Uzun zamandır hasretini çektiğim bir tatilden döndüm. Doğup büyüdüğüm, sokaklarında yetiştiğim, kendisini hiç ayrılmayacakmış gibi sevdiğim İstanbul’daydım. Doya doya geçenve nedense bitmesini hiç istemediğim bir tatil… Kışın ortasında İstanbul çekilmez olur. Trafik saç yoldurur, soğuk nefes aldırmaz, çamur paçalardan eksik olmaz. O güzel sokakları, bakmaya doyum olmayan Boğaz manzarası, martı çığlıkları ıslak bir perdenin ardında sanki kenini saklar durur. Başımı siper alır gibi yere eğip soğuktan korunmaya çalışırken etraftaki güzellikler kaçıverir. California’nın sıcak güneşinden sonra İstanbul’un karla karışık muhabbetlerine alışmak zor olsa da bu kentin genlerimize işleyen kokusu bir anda herşeyi değiştiriverir. Sadece İstanbul mudur özlenen? Değil tabii. Dostluklar, paylaşılan zamanlar, geçen güzel anlardır aslında aranan, özlem duyulan. Bu duygudur yedi tepeli bu kentin sokaklarında bizi birleştiren, yağmuruna, çamuruna boyun eğip hasretini çektiğimiz dostlarla yapılacak buluşmalarda yollara döken…Döndüğümde arkadaşlarım soruyor; ‘Nasıl geçti tatilin, İstanbul nasıl?’ İstanbul’u anlatmak zordur, kelimelere sığdırmak zaman alır. Kestirmeye kaçıp, ‘Aynı İstanbul, bildiğiniz gibi işte…’ deyip kaçamak cevaplar vermekte kolay olmuyor.

İstanbul’a, Türkiye’ye özlem duyan herkesin bildiği duygulardır bunlar. Hepimizin yaşadığı, zaman zaman düşünmekten kaçındığı bir özlem…

Türkiye’de bulunduğum süre içinde en öok yapmak istediğim şeyleri tek tek yerine getirdikten sonra sıra mesleğim gereği beni ilgilendiren konulara da girmeden edemedim. Kamuoyu gündemini takip etmekte biraz güçlük çeksem de bir süre sonra alışmak zor olmuyor. Tıpkı İstanbul’un trafiğine 10 yıl uzak kaldıktan sonra araba kullanmak gibi. Önceleri acemilik duygusu ağır basıyor, araçlar birbirine son anda çarpmaktan nasıl kurtulup yollarına devam ediyor diye hayretle bakıyorsunuz, sbirkaç manevradan sonra genlerinize işleyen İstanbul’un trafik kuralları içinde kendinizi buluveriyorsunuz.

Önce Türkiye’yi yöneten siyasilerin herkesin gözü önünde sokak kabadayıları adabıyla yaptıkları suçlamalar vardı. Araya bayram girdi de gündem biraz değişti. Kurban kesim alanları diye ayrılan yerlerde kurban yerine kendilerini kesen onlarca acemi kasabın haberleri gündemi yakaladı. Ardından hepinizin malumu Kuş Gribi. Önce Van’da başlayan sonra başka kentlere sıçrayan, herkesin konuşup bilgi verdiği ancak kimsenin anlayamadığı bir Kuş Gribi olayı yaşandı ve bitti. Ardından bir başka olay gündeme damgasını vurdu. Birkaç ay öncesine kadar karalisteye alınıp hapis yolu gözüken Orhan Pamuk’un davası düştü. Gazeteci Abdi İpekçi’yi öldüren, Papa’yı vuran Mehmet Ali Ağca’nın tutuklu bulunduğu cezaevinden salıverildiğini bütün Türkiye, dünyanın gözü önünde hayretler içinde sessiz sedasız izleyiverdi. Ne olduğunu anlayamadan da Ağaca sırra kadem bastı. Bütün bunlar 10 gün içinde Türkiye’nin gündemindeki maddelerdi.

Unutmayacağız…

Hayatlarımızda bazı günler diğerlerinden farklıdır. O gün uyandığınızda bu farkı derinlerde bir yerde hissedersiniz. 24 Ocak benim için böyle bir gün. Geçtiğimiz hafta 24 Ocak sabahı arabama atlayıp okyanusu gören bir sahilyolunda kenara çektim. 13 yıl öncesine giden anılar yolculuğu da işte bu an başladı.

24 Ocak 1993… Soğuk ama güneşli bir İstanbul. Öğle saatleri… Gazetedeyim. Cumhuriyet’in Cağaloğlu’ndaki binasının ikinci katı… Haber merkezi sessiz. Sıradan bir Pazar günü. Bir yandan çayımı yudumlayıp bir yandan gazetelerin Pazar dergileri arasında kayboluyorum. Polis telsizi sessiz. Radyodan inceden inceye yükselen bir müzik. Arada bir çalan telefonlar… İşte biri daha çalmaya başladı. Bana biraz uzak. Haber merkezinin masasındaki kırmızı telefon ısrarla çalıyor. Yetişip cevap veriyorum. Karşımdakinin kim olduğunu sormaya fırsat bulamadan duyduklarımla dona kalıyorum. ‘Uğur Abi’nin aracı… Bombalandı… Kendisine ulaşamıyoruz…’ Telefon kapanıyor, teleks odasından gelen sesler. Flaş haber geçtiğinde Anadolu Ajansı’nın teleksinden duyulan zil sesleri… Dökülen ilk satırlarda okuyabildikelrim… ‘Uğur Mumcu’ya Suikast’ Alt kattaki yemekhaneye koşan ben, birilerine ulaşmaya çalışıyorum… O sırada yukarıya, haber katına koşanlar. Bir anda karışan, ortalık. Herkes susuyor, yılların tecrübeli gazetecilerinin gözlerinde yaş… haber duyulduğunda susmak bilmeyen telefonlar, ertesi günkü gazeteyi hazırlama çabalarımız…

Karlı bir Ankara sabahı, gazeteci yazar Uğur Mumcu evinin önünde bombalı bir saldırıya kurban gitmişti. Aradan 13 yıl geçmiş. Koca 13 yıl. Bu cinayetten sonra 11 hükümet, 7 başbakan, 14 içişleri bakanı değişmiş. Davayı 13 yılda toplam 6 savcı takip etmiş. Konuyla ilgili ilgisiz herkesin birşeyler söylediği ancak gerçek katil veya katiller hâlâ sır olan bir kara sayfa. Geçtiğimiz hafta, dünyanın birucunda Uğur Mumcu’nun ölüm yıldönümünü anarken bir yandan da yazdığı kitapları hatırlıyorum. Her biri bugünün Türkiye’sine ışık vuran, Türkiye’nin gündemini hala işgal edebilen konular. Neler mi bunlar? ‘Papa, Mafya, Ağca’, ‘Tarikat, Siyaset, Ticaret’, ‘Sakıncalı Piyade’, ’12 Eylül ve Şeriat’… 24 Ocak’ta Los Angeles’ta güneşli bir gün vardı. Ankara karlı mıdır acaba?

Arabamdan inmeden okyanusu dinliyorum. ‘Dağ gibi kara yağız birer delikanlıydık’ ile başlayan ve ‘Korkmadan öldük ey halkım, unutma bizi…’ ile son bulan Sesleniş adlı yazısını mırıldanıyorum kendi kendime…

1 Şubat 06

Düşüncelerinizi yazmak ister misiniz?

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir