Monterey, California Eyaleti’nin renkli bir kentidir. San Francisco yakınlarında, okyanus kenarında bir yarımada üzerinde yer alır. Eyaletin eski yerleşim birimlerinden bir olarak anılır. Balıkçılığıyla ve istakozlarıyla ünlüdür. Bir de her yıl düzenlenen Müzik Festivali’yle… 2002 yılının bulutlu bir sonbaharında Monterey kentine girerken arabanın teybinden yükselen müziği dinliyordum. Okyanusu gören bir yerde arabayı durdurdum. Müzik devam ediyordu. Jimi Hendrix’i dinliyordum.
Monterey ve Hendrix…

Yıllar önceki bir buluşmanın tarihe kazıdığı iki isim… Bir efsaneye tanık olan topraklar…
Bundan 35 yıl önce bu kent yine bir Müzik Festivali’ne ev sahipliği yapmıştı. Festivalin gözdesinin Jimi Hendrix olduğu söylenir.

Onu dinlemek için ülkenin dört bir yanından gelen hayranları, California’nın bu kasabasında buluşmuştu.

‘The Jimi Hendrix Experience’ sahne aldı. Müzikseverler unutamayacakları, bugün bile konuştukları bir müzik ziyafetinin tadını çıkartıyorlardı. Hendrix alanı dolduranları coşturuyordu. Fender Stratocaster marka beyaz gitarıyla Monterey’e ve aynı zamanda Amerika’ya blues’u dinletiyordu.
O günkü olağanüstü performansı hem kendisi hem de blues müziği için bir dönüm noktasıydı.

O tarihten sonra blues tarzı, rock müziğinin de kapılarını aralayacaktı. Tıpkı daha önceleri farklı müziklerin doğmasına neden olduğu gibi…

Hendrix’in o gün müzikseverlere dinlettiği blues, Amerika’nın tarihi kadar eski. Temeli Afrika’ya dayanan bir müzik türü.

Köle ticareti için Amerika’ya getirilen zencilerin o dönemde sahip olduğu tek değer belki de müzikleriydi. Kendi kültürlerini koruyabilmenin ve gelecek nesillere iletebilmenin bir aracıydı blues.

Amerika’da ilk kez Mississipi Nehri’nin uzandığı güney eyaletlerinde duyuldu. Ýlk köleler bu eyaletlerde çalıştırılıyordu. Tarlalarda tütün, pamuk toplarken bir yandan da şarkı söylüyorlardı. Þarkıyı oluşturan sözler umudu, birliği, özgürlüğü bir de hüznü anlatıyordu. Cumartesi günleri kendi müziklerini serbestçe dinlemelerine izin verildiğinde blues’un ilk besteleri oluşmaya başladı.

Zaman içinde Amerika başka göçmenlere de ev sahibi oldu. Her grup kendi kültürünü beraberinde getiriyordu Amerika’ya. Kölelerin bu yeni göçmenlerle tanışması blues’un geleceğini de belirleyecekti.

Afrikalı zenciler, Güney Amerikalılardan gitarı, Ýrlanda ve Ýskoç göçmenlerden kemanı duydu. Bunları kendi müzikleriyle birleştirdiler. Blues müziğinin temeli gitarla farklı bir boyuta geçti.

Köleliğin son bulmasından sonra blues özgürce çalınır, dinlenir oldu. Amerikalılar bu yeni müziği dinledikçe sevdi.

Blues’un başkenti Memphis kentiydi. 1900’lü yılların başında çok sayıda grup ortaya çıktı. Amerika’nın farklı yerlerinden blues dinlemek için Memphis’e gelenlere ilk kez bu yıllarda rastlandı. Bu kentten yayılan blues farklı bölgelerde kendi sesini bulmaya başladı. Her grup kendi bölgesine özgü besteler çalıyor, farklı gitaristler kendi teknikleriyle bölgelerinin müziğini yaratıyorlardı. Bu gruplar yaşadıkları bölgeyle anılmaya başlamıştı. Texas Blues, Delta Blues gibi çeşitleri türedi.

Blues’u 1930’lu yıllara kadar sadece Amerikalılar, özellikle güney eyaletler tanıyordu. Bu müziği dünyaya dinleten isim Louis Armstrong oldu.
Blues’un cazla karışıp kaynaştığı yıllardı. Ella Fitzgerald ve Billie Holiday gibi isimler yine bu yıllara denk geldi. Onları Lonnie Johnson, Big Bill Broonzy, Robert Johnson, Sonny Boy Williamson, Willie Dixon, Muddy Waters, Little Walter, Howling Wolf, John Lee Hooker izledi.

Ýlk zenci radyosu olan WDIA Memphis’in Riley King isimli bir diskjokeyi blues’un gelişiminde önemli bir rol oynadı. Daha sonraki yıllarda bu diskjokey Blues Boy ya da kısaca B.B. King olarak tanınacaktı.
Blues 1955 yılında Chuck Berry ismini, Berry de yeni bir müzik türünü Amerika’ya tanıttı.

Rock’n Roll.

Bu türün temsilcileri arasında yükselen bir isim vardı. Fiziği ve sesiyle gönüllere taht kuran bu isim Elvis Presley’di. 60’lı yıllara damgasını vuran Presley, Rock’n Roll’u dünyaya sevdirdi.

Mississipi Nehri’nin uzandığı güney eyaletlerde doğan ve Ameriya’ya yayılan blues, zaman içinde evrim değiştirse de aslını yitirmedi. Amerikan müziğini yaratan blues, dünya müziğine de damgasını vurdu.

Monterey’de bundan 35 yıl önce yaşanan efsaneye tanık olamasam da bu kültürün topraklarında dolaşmak güzel bir duygu.

Yolunuz California’ya düşerse Monterey’e uğrayın. Balıkçı Köyü’nü ziyaret etmenizi tavsiye ederim. Bir de istakoz çorbası içmeyi unutmayın. Monterey’in keyfine varacağınızdan eminim.
Hele okyanusu gören bir yerdeyseniz…
Ve blues dinliyorsanız…

 


5 Aralık 2004 tarihinde Cumhuriyet Gazetesi’nde yayınlandı

Düşüncelerinizi yazmak ister misiniz?

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir