alanı arayan Amerika’nın ilk öncüleri yaklaşık 200 yıl önce bu kasabayı inşa etmiş. Zaman içinde Santa Fe hattında önemli bir durak olmuş. 1879’da ilk demiryolu kasabaya ulaştığında tren istasyonunun etrafında kasaba yeniden şekillenmeye başlamış ve bugün sokaklarında gezindiğimiz Las Vegas oluşmuş. Aslında bu kasabanın ünü biraz da geçmişteki kanlı çatışmalardan geliyor. Efsanevi Doc Holiday bir zamanlar burada bir bar işletmiş, başı belaya girince de Las Vegas’ı terkedip Dodge City’ye yerleşmiş. Kanun, kural tanımayan kovboyların silahlı çatışmalarının yoğun olduğu dönemlerde kasabada bir ay içinde öldürülenlerin sayısı 30’ları bulmuş.<br />
19. yüzyılın sonunda kasaba New Mexico’nun en önemli yerleşim birimlerinden biri olmuş. Mimari yapısında Victorian döneminin özelliklerini barındıran yapılar o günden bu yana ayakta kalmayı başarabilmiş. Bu özelliğiyle Las Vegas Amerika’nın en otantik kovboy kasabalarından biri unvanını da kazanmış. Las Vegas’ın Center Caddesinde tarihi binaların fotoğrafını çekerek dolaşmaya başladık. Binaların tamamı ticari işlevlerine devam ediyor, kiminde giyim eşyaları, kiminde avukat büroları faaliyet gösteriyor. Sabahın ilk saatlerinde girdiğimiz bu kasabanın her adımında kulaklarımızda eski kovboyların şarkıları, çizmelerindeki demir yıldızların ahşap kaldırımlarda çıkarttığı sesi duyar gibiydik. Caddenin bir ucundan gelen at arabaları hayalden öte birşeydi, barın içinden gelen müziğin ritmiyle arabamıza ilerledik, anahtarı kontağa koyup motoru çalıştırdığımızda sesler ve görüntüler kaybolmuş, New Mexico’nun bir kasabasında verdiğimiz mola son bulmuş ve biz yolda yavaş yavaş hızımızı arttırmaya başlamıştık. 518 nolu karayolu ile kuzeye yöneldik. 25 mil sonra Mora kasabasındaydık. Buradan 434 nolu bir başka yola girip kuzeye olan yolculuğumuza devam ettik. Santa Fe’ye oranla daha yeşil bitki örtüsüne sahip bu bölgede karşılaştığımız manzara şaşırtıcı bir güzelliğe sahipti. Yemyeşil vadilerden, çam ormanlarının gökyüzünü kapladığı yamaçlardan, göl kıyılarından geçip tam karşımızda yükselen doruklarında hala karların olduğu dağlara doğru yol aldık. 64 nolu yol ayrımından batıya yönelip Taos istikametine saptık. <strong>Taos’tayız</strong> Taos, eyaletin sanat başkenti olarak anılıyor. Bu ünü kasabanın girişinde göze çarpıyor. Adobe mimarisinin en detaylı örneklerinden oluşan dar caddeler sanat atölyeleri ve müzelerle dolu. Bir film setini andıran orantısal güzelliği her sokakta karşımıza çıkıyordu. Bu güzelliği arabayla dolaşmanın haksızlık olacağına karar verip arabamızı park ettik ve yürüyerek Taos’u keşfetmeye karar verdik.</p>
<p>Yolumuza çıkan ilk durak Kit Carson’un eviydi. Amerikan tarihine ‘Dağların Adamı’ olarak geçen Kit Carson’un yolu 1826 yılında Taos’a düşmüş. Doğayı yakından tanıyan ve yaşamını doğanın br parçası olarak dağlarda sürdüren Carson, bölgede yapılan keşiflerin vazgeçilmez ismi olmuş. Amerika’nın batıyı keşfinde Carson’un efsanevi adı da büyük rol oynamış. Bölgedeki yerlilerle ilişkisi olan tek beyaz adam ünvanını taşıyan Carson, ünlü kaşif John C. Freemont’un California keşfinde öncü rehber olarak görev almış. İç Savaş yıllarında New Mexico’nun askeri hatlarında da önemli rol oynayan Carson sonraki yıllarında Navajo yerlilerinin en çok korktuğu isim olmuş. Kabile ile arasında süren uzun savaş dönemi sonunda Carson’un birlikleri yerlileri esir almayı başarmış ve Amerikan tarihine geçen 300 millik ‘Long Walk’ sonrası Navajo yerlileri Arizona’daki topraklarından sürülüp New Mexico’da kendileri için belirlenen alanlarda yaşamaya zorlanmışlar. Bu sürgünün başrolü de Kit Carson’muş. Carson’un evinden yaklaşık 10 dakikalık yürüme mesafesinde bölgenin tarihinde önemli bir yere sahip bir başka binayla karşılaştık. Eyalet Valisi Charles Bent’in bir zamanlar yaşadığı ve öldüğü Bent House’tu bu. Amerikan yönetiminin vali olarak Taos’a atadığı Bent, bölgede uygulamaya çalıştığı katı kurallara uymayan yerliler bir gece bu evi basıyor ve valiyi öldürüyor. Kaçmayı başarabilen eşi ve çocukları yerlilerce yakalanıp eve getiriliyor ancak hayatları bağışlanıyor. Bu olay New Mexico’da uzun bir dönem devam edecek kanlı olayların başlangıcını oluşturuyor. Valinin ölümünden yine en zararlı çıkan taraf Taos’un yerlileri oluyor. Çoğu Amerikan askerlerince öldürülüyor ya da evlerinden başka topraklara sürgün ediliyor. Taos’un bugün Amerikanın genelinde tanınmasına neden olan en büyük etken sanat galerileri. Amerikanın en ünlü sanat galerilerini barındıran bu küçük kasaba bir zamanlar ressamların, heykeltraşların, mimarların başkentiymiş. Büyük kentlerden Taos’a başlayan sanat göçünde Ernest L. Blumenschein, Van Vechten-Linebbery, Maria Martinez, Nicholai Fechin isimleri önemli rol oynamış. Taos’taki yürüyüşümüzü kasabanın merkezindeki World Cup adlı sevimli bir cafede noktaladık. Burada içtiğimiz nefis kahve bütün yorgunluğumuzu aldı ve bizi bir sonraki durağımıza hazırladı. <strong>ABD’nin en eski yerleşim birimi: Taos Pueblo</strong> Taos kasabasının 2 mil kadar kuzeyinde bu kasabaya da adını veren Taos Pueblo (Yerlilerin Köyü) bulunuyor. Bugün açıkhava müzesi konumundaki pueblo aynı zamanda Amerika’nın bilinen en eski yerleşim birimlerinden biri. Tiwa dilini konuşan Taos kabilesi, bu bölgedeki Pueblo yerlilerinin günümüzdeki devamı. Kendileriyle birlikte Acoma ve Hopi kabilelerinin atalarının Ancestral Puebloans olarak bilinen kıtanın ilk insanlarına uzandığı yapılan araştırmalarca kanıtlanmış. Amerikanın en eski yerleşim birimlerinden olan Taos’un geçmişi bin yıl öncesine dayanıyor. Hwy-68 ile ulaştığımız köy tamamen yerlilerin denetiminde. Amerikan kanunlarının girmediği özerk bölgelerden biri. Bu yüzden genelde alışık olduğumuz kurallar bu köy sınırları içinde geçerli değil. Kuralları yerli polisler uyguluyor ve bölge yine yerliler tarafından belirlenen bir komite tarafından denetleniyor. Saat 08:00 ile 17:00 arasında köyü ziyaret etmek serbest. Bunun için 20 dolarlık bir ücret ödemek yeterli. Biletlerimizi alıp köy alanına adımımızı attığımızda yüzyıllar öncesine giden bir zaman yolculuğu da başlıyor. Hemen solumuzda yerlilerin mezarlığı bulunuyor. Fotoğraf çekmek ve yaklaşmak yasak. Kutsal bölge konumunda. Dar yolun her iki tarafında tek katlı toprak binalar bulunuyor. Genellikle her cepheye bir küçük pencere düşüyor. Bazı binaların içinde hediyelik eşyalar satılıyor, içeri girip binaların iç yapılarını incelemek serbest. Dikkat etmemz gereken en önemli kuralların başında izinsiz fotoğraf konusu geliyor. Hiçbir yerli fotoğrafının çekilmesini istemiyor, kendi inançlarına göre bir tür uğursuzluk anlamı taşıyor fotoğraf. Köyün belirlenen bir yürüyüş hattı olduğunu öğreniyoruz. Bu hattın dışına çıkıp sokak aralarına girmemiz de yasak. Ayrıca yazılı kural olmasa da yerliler sanki kendileriyle konuşulmasını da istemiyor gibiler. Rio Pueblo de Taos deresi köyü Hlaauma ve Hlaukkwima olarak ikiye ayırıyor. Evlerin tamamının 18 yüzyılın başlangıcındaki ünlü Pueblo Ayaklanması’ndan sonra yapıldığı tahmin ediliyor. Binaların çoğunda kare biçimindeki ikinci katlar bulunuyor ve bu katlara duvarlara dayanan merdivenlerle erişiliyor. Hlaauma adı verilen kuzey bölgesinde 4 – 5 kata varan yükseklikte yapılar gözümüze ilişiyor. Bu yapıların köyün savunmasında savaşçılar tarafından kullanıldığını öğreniyoruz. Pueblo’nun tamamında elektrik ve su kullanılmıyor. Bu binalarda tuvalet bulunmadığını da öğreniyorz. Pueblo su ihtiyacını Rio Pueblo de Taos deresinde sağlıyor. Bir zamanlar 3 bin yerlinin barındığı Pueblo da bugün yaklaşık 10 ailenin yaşadığını öğreniyoruz. Diğerleri Pueblo’yu çevreleyen alanlarda, yeni evlerinde yaşamlarını sürdürüyor. Pueblo’nun güneyinde bulunan San Geronimo kilisesi, ‘beyaz adamın’ köy mimarisine ilk ve son katkısı olarak yükseliyor. Fotoğraf çekilmesine izin verilmeyen kilisede yerliler pazar ayinlerini sürdürüyor. Pueblo’nun etkileyici mimarisi ve doğal güzelliği ne kadar etkileyiciyse tarihinde yaşanan olaylar da o kadar derin ve unutulmaz nitelikte. 1600’lerde Meksika’dan bölgeye ulaşan İspanyolların yıkamadığı ender yerleşim birimlerinde biri olan Taos’ın geçmişi savaşla, kanla yazılmış. Herşey İspanyolların Meksika’nın kuzeyini keşfetmesiyle başlıyor. Yolları Taos’a kadar uzanan savaşçılar (bir anlamda küçük haçlı ordusu) bir yandan yerlileri hıristiyanlaştırıyor bir yandan da topraklarını ellerinden alıp onları köle olarak çalıştırmaya başlıyor. 1630 yılında bir İspanyol rahibin öldürülmesiyle başlayan olaylar sonucu yerliler Taos’u iki yıl boyunca terkediyor. Hemen ardından başlayan Pueblo ayaklanmasında Taos merkez olarak kullanılıyor ve topraklarındaki işgalcilere karşı mücadele kendilerine 13 yıllık bir özgürlük kazandırıyor. Ayaklanmaya Acoma, Zuni, Hopi pueplo yerlilerinin dışında Apache ve Navajo kabileleri de katılıyor. Ayaklanmadan sonra İspanyollar New Mexico’nun güney sınırlarına yerleşiyor. Bölgedeki 33 rahipten 21’i ve 400 kadar İspanyol klolonist yerliler tarafından öldürülüyor. Santa Fe kuşatılıyor ve İspanyol valisi ve beraberindekiler bölge dışına, güneye sürgün ediliyor. 13 yıllık özgürlük yerlilere yaramıyor. Kendi aralarında anlaşamıyorlar ve kabile savaşları başlıyor. Pueblo yerlilerinin geleneksel düşmanları Comanche’ler bölgeyi talan etmeye başlıyor. Karışıklığı fırsat bilen İspanyollar geri döndüklerinde bir zamanlar fetettikleri toprakları yerlilerin elinden geri alıyor. İspanyonların geri dönüşü kanlı oluyor ve Taos tamamen yerle bir edilip yaşayanlar kılıçtan geçiriliyor. 1837 de tekrar ayaklanan yerliler bu sefer de Amerikan yönetimine başkaldırıyor ve Vali Charles Bent’i öldürüyor. Bu olayın ardından Taos’a giren Amerikan ordusu binaları yerle bir etmekle kalmayıp 150 kadar yaşlı çocuk ve kadını bu binalarla birlikte ateşe veriyor. Bütün bu kanlı çatışmalarda Taos merkez konumunda yer alıyor, tabi beyaz adamın intikamı yine burada Taos’ta yoğunlaşıyor. <strong>Rio Grande Puebloları</strong> Taos’taki gezimizi tamamlayıp tekrar yola koyulduk. 68 nolu freewaydan güneye doğru ilerlerken fırtına başladı. Ufuktaki yıldırımlara doğru yol alırken Pilar, Enbudo, Alcalde, San Juan pueblolarını geride bırakıp Espanola’ya vardık. Rio Grande puebloları olarak anılan bu bölgede yol boyunca çok sayıda yerli yerleşim birimi bulunuyor. 500 yıldan bu yana bu pueblolarda yaşayan yerlilerin ortak özelliği hepsinin Tewa dilini konuşuyor olması. Tarihi Puye kalıntıları, Nambe Şelalesi, Pojoaque’siyle ünlübu bölge aynı zamanda yerlilerin yüzyıllarca yaşadığı bir vadi. Rio Grande pueblolarını geçip güneye olan yolculuğumuza devam ettik. Hedefimiz Los Alamos’tu. Espanola’yı Los Alamos’a bağlayan yol ayrımını yağmur nedeniyle kaçırdık ve yolumuzu 20 mil kadar uzatmak durumunda kaldıktan sonra Saat 5 gibi ünlü Los Alamos kasabasına ulaştık.</p>


<p>Benzer Yazılar:<ol><li><a href='http://www.remgo.com/11/new-mexico-hakkinda/' rel='bookmark' title='Permanent Link: New Mexico notları'>New Mexico notları</a></li>
</ol></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.remgo.com/11/rio-grande-vadisi/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Vahşi batının Kalbine Doğru</title>
		<link>http://www.remgo.com/11/vahsibati/</link>
		<comments>http://www.remgo.com/11/vahsibati/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 03 Nov 2008 07:35:10 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[gezi]]></category>
		<category><![CDATA[new mexico]]></category>
		<category><![CDATA[yolculuk]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.remgo.com/11/?p=138</guid>
		<description><![CDATA[Uçağımız Albuquerque havaalanına indiğinde saat 14:00 olmuştu. Long Beach’ten direk sefer olmadığından Albuquerque’ye Salt Lake City üzerinden geldik. Havaalanından kiraladığımız otomobili aldıktan sonra yola New Mexico’da 5 gün sürecek 1500 millik yolculuğumuz 24 Mayıs 2007’de başladı. Albuquerque’de fazla zaman harcamayıp Santa Fe’ye gitmeyi planlıyorduk. Güzergahımızı belirlerken ana yollardan uzak kalıp gözden uzak yollardan eyaleti keşfetmeyi [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Uçağımız Albuquerque havaalanına indiğinde saat 14:00 olmuştu. Long Beach’ten direk sefer olmadığından Albuquerque’ye Salt Lake City üzerinden geldik. Havaalanından kiraladığımız otomobili aldıktan sonra yola New Mexico’da 5 gün sürecek 1500 millik yolculuğumuz 24 Mayıs 2007’de başladı. Albuquerque’de fazla zaman harcamayıp Santa Fe’ye gitmeyi planlıyorduk. Güzergahımızı belirlerken ana yollardan uzak kalıp gözden uzak yollardan eyaleti keşfetmeyi istiyorduk. Geziye başlamadan önce okuduğumuz kitaplar Turquoise Trail’den bahsediyordu. Albuquerque’yi Santa Fe’ye bağlayan tarihi yol&#8230; Zaman içinde güzergah önemini yitirmiş yeni kurulan 25 nolu karayoluna görevini devretmiş, fakat eski güzelliğinden hiçbir şey yitirmemiş.</p>
<p>Havaalanı yolundan çıkıp doğuya doğru 15 dakikalık bir yolculuktan sonra Turquoise Trail’in başlangıç noktasına ulaştık. Dağların arasından kıvrılan iki şeritli bu yolda biraz devam ettikten sonra Sandia Dağı yoluna saptık. Amacımız 3200 metre yüksekliğindeki bu dağın zirvesine ulaşmaktı. Zirveye doğru yol aldıkça hava sıcaklığının hissedilir biçimde düştü. Dağa iki yolla ulaşıldığını biliyorduk. İlk seçenek Albuquerque kentinden zirveye çıkan teleferikti. Teleferikle zirveye ulaşıp kente dönmenin uzun zaman alacağını hesaba katıp karayolunu tercih ettik. Yolumuz yeşilin her tonunun hakim olduğu bir ormanın içinden geçiyordu. Yaklaşık 15 dakikalık bir yolculuktan sonra zirveye vardık. Albuquerque’yi tepeden seyre daldık. Bir yanda Turquoise Trail, diğer yanda sapsarı bir düzlük uzanıyor, ufukta Ortiz sıradağları yükseliyordu. Yolumuzun uzun, zamanımızın az olduğunu hatırlayıp zirveden ayrıldık.</p>
<p>Turquoise Trail üzerinde ilk karşılaştığımız kasaba Golden oldu. 1825’te altına hucumun başladığı dönemde adını duyuran bu kasaba o günlerdeki itibarından çok şeyler kaybetmişe benziyordu. Yol üzerinde gördüğümüz birkaç benzin istasyonu dışında kasabada hayat neredeyse yok gibiydi.</p>
<p>Turquoise Trail’de yol almaya devam ederken bir yandan da bu yolun hikayesini okuyorduk. Şimdilerde Hwy-14 olarak bilinen bu yol bölgenin en eski rotası olarak biliniyor. Maden kasabalarını geçip Sandia dağlarının eteklerinden Santa Fe’yi Albuquerque’ye bağlayan Turquoise Trail, Rio Grande vadisinin de en işlek yolu olarak ün yapmış. Buradaki maden ocaklarından çıkartılan altın, gümüş, kömür ve turkuaz taşları Albuquerque’ye ikiyüz yıl boyunca aralıksız ulaştırılmış.</p>
<p>Maden ocakları kurulmadan önce yolu kızılderililer kullanıyor, buldukları değerli taşları Meksika’ya götürüp silah alışverişinde bulunuyorlarmış. Zaman içinde madenlerin kapanmasıyla kasabalar da terkedilmiş ve güzergah bir hayalet yola dömüş. Bir grup sanatçının bu bölgeye yerleşmeye başlamasından sonra bölgenin kaderi değişmiş. Unutulan kasabalar yeniden hayat bulmuş ve Turquoise Trail Amerikalıların nostalji özlemini az da olsa gidermeye başlamış.</p>
<p>Sanatçıların bu güzergah üzerinde tercih ettikleri kasabalardan biri de Madrid. Edindiğimiz bilgilere göre 1869-1959 yılları arasında kömür madeni bu kasabanın varoluşunun temeli sayılıyordu. Kasaba halkı madencilikle uğraşıyor, bu iş babadan oğula geçiyordu. Çıkartılan kömür başta Santa Fe olmak üzere St. Luis’e kadar uzanan bir bölgenin de enerji ihtiaycını karşılıyordu. Santa Fe Demiryolu’nun kurulmasıyla kasabanın önemi daha da arttı. Maden ocakları kasabanın bulunduğu alanın hemen altından başlıyordu. Kömürün bitmesi maden ocağının kapanmasına, kasabanın da yavaş yavaş terkedilmesine neden oldu.</p>
<p>Bu ünlü maden kadabasını daha yakından tanımak için arabamızdan inip yürüyerek kısa bir tur yaptık. Kasabanın sadece bir ana caddesi bulunuyor. Cadde üzerinde yer alan Old Coal Mine Müzesi geçmişin izlerini bugünlere taşıyor. Müze kapalı olduğu için giremedik, ancak çok şey de kaybetmemiştik. Çünkü kasabanın kendisi zaten bir müze konumunda. Evler eski görünümlerini hala koruyor. Kasabanın ana caddesinde çok sayıda sanat atölyesi bulunuyor. Bu otantik kasaba Hollywood’un da dikkatini çekmiş. John Travolta’nın başrolde yeraldığı Wild Hogs fiminin sahnelerinde kasabanın otantik dekoru hiç değiştirilmeden kullanılmış. Bazı sahneler için inşa edilen bir bar bugün filmin kasabaya bir armağanı olarak ana cadde üzerinde duruyor.</p>
<p>Yaklaşık yarım saat dolaştığımız Madrid’den ayrılıp Santa Fe’ye doğru yol almaya devam ettik. Karşılaştığımız manzara nefes kesiciydi. Küme küme bulutlar, masmavi bir gökyüzü, uçsuz bucaksız uzanıp giden sarı düzlükler ve ufuktaki lacivert dağlar bir yağlıboya tablosunu anımsatıyor, kıvrıla kıvrıla uzanıp giden Hwy-14 üzerinde yavaşça yol alıyorduk. İnsanın bitmesini hiç istemediği yolculuklardan biriydi bu&#8230;</p>
<p>Santa Fe’ye yaklaşırken bir başka kasabayla daha karşılaştık. Adı Cerillos. Santa Fe’nin yaklaşık 20 mil güneyinde yer alan bu kasaba da Madrid gibi bir zamanların ünlü maden kasabalarından.</p>
<p>Cerillos’un yaklaşık iki yüzyıl boyunca değişmeyen sokaklarında ilerlerken bu kasabayı sanki daha önce ziyaret etmişiz hissi vardı. Sonradan öğrendik ki kasaba birçok kowboy filmine evsahipliği yapmış. Ana caddesinde yürürken bir yandan fotoğraf çekiyor, bir yandan da kasabanın ürpertici sessizliğinin nedenini merak ediyorduk. Kilisenin yanında yer alan tarihi binaların arasında yürürken bir sesle irkildik. Caddenin karşısında ahşap bir dükkanın içinden biri bize sesleniyordu. Orta yaşlı başında siyah bir şapkası, elinde bir bezle bu ahşap binanın kapısında duran bayan bize ‘eğer istersek binanın önündeki arabasını biraz daha ileri alabileceğini’ söylüyordu. Caddenin karşısından dükkannın fotoğraflarını çeken bize karşı gösterdiği bu nazik davranışa teşekkür edip yanına yaklaştık. Bizi hemen dükkanına davet etti. Dışardan gördüğümüz, durmadan fotoğraflarını çektiğimiz bu binaların içini de görme fırsatı doğmuştu. Hemen içeri girip sohbete başladık. Işık olmadığından loş bir görüntü vardı. Duvarlarında tabloların asılı olduğu büyük bir salondaydık. İçerde 80 yaşlarında bir bayan daha vardı. Bir süre sonra bizi içeri davet eden kişinin annesi olduğunu öğrendik. Kendisinin bir ressam olduğunu, binayı birkaç ay kadar önce satın aldığını ancak restorasyon ve taşınma işlemlerinin hala devam ettiğini söyledi. Uzaklardan geldiğimizi ve şans eseri bu kasabaya girdiğimizi tanışmamızın da bu şansın bir sonucu olduğunu söylediğimzde sohbet koyulaşmıştı. Atalarının yüzyıllardır bu topraklarda at koşturan kızılderililerden olduğunu belirtti ve kendisinin de sanatla uğraştığını detaylarıyla anlattı. Adını hatırlayamadığımız bu esrarengiz kızılderili sanatçıyla ve annesiyle vedalaşıp tekrar yola koyulduk.</p>
<p>Hwy-14 üzerinde bir süre daha devam ettikten sonra Santa Fe’ye girdik. Bölgeye özgü adobe binalarla da ilk karşılaşmamız da burada oldu. Kentin mimari dokusunun temelinde bu binalar yer alıyor. Tuğla ile toprağın karışımından yapılan binaların koyu kızıl rengi kentin ana rengini oluşturuyor.</p>
<p>Kentin bugünkü hali ile ilk kurulduğu yıllardaki görüntüsü arasında romantik bir bağ olduğu söylenebilir. İspanyolların Meksika’yı fethinden sonra kuzeye yönelerek buralara kadar gelmeleri ve burada bıraktığı izleri bugün kentin merkezi sayılan Plaza bölgesinde görmek mümkün. Santa Fe sokaklarında kentin kalbine, Plaza’ya doğru yol alıyorduk. Akşam trafiği nedeniyle sokaklar normalden fazla bir yoğunluk vardı ve hava da yavaş yavaş kararmaya başlamıştı. Günün son ışıkları eşliğinde Santa Fe’nin kalbinde dolaşmaya başladık. Arabayı Sheridan Ave. üzerinde bulduğumuz ilk boş alana bırakıp Plaza sokaklarına daldık. Amerika’nın başka kentlerinde görmeye alışık olmadığımız dar sokaklardan ilerleyip Palace of the Governors binasının önüne geldik. Santa Fe’nin ve aynı zamanda tüm New Mexico eyaletinin merkezinde yer alan bu bina aynı zamanda Amerika’nın keşfinden bugüne ayakta kalan en eski binası olarak biliniyor.</p>
<p>Bugün sadece binayı dışardan izlemekle yetindik. Hakkında çok şey anlatılan bu binayı gezimizin son günü hakkını vererek gezmeye söz verdikten sonra Plaza etrafında yürümeye devam ettik. Ortada bulunan dikdörtgen bir alandaki park ve bu parkı çevreleyen ahşap ve adobe binalar Santa Fe’nin kendine özgü mimarisinin de bir kanıtıydı aynı zamanda. Geçmişi 1610 yılına dayanan bu meydan zaman içinde iki kat küçülerek bugünkü halini almış. Meydanın ortasındaki asırlık ağaçların arasından ilerlerken bu ağaçların New Mexico’nun tarihine tanıklık ettiğini hissediyorduk. Oturduğu odasından bu parkı gözleyen valiyi, meydanın ortasında hıristiyanlığı kabul etmediği gerekçesiyle asılarak idam edilen 3 kızılderiliyi ve olayın yarattığı ayaklanmayı da düşünmeden edemiyorduk. Tarihe Pueblo Revolt olarak geçen 1675 kızılderili ayaklanması 13 yıl sürmüş ve bu toprakların gerçek sahipleri, İspanyolları Santa Fe’den çıkarmayı başarmış. Ayaklanma sonunda kızılderililerin eline geçen Palace of Governors ve diğer binalara kızılderililer yerleşmiş. Meksika’nın bağımsızlık savaşı ardından ABD ile giriştikleri savaşın bir parçası olan bu meydan Vahşi Bbatı’nın da unutulmaz olaylarına tanıklık etmiş.</p>
<p>Güneş San Francis sokağının diğer ucundan batmaya hazırlanırken sokakla aynı adı taşıyan katedralin önünden batıya doğru ilerledik. Dar sokaklarda, ahşap binalar arasında nereye gideceğimizi bilmemenin verdiği bir keyifle dolaştık. Zaman ilerleyip sokaklara karanlık düşerken Plaza’dan biraz uzaklaştığımızı da farkettik. Meydana geri dönerken karnımız da acıkmaya başlamıştı. Ününü uzun zamandır duyduğumuz acılı New Mexico mutfağının yemeklerini tadma zamanı gelmişti. Plaza’nın batısında yer alan merkezi bir yerdedeki restoran dikkatimizi çekti. Belli ki bu meydan kurulduğunda bu bina da buradaydı. İçeri girdiğimizde duvardaki resimlerden bu binanın meydanla yaşıt olduğunu adının da meydanla aynı olduğunu öğrendik. New Mexico’nun otantik yemeklerini Amerika’nın bir başka bölgesinde bulmanın imkansız olduğu söylenmişti bize. Nedeni de bu topraklarda yetişen biberlerin kendine has tadından kaynaklanıyordu.</p>


<p>No related posts.</p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.remgo.com/11/vahsibati/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Melekler kentinin sokaklarında</title>
		<link>http://www.remgo.com/11/melekler-kentinin-sokaklarinda/</link>
		<comments>http://www.remgo.com/11/melekler-kentinin-sokaklarinda/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 27 Dec 2006 08:22:11 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[gezi]]></category>
		<category><![CDATA[abd]]></category>
		<category><![CDATA[Los Angeles]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.remgo.com/11/?p=58</guid>
		<description><![CDATA[Bu kentin caddelerine palmiyelerin gölgesi düşer. Bir kenarı Mojave Çölü&#8217;nün sıcağıyla kavrulur, diğeri Pasifik Okyanusu&#8217;ndan gelen esintiyle serinler. 14 milyona yakın insanın yaşadığı kenti saran otoyollar günün her saati kalabalıktır. Güneş dört mevsime saltanat kurmuştur. Burada her ırkın insanlarını görmek, farklı dillere kulak misafiri olmak sıradandır. Çin mahallesi, Meksika mahallesine komşudur. Hemen yanında Ermeni mahallesinin [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Bu kentin caddelerine palmiyelerin gölgesi düşer. Bir kenarı Mojave Çölü&#8217;nün sıcağıyla kavrulur, diğeri Pasifik Okyanusu&#8217;ndan gelen esintiyle serinler. 14 milyona yakın insanın yaşadığı kenti saran otoyollar günün her saati kalabalıktır. Güneş dört mevsime saltanat kurmuştur. Burada her ırkın insanlarını görmek, farklı dillere kulak misafiri olmak sıradandır. Çin mahallesi, Meksika mahallesine komşudur. Hemen yanında Ermeni mahallesinin sokakları başlar. Etnik marketlere ziyaret insanı başka coğrafyalara götürür.</p>
<p>Kent gece hayatıyla ünlüdür. Barların sayısı bilinmez. 18 yaşından küçükler giremez, 21 yaş altına içki servisi yapılmaz.</p>
<p>Film sektörünün kalbi burada atar. Aktör ve aktris adayları bu stüdyoların kapılarını aşındırır. Onları bir restoranın köşesinde otururken ya da kafelerde sohbet ederken görebilirsiniz. Trafikte solladığınız aracın içindeki kişinin Jack Nicholson olduğunu son anda fark edebilirsiniz.</p>
<p>Bu kentin bulunduğu eyalet üzüm ve portakallarıyla ünlüdür. Bir de peynirleriyle&#8230; Þarabın iyisi burada içilir. Balığın tazesi burada yenir. Portakalın kırk çeşidine rastlanır.</p>
<p>Her mahallenin kapalı spor salonu, yeşil alanı vardır. Basketbol revaçtadır. Kentin takımı üç NBA kupasını aralıksız müzesine taşımıştır. Beyzbol sevilir, sayılır. Takımları dünya şampiyonudur. Voleybolu salonda oynamaz buradakiler. Plaj turnuvalarına ülkenin her yerinden katılım olur. Okyanus boyunca uzayan caddelerinde koşanlara, bisiklete binenlere sıkça rastlanır. Kimileri okyanusun dalgalarında sörf yapar, kimi karlı dağların tepelerindeki pistlerde kayak.</p>
<p>Kentin caddelerinden geçmeye cesaret edemeyeceğiniz mahalleleri vardır. Polisin giremediği bölgelerde çete kanunları geçerlidir. Uyuşturucu ticareti buralarda başlar, diğer bölgelere halka halka yayılır. Yolunuz yanlışlıkla birine düşerse hareketleriniz sizi ele verir. Yolunuz her an kesilebilir. Þanslıysanız cüzdanınıza el konulabilir, aksi halde kaybedeceğiniz sadece cüzdanınız olmayacaktır.</p>
<p>Bu kentin zengin semtleri aynı zamanda evsizlerin de mekânıdır. Yiyeceklerini kiliseler ya da gönüllü kuruluşlar karşılar. Amerika&#8217;nın en zengin kentinin anlaşılmaz trajedisidir onlar. Bu kenti hakkıyla yaşamak para ister. Ev kiraları yüksektir. Ülkenin en pahalı benzini burada satılır. Vergiler yüksektir.</p>
<p>Her şeye rağmen bu kentte yaşamak güzeldir. Birçok kişinin hayalini süsler. Bu kentin adı Los Angeles&#8217;tır. &#8216;Melekler Kenti&#8217;&#8230; Ýki harfle simgelenir: L.A.</p>
<p>Evdeki ofislerin sayısı artıyor</p>
<p>Geçtiğimiz haftalarda New York&#8217;ta yaşanan toplu taşıma grevi ilginç bir konuyu gündeme getirdi. Dünyanın en hareketli kentini felç eden grev nedeniyle işlerine gidemeyen New York&#8217;luların imdadına internet yetişti. Pek çok şirket çalışanı geçici de olsa işlerini internet aracılığıyla evden yapma mutluluğuna erişti. Aslında evden çalışma şansını yakalayabilmiş Amerikalıların sayısı azımsanacak gibi değil.</p>
<p>Bu rakam ülkede 4 milyona ulaşıyor. Haftanın bazı günlerinde evden çalışanların sayısı ise 20 milyonu buluyor. Bu mutlu azınlığa dahil olmak isteyenlerin sayısı ise henüz bilinmiyor.<br />
<em>3 Ocak 06</em></p>


<p>Benzer Yazılar:<ol><li><a href='http://www.remgo.com/11/melekler-kentinin-evsizler-ordusu/' rel='bookmark' title='Permanent Link: Melekler kentinin evsizler ordusu'>Melekler kentinin evsizler ordusu</a></li>
<li><a href='http://www.remgo.com/11/new-york-sokaklarinda/' rel='bookmark' title='Permanent Link: New York Sokaklarında'>New York Sokaklarında</a></li>
<li><a href='http://www.remgo.com/11/ispanyanin-arka-sokaklarinda/' rel='bookmark' title='Permanent Link: İspanya&#8217;nın arka sokaklarında'>İspanya&#8217;nın arka sokaklarında</a></li>
</ol></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.remgo.com/11/melekler-kentinin-sokaklarinda/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Kuşbakışı yaşamak</title>
		<link>http://www.remgo.com/11/kusbakisi-yasamak/</link>
		<comments>http://www.remgo.com/11/kusbakisi-yasamak/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 26 Dec 2006 08:06:13 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[artı haber]]></category>
		<category><![CDATA[gezi]]></category>
		<category><![CDATA[artıhaber]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.remgo.com/11/?p=44</guid>
		<description><![CDATA[Yerden bakildiginda gorunen guzelligi tanimlamak zor degildi ama gokyuzunde neler hissediliyordu. Bunu ogrenmenin tek yolu parasutun iplerine tutunarak, gokyuzunun derinliklerine yapilacak bir yolculuktan geciyordu. Ucak penceresinden defalarca seyretmistim gokyuzunu, yuksek bir dagin dorugunda o sinirsiz duyguyu cokca yasamistim, ya bir kus gibi ucmak nasil bir duyguydu. Gokyuzunun derinliklerinde sinirsizligi yasamak&#8230; Ozgurlugu sinirlayan ne varsa kaldirip [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Yerden bakildiginda gorunen guzelligi tanimlamak zor degildi ama gokyuzunde neler hissediliyordu. Bunu ogrenmenin tek yolu parasutun iplerine tutunarak, gokyuzunun derinliklerine yapilacak bir yolculuktan geciyordu. Ucak penceresinden defalarca seyretmistim gokyuzunu, yuksek bir dagin dorugunda o sinirsiz duyguyu cokca yasamistim, ya bir kus gibi ucmak nasil bir duyguydu. <span id="more-44"></span>Gokyuzunun derinliklerinde sinirsizligi yasamak&#8230;</p>
<p>Ozgurlugu sinirlayan ne varsa kaldirip atmak&#8230;</p>
<p>Iste bu duygulari yasamaya artik bir adim kalmisti. Yarim saatlik bir yolculuktan sonra Oludeniz’in sicak kumsalindan Babadag’in 1900 metre yuksekli zirvesine ulastigimizda, artik donusu olmayan bir macera baslamisti. Asagida Kelebekler Vadisi’nden Fethiye’nin Oniki adalarina kadar uzanan bir guzellik vardi ki bu guzelligin ortasinda Oludeniz’in o kartpostal goruntusu uzaniyordu. Turkuaz rengi bir deniz, bembeyaz bir kumsal ve yesil daglar. Insana ‘bu kadari da fazla’ dedirten bir goruntu&#8230;</p>
<p>Hazir ol gokyuzu</p>
<p>Babadag’in zirvesinde ayaklarimin altinda uzanan bu goruntunun buyusunden, ucusu birlikte yapacagimiz Muzaffer Hoca’nin sesiyle uyandim. “Ucus takimlarini giymek icin hazir misin?” diye soruyordu. Hemen ardindan da kaski, tulumu ve kusamdan olusan usus takimini gosterdi. Bunlari giyerken ucusa nezaret eden diger pilotlar da parasutu piste seriyorlardi. Ruzgar kuzeyden esiyordu ve parasutu sisirecek guce henuz ulasmamisti. Bu arada Muzaffer ile birlikte beklerken onun talimatlarini dinliyordum. Yanlislik yapmamam konusunda beni defalarca uyardi. Pistin ucuna kadar durmadan kosmam gerektigini soyluyordu herseferinde. Soyledikleri teknik olarak yapilmasi gerekenlerdi ama 1900 metre yukseklikte bir dagin zirvesinden ucurumun kenarina, bosluga dogru kosmak garip bir duyguydu. Parasute baglanmistik ama yine de kendimi ucurumun kenarina kadar kosarken dusunemiyordum. Ruzgar yeterli guce eristiginde Muzaffer’in kos talimatiyla harekete gectik. Gercekten de urperti verici bir durumdu ve birlikte ucuruma dogru kosuyorduk. Kayalarin dibini gormeye birkac adim kala parasutumuz ruzgarla doldu. Korku ve soku ayni anda yasiyordum ve bu duygularin bileskesinde bir karanlik duruyordu, cunku gozlerimi acamiyordum. Actigimda ise gordugum manzarayi kavramakta biraz zorluk cektim. Bosluktaydik. Bizi hayata baglayan tek sey parasutun incecik ipleriydi. Altimizda herhangi bir tehlike aninda bizi asla affetmeyecegini tahmin ettigim kayaliklar uzaniyordu. “Cennet buymus” diye dusundum ve hemen arkasindan gulumsedim.</p>
<p>Birkac marti yamaclardan esen ruzgarla oynasiyor, birkaci ise guneye dogru ufkun uzerinde ucuyorlardi. Onlari gordugumde “En yuksek ucan marti en uzagi gorendir” sozu aklima geldi ve basimi kaldirip bizden yuksekte ucan bir marti aradim. Yoktu…</p>
<p>Ruzgarin elleri arasinda</p>
<p>Gokyuzunde suzulmek unutmakla animsamak arasinda bir cizgiydi ve biz zamanla tum bagimizi koparmistik. Altimizda kivilcimlanan kayaliklarin arasinda kivrilan bir sahil, mavi bir deniz vardi. Muzaffer hoca neler hissettigimi soruyordu. Bir bas donmesiydi hissettigim. Ucuyor olmanin, bu guzelliklerin tadina varmanin yarattigi mutlulugun basdondurucu zevkiydi bu.</p>
<p>Ruzgarin elleri ve dudaklari arasindaydik, suyun yuregi ve bulutlarin kamp yeri yani basimizdaydi. Gozlerimi ovusturdum. Yuz gunun ruzgariydi bu ve sakaklarimi kampiciliyordu, gozkapaklarimi kavuruyordu. Ruzgarin girdabina girmistik ve donuyorduk.</p>
<p>Parasut gokyuzunde sanki belli bir noktaya asili kalmisti ve biz sadece kendi eksenimiz etrafinda donuyorduk. Dusuncelerim kadar gercek disiydi hersey.</p>
<p>Mavi bir gokte mavinin tonlarini gordum. Kayalarin, agaclarin, denizin, kuslarin dunyaya yaslanisini gordum. Insan bir kum tanesi ise eger bu dunyada, sahildeki kum tanelerini gordum. Tek basina bir gunesin saydamliklar kumasinin ardina saklanisini gordum.</p>
<p>Simdi zaman kipirtisizdi.</p>
<p>Ucmak varolmakla yok olmak arasinda bir cizgiydi ve bu cizgiyi yakalayanlarin gercek ozgurlugun tadina varabileceklerini dusundum. Havada oldugum surece bu duyguyu sonuna kadar yasadim. Bizi hayata baglayan tek sey parasutun ince ipleriydi ve varolmamizin kaynagi ruzgarin kendisiydi.</p>
<p>Butun bu karmasik duygular bir saat boyunca surdu. Ilk adimlarimizda biraz yalpaladik. Sahile inise gectigimizde, ucmanin sarhoslugu gercek dunyaya yeniden donmenin huznune donusmustu.</p>


<p>No related posts.</p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.remgo.com/11/kusbakisi-yasamak/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Blues İmparatorluğu</title>
		<link>http://www.remgo.com/11/blues-imparatorlugu/</link>
		<comments>http://www.remgo.com/11/blues-imparatorlugu/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 26 Dec 2006 07:16:42 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[cumhuriyet]]></category>
		<category><![CDATA[gezi]]></category>
		<category><![CDATA[abd]]></category>
		<category><![CDATA[monterey]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.remgo.com/11/?p=29</guid>
		<description><![CDATA[Monterey, California Eyaleti’nin renkli bir kentidir. San Francisco yakınlarında, okyanus kenarında bir yarımada üzerinde yer alır. Eyaletin eski yerleşim birimlerinden bir olarak anılır. Balıkçılığıyla ve istakozlarıyla ünlüdür. Bir de her yıl düzenlenen Müzik Festivali’yle… 2002 yılının bulutlu bir sonbaharında Monterey kentine girerken arabanın teybinden yükselen müziği dinliyordum. Okyanusu gören bir yerde arabayı durdurdum. Müzik devam [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Monterey, California Eyaleti’nin renkli bir kentidir. San Francisco yakınlarında, okyanus kenarında bir yarımada üzerinde yer alır. Eyaletin eski yerleşim birimlerinden bir olarak anılır. Balıkçılığıyla ve istakozlarıyla ünlüdür. Bir de her yıl düzenlenen Müzik Festivali’yle… 2002 yılının bulutlu bir sonbaharında Monterey kentine girerken arabanın teybinden yükselen müziği dinliyordum. Okyanusu gören bir yerde arabayı durdurdum. Müzik devam ediyordu. Jimi Hendrix’i dinliyordum.<br />
Monterey ve Hendrix…</p>
<p>Yıllar önceki bir buluşmanın tarihe kazıdığı iki isim… Bir efsaneye tanık olan topraklar…<br />
Bundan 35 yıl önce bu kent yine bir Müzik Festivali’ne ev sahipliği yapmıştı. Festivalin gözdesinin Jimi Hendrix olduğu söylenir.</p>
<p>Onu dinlemek için ülkenin dört bir yanından gelen hayranları, California’nın bu kasabasında buluşmuştu.</p>
<p>‘The Jimi Hendrix Experience’ sahne aldı. Müzikseverler unutamayacakları, bugün bile konuştukları bir müzik ziyafetinin tadını çıkartıyorlardı. Hendrix alanı dolduranları coşturuyordu. Fender Stratocaster marka beyaz gitarıyla Monterey’e ve aynı zamanda Amerika’ya blues’u dinletiyordu.<br />
O günkü olağanüstü performansı hem kendisi hem de blues müziği için bir dönüm noktasıydı.</p>
<p>O tarihten sonra blues tarzı, rock müziğinin de kapılarını aralayacaktı. Tıpkı daha önceleri farklı müziklerin doğmasına neden olduğu gibi…</p>
<p>Hendrix’in o gün müzikseverlere dinlettiği blues, Amerika’nın tarihi kadar eski. Temeli Afrika’ya dayanan bir müzik türü.</p>
<p>Köle ticareti için Amerika’ya getirilen zencilerin o dönemde sahip olduğu tek değer belki de müzikleriydi. Kendi kültürlerini koruyabilmenin ve gelecek nesillere iletebilmenin bir aracıydı blues.</p>
<p>Amerika’da ilk kez Mississipi Nehri’nin uzandığı güney eyaletlerinde duyuldu. Ýlk köleler bu eyaletlerde çalıştırılıyordu. Tarlalarda tütün, pamuk toplarken bir yandan da şarkı söylüyorlardı. Þarkıyı oluşturan sözler umudu, birliği, özgürlüğü bir de hüznü anlatıyordu. Cumartesi günleri kendi müziklerini serbestçe dinlemelerine izin verildiğinde blues’un ilk besteleri oluşmaya başladı.</p>
<p>Zaman içinde Amerika başka göçmenlere de ev sahibi oldu. Her grup kendi kültürünü beraberinde getiriyordu Amerika’ya. Kölelerin bu yeni göçmenlerle tanışması blues’un geleceğini de belirleyecekti.</p>
<p>Afrikalı zenciler, Güney Amerikalılardan gitarı, Ýrlanda ve Ýskoç göçmenlerden kemanı duydu. Bunları kendi müzikleriyle birleştirdiler. Blues müziğinin temeli gitarla farklı bir boyuta geçti.</p>
<p>Köleliğin son bulmasından sonra blues özgürce çalınır, dinlenir oldu. Amerikalılar bu yeni müziği dinledikçe sevdi.</p>
<p>Blues’un başkenti Memphis kentiydi. 1900’lü yılların başında çok sayıda grup ortaya çıktı. Amerika’nın farklı yerlerinden blues dinlemek için Memphis’e gelenlere ilk kez bu yıllarda rastlandı. Bu kentten yayılan blues farklı bölgelerde kendi sesini bulmaya başladı. Her grup kendi bölgesine özgü besteler çalıyor, farklı gitaristler kendi teknikleriyle bölgelerinin müziğini yaratıyorlardı. Bu gruplar yaşadıkları bölgeyle anılmaya başlamıştı. Texas Blues, Delta Blues gibi çeşitleri türedi.</p>
<p>Blues’u 1930’lu yıllara kadar sadece Amerikalılar, özellikle güney eyaletler tanıyordu. Bu müziği dünyaya dinleten isim Louis Armstrong oldu.<br />
Blues’un cazla karışıp kaynaştığı yıllardı. Ella Fitzgerald ve Billie Holiday gibi isimler yine bu yıllara denk geldi. Onları Lonnie Johnson, Big Bill Broonzy, Robert Johnson, Sonny Boy Williamson, Willie Dixon, Muddy Waters, Little Walter, Howling Wolf, John Lee Hooker izledi.</p>
<p>Ýlk zenci radyosu olan WDIA Memphis’in Riley King isimli bir diskjokeyi blues’un gelişiminde önemli bir rol oynadı. Daha sonraki yıllarda bu diskjokey Blues Boy ya da kısaca B.B. King olarak tanınacaktı.<br />
Blues 1955 yılında Chuck Berry ismini, Berry de yeni bir müzik türünü Amerika’ya tanıttı.</p>
<p>Rock’n Roll.</p>
<p>Bu türün temsilcileri arasında yükselen bir isim vardı. Fiziği ve sesiyle gönüllere taht kuran bu isim Elvis Presley’di. 60’lı yıllara damgasını vuran Presley, Rock’n Roll’u dünyaya sevdirdi.</p>
<p>Mississipi Nehri’nin uzandığı güney eyaletlerde doğan ve Ameriya’ya yayılan blues, zaman içinde evrim değiştirse de aslını yitirmedi. Amerikan müziğini yaratan blues, dünya müziğine de damgasını vurdu.</p>
<p>Monterey’de bundan 35 yıl önce yaşanan efsaneye tanık olamasam da bu kültürün topraklarında dolaşmak güzel bir duygu.</p>
<p>Yolunuz California’ya düşerse Monterey’e uğrayın. Balıkçı Köyü’nü ziyaret etmenizi tavsiye ederim. Bir de istakoz çorbası içmeyi unutmayın. Monterey’in keyfine varacağınızdan eminim.<br />
Hele okyanusu gören bir yerdeyseniz…<br />
Ve blues dinliyorsanız…<br />
<em>5 Aralık 2004 tarihinde Cumhuriyet Gazetesi&#8217;nde yayınlandı</em></p>


<p>No related posts.</p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.remgo.com/11/blues-imparatorlugu/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Los Angeles’ın güneydoğusu</title>
		<link>http://www.remgo.com/11/los-angeles%e2%80%99in-guneydogusu/</link>
		<comments>http://www.remgo.com/11/los-angeles%e2%80%99in-guneydogusu/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 26 Dec 2006 05:06:05 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[cumhuriyet]]></category>
		<category><![CDATA[gezi]]></category>
		<category><![CDATA[Los Angeles]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.remgo.com/11/?p=26</guid>
		<description><![CDATA[Los Angeles ya da bilinen adıyla “Melekler Kenti”. Kaliforniya’nın kalbi, sinema dünyasının başkenti. Los Angeles’a yakıştırılan sıfatlar saymakla bitmiyor. Kimileri hayalini kuruyor bu kentin, kimileri hayal ettiklerini yaşıyor bu kentte.Melekler kentinde yaşayanlar buranın dışardan göründüğü kadar masum bir yer olmadığını biliyor, bilinmeyen bu görüntüsünde yaşamlarını sürdürüyor. Suç oranının her geçen gün arttığı, çete savaşlarının ortalığı [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Los Angeles ya da bilinen adıyla “Melekler Kenti”. Kaliforniya’nın kalbi, sinema dünyasının başkenti. Los Angeles’a yakıştırılan sıfatlar saymakla bitmiyor. Kimileri hayalini kuruyor bu kentin, kimileri hayal ettiklerini yaşıyor bu kentte.<span id="more-26"></span>Melekler kentinde yaşayanlar buranın dışardan göründüğü kadar masum bir yer olmadığını biliyor, bilinmeyen bu görüntüsünde yaşamlarını sürdürüyor. Suç oranının her geçen gün arttığı, çete savaşlarının ortalığı kasıp kavurduğu, etnik kökenleri farklı grupların birbirlerine diş bilediği bir görüntü bu. Dışardan bakıldığında Hollywood ışıklarının ya da okyanus boyunca uzanan sahillerin görüntüsü ilk plana çıksa da Los Angeles’in karanlık sokaklarında insanların hayatı kendi çizdikleri sınırlar içinde sürüyor. Kurallar, yasalar bu sınırların içine giremiyor.</p>
<p>Kentin bu kendine özgü bölgelerinden biri, yani en ünlüsü “Southeast Division” ya da güneydoğu bölgesi. A.B.D.’nin iç dinamiklerini keşfederken ortaya çıkan bu isim ister istemez bazı kıyaslamalar yapmaya itiyor insanı. Dünyanın iki farklı ucundaki iki farklı bölgenin isim benzerliklerinin dışında kesiştiği noktaları düşündürüyor insanı.</p>
<p>Sinemanın başkenti Hollywood’tan yarım saat, film yıldızlarının yaşadığı gösterişli Beverly Hills’ten 45 dakika uzaklıktaki bu bölgede insanlar sokakta yürümeye cesaret edemiyor. Kaliforniya’nın ya da tüm A.B.D.’nin en tehlikeli mahallesi ünvanına layık bu mekan New York’un ünlü Harlem’inin pabucunu da dama atıyor. Burada yaşamın kuralı, mahallenin kurallarına bağlı. Hava karardıktan sonra zorunlu olmadıkça insanların evlerinden çıkmadığı, polisin bile akşam saatlerinde devriye gezmeye çekindiği bu mahallede şiddet günlük yaşamın iliklerine işlemiş durumda. Mahalle sakinlerinin deyimiyle “Burada insanlar kişiliklerini bulamadan kurşun onları buluyor.”<br />
Polis kayıtlarına göz atarsak Southeast Division’ın tehlikesini daha kolay anlayabiliriz. Geçtiğimiz yıl 76 kişi sokak çatışmalarında yaşamını yitirdi, 146 kişi yaralandı, öldürülenlerin tamamına yakınının yaşları 21’i geçmiyordu. Bu sayılar A.B.D. ortalamalarının çok üstünde. Yani burada birşeylerin yolunda gitmediği kesin ama çözüm biraz zor.</p>
<p>Uzmanlar Güneydoğu Bölgesi’ndeki sorunun temelinde o bölgenin sosyo-ekonomik yapısının yattığı konusunda birleşiyor. A.B.D.’nin en kozmopolit kentlerinden biri olarak bilinen Los Angeles’in bu bölgesinin de etnik yapısı tamamen farklı. Bölgede siyah nufus çoğunlukta. Özellikle 2. Dünya Savaşı’ndan sonra Güney eyaletlerden göçüp bölgeye yerleşen siyahlara en büyük rakip Meksika asıllı Amerikalılar. Her iki grubun bölgedeki egemenliği ele geçirme savaşları Güneydoğu Bölgesi’ni kan gölüne çevirmeye yetiyor.<br />
Yapılan istatistikler Los Angeles’in bu mahallesinde siddetin nedenlerini anlamaya yetiyor. Burada yaşayanların yarısına yakınını işsizler oluşturuyor, sağlık sigortası olmayanların sayısı yüzde 60’ı buluyor. Olumsuzluklar ister istemez çocukları da etkiliyor. Çocukların yüzde 80’ini devlet “standartlara uymayan yaşam şartları” nedeniyle yurtlara yerleştiriyor. Geçtiğimiz yıl çete çatışmalarında öldürülenlerin 58’ini siyahlar, 17’sini Meksika asıllılar oluşturuyor.</p>
<p>Hollywood’a yakın bu bölgede film sahnelerini andıran gerçek çete savaşlarında kurşunlar havada uçuşurken birileri caddenin ortasına yığılıyor, polis olay yerine gelene kadar birileri olay yerini terkediyor, bu arada çocuklar okullarına gidiyor, postacı mektup kutularını dolduruyor. Yani günlük yaşam bölgenin kuralları içinde devam ediyor. Cesetler kaldırımların dekoru, kanlar caddelerin izi oluyor. Korku, şiddet ve ölüm Güneydoğu Bölgesi’nde hayatın bir parçası olarak devam ediyor.</p>
<p>Dışardan birinin bu bölgeye yapacağı ziyaret, hayati risk taşıyor. Yabancıların araçlarının her an durdurulup, çete üyeleri tarafından sorgulanma yada adresi belli olmayan bir kurşuna hedef olma ihtimali oldukça yüksek. Bunları göze alıp Güneydoğu bölgesine girenlerin sayısı ise aynı oranda düşük. Bölgenin ününü bilenler bu ihtimalleri bilerek rotalarını yeniden düzenliyor. Yanlış yola sapanların kaderleri ise bir anda değişiveriyor.</p>
<p>Los Angeles’in Güneydoğu Bölgesi’nde dolaşan bir Türk olarak ister istemez dünyanın diger ucundaki Türkiye’nin Güneydoğu Anadolu Bölgesi’nde geçirdiğim günleri düşünüyorum. Kıyaslamayı isim benzerliğinden yola çıkarak yapsam da karşılaştığım tablonun benzerliklerine şaşırıp kalıyorum. Nedenler sonuçlar farklı olsa da dünyanın iki ayrı coğrafyasındaki benzerlikleri düşünüyorum. Hava kararırken bu düşüncelerime noktayı koyma zamanının geldigini anlayarak Los Angeles’ın Güneydoğu bölgesinden ayrılıp Long Beach’in huzur veren caddelerine doğru yola çıkıyorum.</p>
<p><em>5 Şubat 2002</em></p>


<p>Benzer Yazılar:<ol><li><a href='http://www.remgo.com/11/abd-ye-goc-dalgasi/' rel='bookmark' title='Permanent Link: A.B.D ye göç dalgası'>A.B.D ye göç dalgası</a></li>
<li><a href='http://www.remgo.com/11/hank-ile-randevu/' rel='bookmark' title='Permanent Link: Hank ile randevu'>Hank ile randevu</a></li>
</ol></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.remgo.com/11/los-angeles%e2%80%99in-guneydogusu/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Hank ile randevu</title>
		<link>http://www.remgo.com/11/hank-ile-randevu/</link>
		<comments>http://www.remgo.com/11/hank-ile-randevu/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 26 Dec 2006 05:04:59 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[cumhuriyet]]></category>
		<category><![CDATA[gezi]]></category>
		<category><![CDATA[bukowski]]></category>
		<category><![CDATA[Los Angeles]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.remgo.com/11/?p=25</guid>
		<description><![CDATA[Onunla ne zaman tanıştığımı tam olarak hatırlamıyorum. Mekanın Beyoğlu olma ihtimali yüksek. Kitapçının raflarındaki yüzlerce kitap arasında gözüm onun kitabına takılmıştı. Rafların üst katında, göze hemen çarpmayan bir noktadaki kitabı elime aldım. Ýlk sayfalarına hızla göz attıktan sonra kasaya yönelip kitabı satın aldım. Yağan yağmurla birlikte Taksim’e doğru yürürken iç cebime sakladığım kitapla birlikte onu [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Onunla ne zaman tanıştığımı tam olarak hatırlamıyorum. Mekanın Beyoğlu olma ihtimali yüksek. Kitapçının raflarındaki yüzlerce kitap arasında gözüm onun kitabına takılmıştı. Rafların üst katında, göze hemen çarpmayan bir noktadaki kitabı elime aldım. Ýlk sayfalarına hızla göz attıktan sonra kasaya yönelip kitabı satın aldım.</p>
<p>Yağan yağmurla birlikte Taksim’e doğru yürürken iç cebime sakladığım kitapla birlikte onu okuyabilmenin heyecanını da taşıyordum. Kitabın adı Büyük Zen Düğünü’ydü yazarı ise Charles Bukowski ya da onu tanıyanların ifadesiyle Hank’tı.</p>
<p>Bukowski’nin diğer kitaplarını zaman içinde bir bir okudum, hakkında yazılanları gözden kaçırmadım. Aradan yıllar geçti. Beyoğlu’nun yağmurlu bir akşam saatinde tanıştığım yazar ile yollarımız Los Angeles’ın ıssız bir köşesinde yine bir araya geldi. Bu sefer mekan inanılmaz derecede sakin, hava güneşliydi. Etrafta ne kitap ne kitapçı ne de başka birileri vardı. Okyanusa bakan yamaçlarında yaşlı ağaçların gölgelendirdiği Green Hills mezarlığındaydım. Yazarın ölüm yıldönümünde onun mezarı başındaydım.<br />
Los Angeles limanının Vincent Thomas köprüsüne bakan bu mekanı bulmak zor olmadı. Mezarlığın Okyanus Manzarası adlı bölümünü kısa bir araştırmadan sonra keşfettim. Ancak Charles Bukowski’nin mezarını bulmak için bir hayli uğraşmam gerekecekti. Uzun süren araştırmama rağmen onun adının yazılı olduğu mezar taşını bulamadım. Bukowski’yi birlikte ziyaret ettiğim arkadaşım onun sanki bizden saklandığını söylüyordu. Charles Bukowski hayatta olduğu zamanlarda olduğu gibi yeni yüzlerle karşılaşmaktan kaçıyordu sanki.</p>
<p>Dünyanın öbür ucundan gelen iki ziyaretçi onu bulmakta kararlıydı. Mezarı rastgele taşlara bakarak bulamayacağımıza karar verip mezarlık görevlilerinden yardım istedik. Yaşlı kadın görevliye onun adını söylediğimizde yüzünde bir gülümseme belirdi. ‘Demek Bukowski’yi arıyorsunuz. Onu bulmak pek kolay değildir, yardıma ihtiyacınız olacak’ deyip bize bir kroki uzattı. Þekilde Bukowski’nin mezarına nasıl ulaşacağımız ayrıntılı bir şekilde açıklanıyordu. Haritayı alıp tekrar Okyanus Manzarası adlı bölgeye gittiğimizde onun mezar taşını bulmamız zor olmadı. Okuduğum romanları ve şiirlerini tekrar hatırladım. Mezarının köşesinde oturduğum yerden onun yaşadığı hayatı gözümde canlandırmaya çalıştım.<br />
Mutlu bir çocukluk dönemi geçirmemişti. Almanya’da doğmuş iki yaşındayken ailesiyle birlikte ABD’ye göç etmişti. Babasının baskısı yazarın sonraki yıllardaki yaşamına damgasını vuracak, onu toplumdan uzaklaştıracak, arkadaşlık ilişkilerini diğerleri gibi sürdüremeyecekti. Yaşamın kenarında, dışlanmışların arasında bir hayatın zorluklarına yazarak karşı koymaya çalıştı. Yazdıkları kısa sürede dilden dile ulaştı, kitapları elden ele ülkeyi dolaştı. ABD dışında da tanınmaya başlamıştı. Yazdığı kısa öyküler ve şiirler sıradan insanların her gün karşılaştıkları benzer deneyimleri içeriyordu. Onu ünlü kılan, kitaplarının Amerikan halkı arasında tutulmasını sağlayan özellik Hank’ın kendine özgü yalın ve sade üslubuydu. Bu üslup onu kısa sürede diğer yazarlardan farkı kıldı. O konuşulan dilde yazıyordu ve yazdıklarını anlamak için kimse sözlüğe bakmıyordu. Barları, kadınları, hayatın kenarında dolaşanları bir de Los Angeles’ı yazdı. Bu kenti bir kadını sever gibi seviyor, caddelerini bir bardak soğuk birayı içer gibi yaşıyordu. Yaşadığı deneyimleri, anıları en ince ayrıntılarına kadar yazmaya devam etti. Halkın onun yazılarını ve şiirlerini beğenmesine karşın elebiyat eleştirmenlerinin gözüne giremedi. Aslında onlar da Hank’ın umurunda değildi. Hayatı boyunca hiçbir zaman çok satanlar listesine giremeyen Hank’ın eserleri öldükten sonra kıymete bindi. Edebiyat çevreleri onun farklı üslubunun çağdaş Amerikan edebiyatında yer alması gerektiğine inandıklarında yazar hastanede ölüme meydan okuyordu.</p>
<p>Başaramadı&#8230;</p>
<p>1994 yılının 9 Mart günü Los Angeles’ın San Pedro kentinde öldüğünde beş kıtaya yayılan hayranlarını hayal kırıklığına uğratmıştı. Aslında onun ölüme meydan okuyuşu genç yaşlarda alkole olan bağımlılığıyla başlamıştı. Hayatının bir bölümünün anlatıldığı Barfly adlı filminin galasında kendisine yöneltilen soruyu şöyle yanıtlamıştı: ‘Ben aslında içerek intihar ediyorum. Bunu da seviyorum. Kimi bir kutu hap içip bunu yapar kimi benim gibi kendini içkiye vurur. Bu bir anlamda uzun vadeli intihar teşebbüsüdür’. Bukowski’yi tanıyanlar onun içkiyi ne kadar çok sevdiğini de iyi biliyorlardı. O bu tutkusundan hayatının son günlerine dek vazgeçmedi. Almanya’da başlayan macera Los Angeles’ta noktalandı.</p>
<p>Yazar ile buluşmamızın mekanı olan Green Hills Mezarlığı’nın yamaçlardaki yüzlerce mezar taşı birbirine benziyordu. Siyah mermer üzerine yazılmış tarihler, isimler ve notların dışında. Charles Bukowski’nin mezar taşında da onun yaşadığı yıllar 1920-1994 tarihleriyle belirlenmişti. Ýsminin altında onun lakabı ‘Hank’ yazılıydı. En altta eldivenlerni giymiş, gardını almış bir boksörün profilden görüntüsünü andıran bir şekil vardı. Bu şeklin altında ise ‘Don’t Try’ Türkçe karşılığıyla ‘Deneme Yapma’ yazılıydı. Ölümünden sonra yazarın eşi Linda tarafından yapılan bir açıklamada mezar taşındaki bu mesaja da açıklık getirilmişti. Hank’ın geride bıraktığı sevenlerine son mesajı ‘Deneme yapma, amacını gerçekleştir’ olmuştu.</p>


<p>Benzer Yazılar:<ol><li><a href='http://www.remgo.com/11/dus-ile-gercegin-hollywood%e2%80%99taki-bulusmasi/' rel='bookmark' title='Permanent Link: Düş ile gerçeğin Hollywood’taki buluşması'>Düş ile gerçeğin Hollywood’taki buluşması</a></li>
<li><a href='http://www.remgo.com/11/los-angeles%e2%80%99in-guneydogusu/' rel='bookmark' title='Permanent Link: Los Angeles’ın güneydoğusu'>Los Angeles’ın güneydoğusu</a></li>
</ol></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.remgo.com/11/hank-ile-randevu/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>A.B.D ye göç dalgası</title>
		<link>http://www.remgo.com/11/abd-ye-goc-dalgasi/</link>
		<comments>http://www.remgo.com/11/abd-ye-goc-dalgasi/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 26 Dec 2006 05:03:53 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[cumhuriyet]]></category>
		<category><![CDATA[gezi]]></category>
		<category><![CDATA[abd]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.remgo.com/11/?p=24</guid>
		<description><![CDATA[Yüzyıl once “Amerikan Rüyası”na erişmek amacıyla başlayan Yeni Kıta”ya göç bugün de milyonlarca insanın umudu. Ülkelerindeki yaşam standartlarını bu rüyayı gerçekleştirmeye tercih edenlerin sayısı rekor noktaya ulaştı. ABD eski Başkanı Bill Clinton’ın imzaladığı ve yasal vatandaşlık haklarını kolaylaştıran yasa ABD pasaportu bekleyen onbinlerce yabancıda ümit ışığı oldu. Yaklaşık 3 yıl süren bürokratik işlemlerin kısaltılması ve [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Yüzyıl once “Amerikan Rüyası”na erişmek amacıyla başlayan Yeni Kıta”ya göç bugün de milyonlarca insanın umudu. Ülkelerindeki yaşam standartlarını bu rüyayı gerçekleştirmeye tercih edenlerin sayısı rekor noktaya ulaştı. <span id="more-24"></span></p>
<p>ABD eski Başkanı Bill Clinton’ın imzaladığı ve yasal vatandaşlık haklarını kolaylaştıran yasa ABD pasaportu bekleyen onbinlerce yabancıda ümit ışığı oldu. Yaklaşık 3 yıl süren bürokratik işlemlerin kısaltılması ve vatandaşlık hizmetlerinin hızlandırılmasını amaçlayan yasanın imzalanmasıyla işlemleri askıya alınan 1 milyona yakın göçmene gündoğdu.</p>
<p>ABD Nufus Ýşleri Ofisi”nin geçtiğimiz günlerde kamuoyuna sunduğu istatiki bilgiler bu ülkeye göçün cazibesini yitirmediğini gösteriyor. Son verilere göre 281 milyon nufuslu ABDde 28.4 milyon yabancı yaşıyor, yani her 10 Amerikalıdan birini bir başka ülkede doğduktan sonra bu ülkeye göç edenler oluşturuyor. Yetkililer bu sayının onümüzdeki yıllarda daha da artacağını belirtiyor.</p>
<p>Yapılan istatistiklerde göçten en fazla nasibini alan eyelet Kaliforniya, kent ise Los Angeles.</p>
<p>Geçtiğimiz ay Los Angeles te 200 bin kişi daha ABD vatandaşlığına kabul edildi. Bu sayının artacağı tahmin ediliyor.</p>
<p>Arastırmalar ABD”ye yerleşmek amacıyla göç eden insanların yaşamak için Kaliforniya eyaletini tercih ettiğini gösteriyor. Ülkede yaşayan yabancı nufusun üçte biri Kaliforniaéda yaşıyor. Göçü onlemek amacıyla her yıl güncelleşen yasalara karşın Kaliforniada 8.8 milyon yabancı yaşıyor. Bu sayı ilkedeki toplam yabancı nufusun yüzde 40ını buluyor.</p>
<p>ABD Nufus Ofisinin rakamlarına gore ülkede 28.4 milyon yabancı bulunuyor. Başka bir deyimle ABDde yaşsyan 10 kişiden 1i yabancı ülkeden gelmiş ve burada yaşamını sürdüren göçmen.</p>
<p>Yapılan son istatistikler yabancı nufusun ilk tercihinin Kalifornya eyaleti olduğunu gösteriyor. Resmi verilere gore bu nufusun son 10 yılda 2.9 milyon arttığı ifade ediliyor.</p>
<p>Ülkenin çekim alanı haline gelen eyalettin en gözde kenti Los Angeles. Yaklaşık 13 milyon nufuslu kentin 4.7 milyonu başka bir ülkede doğup yaşamak için Los Angelesi tercih edenlerden oluşuyor. Kentin cazibesi iş alanlarının verimliliğinden kaynaklanıyor. Tarımdan endüstriye, teknolojiden sanata pek çok alan yeni fikirlere ve yeni ufuklara açık. Alanında deneyimli bir kişinin Los Angelesite iş bulma imkanın yüksek oluşu ve gelen yabancıların başarı hikayeleri yeni göçmenlere de ilham kaynağı oluyor.<br />
 Los Angeles örneği ABDnin genel göç olayına yaklaşımını özetliyor. Polis yasadışı göç eden kişilerle mücedelede yetersiz kalırken bir şekilde ABDye göç etmiş olanlar kiltürel farklılığın faydalarını saymakla bitiremiyor. 65 yaşındaki Quan Pham farklı kültürlerin bir arada yaşamasının toplumu ayakta tutan etken olduğunu iddia ediyor. 1990 yılında Vietnamdaki yaşamını noktalayıp ABDye göç eden Pham “Farklı kültürlerle biararada yaşamak bir bahçede aynı anda değişik türden çiçek koklamaya benziyor” diyor.</p>
<p>Merkezi Washington da bulunan Göç Araştırma Merkezi Başkanı Steven Camorota, geçtimiz günlered yapıtığı açıklamayla yasal yollardan ABDye gelen ve vatandaslık hakkı kazanan kişilerin işlemlerinin hızlandırılması kararını olumlu karşıladı. Yasadışı göçü özendirdiği yolunda kendisine yöneltilen eleştrilerin haksız olduğunu iddia eden Camorota, “Politik hatalar bu konuda doğru adım atmamızı engelledi. Doğru uygulamalar yaparsak yasal göçün kalitesini arttırabilir yasadışı göçle daha geniş çapta mücadele edebiliriz.” dedi. Ulusal Göç Forumu adlı örgütün başkanı Angela Kelley de ABDye yeni göç eden insanların eskilere oranla farklı bir tutum içinde olmadıklarını, çalışarak emeklerinin karşılığını kazandıklarını belirtti. Los Angeles Kültür Ofisi Genel Müdürü Adolfo Nodala gore kültürel farklılık kentin geişmesinde olumlu bir etken. Kentle ilgili alınacak bir kararın değişik boyutlarda incelendiğine dikkat çeken Nodal, “Bu karar alım sürecini yavaşlatıyor ancakö bu kadar farklı kültürü bir potada eritmeyi başarmış bir kent buna değer” dedi.</p>
<p>6 yıl once Meksikadan kaçan 22 yaşındaki Maria Solis e gore ABD cocuklarının geleceği.</p>
<p>1987 yılında ABDye göç eden Üran asıllı Sia Soli “Tabanığızda farklı yiyeceğe benziyor farklı kültürlerle bir arada yaşamak. Gerri dönmeyi düşünmüyorum. Burada hayat daha rahat ve herşey düzenli” diyor.<br />
Farklı kültürlerin göç ile ilgili görüşleri aynı. Herkes ABDnin sunduğu imkanlardan hoşnut.</p>
<p>Yasadışı yaşayanların sayısı 4.6 milyon<br />
ABDiye her yıl göçedenlerin sayısı 1.2 milyon<br />
Göçedenlerin %51i Meksika ve Güney Amerika ülkelerinden<br />
%67 lise eşitimi almış<br />
Yüzde 36sının yıllık geliri 20 bin dolar<br />
Los Angeles bölgesindeki okullarda okuyan ögrenciler 83 yabancı dil konuşuyor<br />
Mahkemelerde çalışan 675 tercuman 91 farklı dil konuşuyor.</p>


<p>Benzer Yazılar:<ol><li><a href='http://www.remgo.com/11/amerikan-dusu/' rel='bookmark' title='Permanent Link: Amerikan düşü'>Amerikan düşü</a></li>
<li><a href='http://www.remgo.com/11/melekler-kentinin-sokaklarinda/' rel='bookmark' title='Permanent Link: Melekler kentinin sokaklarında'>Melekler kentinin sokaklarında</a></li>
<li><a href='http://www.remgo.com/11/los-angeles%e2%80%99in-guneydogusu/' rel='bookmark' title='Permanent Link: Los Angeles’ın güneydoğusu'>Los Angeles’ın güneydoğusu</a></li>
</ol></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.remgo.com/11/abd-ye-goc-dalgasi/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Sessizliğin Doyumsuz Tadı: Adatepe</title>
		<link>http://www.remgo.com/11/sessizligin-doyumsuz-tadi-adatepe/</link>
		<comments>http://www.remgo.com/11/sessizligin-doyumsuz-tadi-adatepe/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 26 Dec 2006 05:01:25 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[cumhuriyet]]></category>
		<category><![CDATA[gezi]]></category>
		<category><![CDATA[anılar]]></category>
		<category><![CDATA[gazete]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.remgo.com/11/?p=22</guid>
		<description><![CDATA[Adı Adatepe. Küçük bir köy. 50 ev var yok. Terkedilmiş. Ege’nin bu esrarengiz kçyünde zaman sanki durmuş. Sırtını dağlara dayamış iki tepe arasından şarap kadehi görünümündeki denizi gören köy, Ayvacık-Edremit yolu üzerinde. Yol üzerinde köyü gösteren ne bir işaret ne de bir hareket var. Karayolundaki sarı üzerine siyah yazılı ‘Zeus Altarı’ yasını görüp tarihi bir [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Adı Adatepe. Küçük bir köy. 50 ev var yok. Terkedilmiş. Ege’nin bu esrarengiz kçyünde zaman sanki durmuş. Sırtını dağlara dayamış iki tepe arasından şarap kadehi görünümündeki denizi gören köy, Ayvacık-Edremit yolu üzerinde.<span id="more-22"></span></p>
<p>Yol üzerinde köyü gösteren ne bir işaret ne de bir hareket var. Karayolundaki sarı üzerine siyah yazılı ‘Zeus Altarı’ yasını görüp tarihi bir mekanın yolunu tutanlar bilmeden bu köyün ziyaretçilerinden oluyor.<br />
Ege’nin hayat veren yeşili içinde taş evler görünüyor uzaktan. Sokaklarında kimsenin yürümediği, kuş seslerinin bile zorlukla duyulabildiği bu köyün büyüsüne bırakıyorsunuz bir anda kendinizi.</p>
<p>Köyün dayanılmaz cazibesi yaklaştıkça artıyor. Uzayan toprak yolun ucunda köy meydanı görünyor. Meydana girdiğinizde sessizlik içinde kayboluyorsunuz. Evlerin kapı ve camları kapalı. Ýçlerinde hiçbir yaşam belirtisi yok. Kapalı kapılar ardındaki sessizlik köy meydanına yansıyor.<br />
Köyün dar sokaklarına dalıyorsunuz. Boö sokakların sessizliğini ayak seslerinz bozuyor. Bir anda karşınızda bir köylü beliriyor. Kapısı kilitli bir evin gölgesinde yürüyor. Omuzları düşmüş kamburu çıkmış yaşlı bir adam. Ona doğru yaklaştığınızı hissettiğinde dönüp size bakıyor. Kısa sürede başlayan sohbet sırasında adının Ali olduğunu öğreniyorsunuz. Konuştukça çekingenliği kayboluyor. Hatta bir süre sonra sohbetin kahkahalar eçliğinde devam ettiğinin farkına varıyorsunuz.</p>
<p>Köyün 500 yıllık bir gçmişi olduğunu ondan öğreniyorsunuz. Kurtuluş Savaşı sonrası köy halkının tamamını oluşturan Rumların nasıl ayrıldığını, gidenlerin torunlarının zaman zaman buraya gelerek köyü uzaktan izlediklerini köye yerleşen Türklerin de son 10 yıl kapılarına kilit vurup kasaba ve kentlere göç ettiklerini anlatıyor Ali Dede.</p>
<p>Son yıllarda Zeus Altarı işaretini takip edip tesadüfen köyü gören yerli turistlerin boş evleri sahiplerinden satın aldıklarını, restore ettikten sonra yerleştiklerini öğreniyorsunuz.</p>
<p>Köyün biraz dışına çıktığınızda çayırlarda daha önce rastlamadığınız kır çiçeklerini görüyorsunuz. Yorgunluğunuzu atmak için yere uzanıp gözlerinizi gökyüzünün mavi sonsuzluğuna dikiyorsunuz. Ya da köyü tepeden seyrediyorsunuz. Manzaranın güzelliğiyle bir kez daha büyüleniyorsunuz. Dalları tomurcuklanmış ağaçlar, yeşilin cümbüşünde danseden çayırlar, karşınızda Zeus Altarının bulunduğu tepe ve uzaktaki adalar. Bütün bunlar biraraya geldiğinde sizi yaşadığınız dünyadan uzaklaştırmaya yeten bir rüyaya daldığınızı sanıyorsunuz. Birazdan gneş Ege’nin üzerinde batmaya hazırlanıyor. Kızıllık köyün taş duvarlarına yansıyor, sokak aralarına vuruyor. Gün batarken köyden ayrılıyorsunuz. Köyün sessizliğini arkanızda bırakıyorsunuz. Yol alırken yaşadıklarınızı canlandırıyorsunuz bir kez daha.</p>
<p><em>(21 Sep 2003)</em> </p>


<p>No related posts.</p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.remgo.com/11/sessizligin-doyumsuz-tadi-adatepe/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
	</channel>
</rss>
