Gazeteci

Ve kavga bittiği zaman
Ne çiftlik sahibi oldu ne apartman
Kavgadan önce Kartal'da bahçıvandı
Kavgadan sonra Kartal'da bahçıvan

Nazım Hikmet

Bugünlerde Cumhuriyet'te yine fırtınalar kopuyor. Ortalık toz duman... Bu karmaşada yazılanları, hakaretleri, karalamaları hayretler içinde okuyorum. Gelenler gidenleri, ya da gidenler gelenleri değil, sıklıkla Cumhuriyet'le uzaktan yakına ilgisi olmayanlar, Cumhuriyet'in felsefesini anlayamayanlar gazete ve yönetimi bombalıyor, ateş püskürüyor. Bugüne dek adını Cumhuriyet'le birlikte anamayacağınız kişiler gazetenin mirası üstünde tepinip duruyor. Sosyal medyanın kuralları anlaşılan böyle işliyor. Ne kadar hakaret o kadar "like", ne kadar küfür o kadar "retweet" durumu...

Kim doğruyu söylüyor, kim atıp tutuyor anlamak bizler için kolay ama neler olup bittiğini kavramaya çalışanların işi zor.

Vakıf tartışmaları konusunu merak edenler bugüne dek yazılmış en titiz ve objektif yazıyı buradan okuyabilir.

Gazetede bugün yaşananları anlamak için 5 Kasım 1991’de başlayan, 1992'de sonuçlanan kavgayı da hatırlamakta fayda var. Özgen Acar'ın yazısı o depremi özetliyor. O dönemi baştan sona yaşayan eski bir Cumhuriyet çalışanı olarak bildiğim ve öğrendiğim en önemli ders şu:

Biz çalışanlar, yöneticiler, gazeteye emeği geçen herkes gelip geçici, aslolan Cumhuriyet. Bunun için gereken fedakarlıklar  zamanında yapıldı, bundan sonra da yapılacak. Müdahalelerle yolundan saptırılmak istense de Cumhuriyet kurulduğu felsefede yayınına devam edecek. Bunu değiştirmek isteyenler geçmişte olduğu gibi bugün de unutulup gidecek.

Bugün gazeteye dönen ekip büyük bir enkaz devraldı. Benzer durum 1992'de de yaşanmıştı. O günkü kadro krizi aşmayı başardı. Şimdi o günleri yaşayanların benzer çabalarıyla ve en önemlisi okur desteğiyle bu kriz de atlatılacak.

Fabrika ayarlarına dönen Cumhuriyet'in yolu açık olsun...

Arşivde Uğur Mumcu'nun 3 Mayıs 1992'de yazdığı "Gazeteci" başlıklı yazısını buldum. Mesleğin çamura bulaştığı bu günlere örnek olabilir, aynı zamanda 1991 kavgasını hatırlamayanlara yardımcı olabilir.

***

GAZETECİ

Gazeteciyi nasıl tanımlarsınız? Kimdir gazeteci, ne yapar? İşlevi nedir? Gazeteci, her konuda fikir ileri süren, her şeyi bilen insan demek midir? Hayır. Nereden bilecek gazeteci her şeyi?
Ben kendime göre bir tanım yapayım:
- Gazeteci, haber ve bilgi kaynağına en çabuk ulaşan ve bu kaynaklardan edindiği bilgi ve haberleri okurlara sunan insan demektir.
Gazetecinin bu görevini yapabilmesi için habere, olaya, olguya, belgeye ve bilgiye dayalı yazılar yazması gerekir. Bunun için de gazetecinin güvenilir kişi olması zorunludur. Sır saklayan, haber ve bilgi kaynağını gizlemesini bilen, gerektiğinde hükümetlere ve güç odaklarına karşı savaşmayı göze alan insan, gazetecidir.
Günümüzde sarı basın kartlarının ardına gizlenip devlet kapılarında ve belediyelerde "ihale takip eden", bankalardan aldıkları kredilerle milyarlar vuran, düzmece belgelerle gazetelerini ve devleti dolandıranlar da var.
Hem bunlar var, hem Osmanlı İmparatorluğu'ndaki "mabeyn katipleri" gibi, gazetecilik adına hükümetlere, konutlara ve köşklere tutanak katiplikleri yapanlar da!
Türkiye'de gazete okuru sayısı da pek parlak bir grafik çizmiyor. Okur sayısını dünya ölçeklerine vurduğunuz zaman, iç karartıcı tablolar ile karşılaşıyorsunuz. UNESCO, bir ülkenin gelişmiş sayılabilmesi için her 1000 kişiden 100 kişinin gazete okuru olması ölçüsünü getiriyor. Bizde bu sayı, binde 58'dir.
Bu oran İngiltere'de binde 373, Danimarka'da 360, Almanya'da 342. Fransa'da 179, İtalya'da 146 ve komşumuz Yunanistan'da da binde 133'tür.
Üstüne üstlük, Türk basını "tekelcilik" tehlikesi ile karşı karşıyadır. İngiltere'de, sahip değiştirecek bir gazetenin tirajı 500 bini geçiyorsa, satış işlemleri "Monopolies and Mergers Commission" adlı komisyonca onanmadan kesinleşmez. Almanya'da "Federal Kartel Dairesi", yıllık 25 milyon marklık iş yapan bütün şirketleri olduğu gibi, devredilecek bu gazete işletmelerini de denetler.
Fransa'da 1986 yılında çıkarılan "Basının Yasal Rejiminde Reform" adlı yasa, bir yıl içinde toplam tirajın yüzde 30'unu geçen gazetelerin satış işlemleri ile ilgili kayıtlayıcı kurallar getirmiştir. ABD'de "Federal Communications Commission", bir büyük yayın organının, aynı alandaki bir yayın kuruluşunu almasını yasaklamıştır.
Türkiye'de bu konuda hiçbir kural yok; gazete dergi ve televizyon kanalları ile tam bir tekelleşme sürecine giriyoruz.
"Star 1" devlet desteği ile açıkça Anayasaya ve yasalara aykırı olarak yayın yapıyor. Böylece, yayın ve reklam dünyasında "haksız rekabet" devlet eliyle yaratılıyor.
Böyle bir ortamda Cumhuriyet gazetesinden, bir grup arkadaşımızla birlikte ayrılma zorunluluğu duymuştum. Cumhuriyet gazetesinden içi kan ağlaya ağlaya ayrılanların, emeklerinden başka geçim kaynakları yoktu. Hiçbirinin bankada birikmiş parası da yoktu. Ayrılırken de hiçbir yasal hakkımız verilmemişti. Ayrılan arkadaşlar aramızda yaptığımız toplantıda "1 Şubat gününe kadar beklemeye", daha sonra da herkesin kendi yolunu seçmesine karar vermiştik.
Bu arada, bin bir engele karşın Cumhuriyet gazetesini yaşatabilmek için gazeteye yeni sermaye ve yeni ortak arama çalışmalarını da sürdürüyorduk.
Milliyet gazetesi, haber çeşitliliği ve yorum özgürlüğü ilkelerini amaç bilmiş bir "düşünce forumu"ydu. Milliyet gazetesi, bu güç günlerimizde bana ve arkadaşlarıma kucak açtı. Üç aydır, Milliyet gazetesinde karınca kararınca, olaya, habere, belgeye ve bilgiye dayanan yazılar yazmaya çalıştım. Bunda ne ölçüde başarıya ulaştım, bilemiyorum.
Bu üç ayda, Milliyet gazetesinin çağdaş anlamı ile tam bir "gazetecilik ortamı" olduğunu, bu ortamın güven duygusuna dayalı arkadaşlık ve dostluk ilişkileri ile geliştiğini, gazetelerde hep yakındığımız "tek adam yönetimleri" yerine; gazetenin, haber zenginliği ve yorum özgürlüğüne dayanan demokratik ve çağdaş bir anlayış ile yönetildiğini yaşayarak gördüm.
Cumhuriyet gazetesini dramatik serüvene sokan grup, gazeteyi milyarlık borç batağına sürükleyip kaçtıktan sonra benim görevim, güç durumda olan eski gazeteme koşmaktır.
Milliyet gazetesinden bu nedenle ayrılıyorum. Umarım, beni anlayışla karşılarsınız.
Nazım Hikmet'in en çok sevdiğim şiirlerinden biri "Ve kavga bittiği zaman / Ne çiftlik sahibi oldu ne apartman / Kavgadan önce Kartal'da bahçıvandı / Kavgadan sonra Kartal'da bahçıvan" diye biter.
Cumhuriyet gazetesindeki "kavgadan sonra" ben, yine eski görevime kaldığım yerden devam edeceğim. Borç batağına sokulan ve tirajı 40 binlere inen gazetede, ellerimize dikenler de batsa, görevimiz; okurlarımıza, yediveren bağımsızlık güllerini sunmaktır.
Binlerce teşekkürler, hoşça kalın...

UGUR MUMCU(Milliyet, 3 Mayıs 1992)


Aydın Boysan: İstanbul bir beyefendisini daha kaybetti

Remzi Gökdağ - Eski İstanbul'u çoktan unuttuğumuz şu günlerde eski İstanbullu bir beyefendiyi daha kaybettik. Renkli kişiliği ile tanınan mimar ve gazeteci Aydın Boysan 97 yaşında yaşamını yitirdi.

O bizim için her zaman bir ağabeydi. Anıları hayatımızı renklendirdi, sohbetleri hep gülümsetti.

"Onun ölümüyle bir sayfa kapandı" derler ya, işte bu söz dün anlamını buldu. Artık Çiçek Pasajı'ndaki Cuma sohbetleri onsuz olacak, Narlıkapı Çıkmazı'nı kimse anlatamayacak, 80 yaşındaki arkadaşlarına kimse "gençliğinin kıymetini bil" diyemeyecek.

Masasında bulunma keyfi

Cumhuriyet'te çalıştığım yıllarda Aydın Boysan ile zaman zaman sohbet etmiştik. Park Otel mücadelemizde elimizden tuttu, bize yol yordam gösterdi. Sonra kendi dünyasına çekildi. Arkadaş grubuyla haftalık toplantıları devam etse de eskisi kadar aktif olmadı.

Sevgili İstanbul kitabı için görüştüğüm 20 kişiden biri de Aydın Boysan'dı. Onu bulmak zor olmadı. Her zamanki mekanında Çiçek Pasajı'nda Bayram'ın yerinde dostlarıyla sohbet ediyordu. Masasına konuk olup eski İstanbul'u bir de onun anılarıyla hatırlamak benim için unutulmaz bir andı.

Çiçek Pasajı İstanbul’un tarihinde önemli bir yere sahipti ama bu mekanın Aydın Boysan’ın hayatındaki yeri de çok özeldi.

Cihat Burak’la, Selahattin Pınar’la burada sırlarını paylaşmıştı. Onlar demlenirken Degüstasyon’un garsonları Koço ve Niko masaların arasında gidip gelirdi.

O günler çok gerilerde kaldı ama Aydın Boysan’ın Çiçek Pasajı muhabbetleri düne kadar aralıksız devam etti.

Sahada uygulamalı araştırmaya başlayamadık

Bayram'ın yerinde Cuma sohbetindeyiz. Arif Keskiner anlatıyor, yanında Safa Önal, Nuri Bilge Zobu ve ben dinliyoruz.

Eski İstanbul sohbetimiz Çiçek Pasajı’ndaki geleneksel Cuma buluşmalarından birine denk gelmişti. Masada “Cuma ekibi” yerini almış, harekete çoktan geçmişlerdi. Her biri efsane isimlerden oluşan bu ekipte o gün Safa Önal, Arif Keskiner, Nuri Bilge Zobu ve Burak Boysan vardı. Bu isimlerin ortasında unutulmaz bir sohbete tanık oldum.

Aydın Boysan eski İstanbul’u anlattıkça efkarlandı, efkarlandıkça da eli rakı kadehine uzandı. Kentin bugünkü halini tanıyamadığını söyledi. Çocukluk komşularını birer birer sayarken bugünkü komşularını tanımamasını  sorguladı. Cevabını da şöyle ekledi: "Bu durum toplumun birbirinden kopuşudur."

Sohbetimiz bittiğinde yeniden buluşmak üzere sözleştik. Masabaşı sohbetimizi bir de “sahada” uygulamalı araştırmayla tamamlamamız gerektiğini söylemişti. Beni Narlıkapı Çıkmazı'na davet etti. "Dönüşte de Aksaray'dan geçeriz, orayı da anlatırım sana. Aksaray'ın eski halini duyunca kulaklarına inanamayacaksın" dedi.

Çiçek Pasajı’ndan çıkıp İstiklal Caddesi’nde yürümeye başladığımda onun az önce gür sesiyle söylediği şu sözleri tekrar düşündüm: “Dünyaya yeniden gelsem bütün belalarıyla yine İstanbul’da yaşamak isterim...”

9 Ocak 2015 günü Çiçek Pasajı buluşmamızdan sonra onu bir daha göremedim. Sözleştiğimiz gibi sohbetimizi masada değil sahada yapamadık.

Artık Narlıkapı Çıkmazı'na bir yolculuk şart oldu. Onun selamını ileteceğim. Samatya'nın dar sokaklarında Aydın Abi için yürüyeceğim.

Eski İstanbul'u bir de ondan dinleyin

Aydın Boysan'la yaptığım uzun sohbet 2015'in sonunda yayınlanan Sevgili İstanbul adlı kitabımda yer aldı. Bu sohbetten bazı alıntıları tekrar hatırlatmakta fayda var...

 

"Bir zamanlar İstanbul’un nufusu 600 bindi. Şişli’den Boğaziçi’ne doğru yola çıktığımızda bir anda ıssız yerlerde bulurduk kendimizi."

"Eskiden insanlar birbirine yakındı. Hayat mahallede yaşanırdı. Sevinçlerimizi, hüzünlerimizi, bayramlarımızı, hastalıklarımızı birlikte yaşardık. Mahallede yaşayanlar birbirlerini tanırdı. Tanımayanların da göz aşinalığı vardı, selamlaşırlardı."

“Dünyanın pekçok kentini gördüm ama bunların hangisi İstanbul’a benzer sorusunun yanıtı zor. Başka kentleri İstanbul’la kıyaslamak doğru olmaz. 5 kıtada bulundum ama İstanbul dışında bir yerde yaşamayı düşünmedim. Çünkü yaşadığım yerden şikayetçi değilim.”

"İstanbul 1950'ye kadar bir milyonu geçmemiş nüfusuyla ölçülü bir şehirdi. Bir impartorluk merkeziydi. Şehir yapısı sur içi denilen bölgedeydi. Sur dışında da ve Boğaziçi'nde köyler vardı. Bunlar birbirinden kopuk köylerdi. Ancak denizden vapurlarla ve kayıklarla ulaşılırdı. Karayolu diye bir şey yoktu. Sonraları medeniyete atılmış kazıklı yollar yapıldı."

"Aksaray İstanbul’un kenar mahallesiydi. Bugünkü haline bakıp kavrayamazsınız ne demek istediğimi. O günlerde yaşamak gerekir bu sözü anlamak için. İstanbul’un merkezi Beyoğlu’nda Cadde’i Kebir, Suriçi’nde de Beyazıt’tı. Beyazıt’ta orta sınıf aileler yaşardı. Laleli’de Tayyare Apartmanları vardı. Yangından kurtarılanlar için yapılmıştı. İstanbul’un ilk toplu konut projesi de diyebiliriz o binaya."

"Hafız Burhan Turan Tiyatrosu'nda tek başına şarkı söylerdi. Muhteşem bir sesi vardı, usül bilirdi. Orada Çinli cambazları seyretmiştik. Üç film, Çinli cambazlar, kanto derken beş saati bulurdu haftasonu eğlencemiz."

"Ben bu İstanbul’u tanıyamıyorum. Her tarafı değişti. Hiçbir yer aynı kalmadı. Bu durumdan rahatsızım. İstanbul’da iyi anlamda tek değişim rakıların daha güzelleşmesi oldu."


Hemingway'in izinde Cafe Iruna, Pamplona

Geçenlerde yolumuz Kuzey İspanya'ya düştü. Bölgeyi gezerken Pamplona'ya da kısa bir kahve molası için uğradık. Belki duymuşsunuzdur burası boğaların sokak aralarında koşturulduğu San Fermin Festivali ile ünlü bir kent...

Amacımız boğa koşusunu izlemek değildi. Rotamıza burayı eklemenin farklı bir nedeni vardı. Ünlü Amerikalı yazar Ernest Hemingway'in Pamplona'da ve Cafe Iruna'daki izlerini takip edecektik.

Kuzey İspanya'daki Pamplona kenti, ​​Amerikalı yazar için büyük öneme sahip bir yer. Hemingway'in Güneş de Doğar (The Sun Also Rises) romanı burada doğdu.

Dünya Pamplona'yı bu romanla tanıdı

Güneş de Doğar, Ernest Hemingway'in en ünlü kitaplarından biri. İlk kez 1926'da Fiesta adıyla yayınlandı. Büyük ilgi gören roman aynı zamanda filme de konu oldu.

Savaşın insan üzerindeki etkisini, insandan neler alıp götürdüğünü bütün doğallığıyla yansıtan usta yazar Güneş de Doğar'da savaş sonrası değer yargıları yitiren, yaşamları değişen insanları anlatıyor. Aşklarını ve hayal kırıklıklarını başka mutluluklar arayarak unutmaya çalışan "tutunamayan" insanların hayatları yazarın gözlemleri sayesinde romanda adeta canlanıyor. Bu nedenle roman sadece İspanya ya da ABD'deki okurlara değil dünyanın dört bir yanında aynı duyguları besleyen kişelere de hitap ediyor.

Hemingway romanı için Pamplona'yı neden seçti?

Ernest Hemingway, klasik Amerikan edebiyatının ustalarından. Savaş muhabirliği yaptığı dönemlerde dünyanın farklı köşelerinde kaleme aldığı hikayelerini kitaplaştırdı. Bir ara yolu İstanbul'a da düşen yazarın gözdesi İspanya'ydı.

Savaş yıllarında İspanya'yı bir uçtan diğerine dolaştı. Kendisine en yakın hissettiği halk İspanyollardı. Hemingway, İspanya'yı İspanyollardan daha iyi tanıdı ve izlenimlerini kaleme aldı. İçten anlatımı romanlarını okuyanları da bir anlamda İspanya'ya götürüyordu. Bu yüzden başarısı büyük oldu.

Ernest Hemingway Pamplona'da nerede takılırdı?

Ernest Hemingway'in Pamplona'da en sık uğradığı mekanların başında Café Iruña var. İspanyolları gözlemlemek, dostlarıyla uzun sohbetlere dalmak için Pamplona'daki günlerinin büyük bölümünü bu mekanda geçirdi. Kahve, şarap ve konyak şişeleri eşliğinde yapılan sohbetlerde dekor çoğu zaman Café Iruña oldu.

Café Iruña'da Hemingway'in izinde


2017 yılının ekim ayında yolumuz Pamplona'ya düştü. Aslında bu raslantı değildi. Hemingway'in izini sürmek için rotamızı bu kentten geçirdik.

Café Iruña'yı bulmamız zor olmadı. Güneşli bir pazar günüydü. Kendin sokakları boştu. Merkeze doğru yaklaştığımızda bazı sokakların polis tarafından kesildiğini gördük. O gün düzenlenen bir koşuya denk gelmiştik. Bu sefer boğalar yerine Pamplona'nın sokaklarında insanlar koşuyordu.

Pamplona ve Cafe Iruna

Arabayı park ettikten sonra ilk işimiz Café Iruña'yı bulmak oldu. Plaza del Castillo meydanındaki mekanı bulmamız zor olmadı.

Kapdan içeri girdiğimizde Amerikalı yazarın bu atmosferi neden seçtiği de anlaşılıyordu. İlk gözümüze çarpan özellik mekanın yıllardır koruduğu iç tasarımı oldu. Tavanı destekleyen yüksek direkler, duvarlardaki geniş aynalar ve süslemeler burayı diğer cafelerden hemen ayırıyordu.

Devasa büyüklükteki bar tezgahı da ilk göze çarpan detaylardandı. Mekanın geneline baktığımızda Hemingway'in zevkini hayal edebiliyorduk. Sadece içki içip sohbet etmek için değil notlarını kaleme almak için de saatlerini burada harcıyordu. Burası onun ağız tadının bir ölçüsü gibiydi.

 

Pamplona sanki onun için yaratılmış bir kentti

Burada yaklaşık bir yıl boyunca yazdığı notlar ilk kez "Fiesta" adıyla yayınlandı. Romanına bu adı vermesinin nedeni gerçek hayatlarla kayıp ruhların bayramlarda, festivallerde ve küçük zaman aralıklarında bir araya gelmesinden kaynaklanıyordu.

Hemingway'in Pamplona ve  Café Iruña'ya sevgisi hayatının sonuna kadar sürdü. Yazar kuzey İspanya'da 30 yıldır yaşamış ve bu ülkeye gereğinden fazla zaman ve özen göstermişti.

İspanya uzmanı olarak tanınmasında Pamplona ve  Café Iruña'nın özel bir yeri vardı.

Boğaları, şarapları, kadınları ve balıkçıları sevdi. San Fermin Festivaline katılmak ve boğaların koşuşturulması izlemek paha biçilmez bir değerdi. Bu cafede saatlerini geçirdi. Bir yandan kahvesini yudumlarken bir yandan koyu sohbetlerine devam etti.

1923'te ilk gezisini yaparken genç bir muhabirdi ama ünlü bir yazar olarak bu ülkeden ayrıldıktan sonra da İspanya sevdası hiç bitmedi. Tam dokuz kez bölgeye geri döndü. Tatillerini burada geçirdi. Cesaret ve ölüm fikrine takıntılıydı. Pamplona sanki onun için yaratılmış bir kentti.

Kayıp ruhların bayramı: Fiesta

Burada yaklaşık bir yıl boyunca yazdığı notlar ilk kez "Fiesta" adıyla yayınlandı. Romanına bu adı vermesinin nedeni gerçek hayatlarla kayıp ruhların bayramlarda, festivallerde ve küçük zaman aralıklarında bir araya gelmesinden kaynaklanıyordu.

Güneşten korunmak için meydanın gölgeli avlusunda yürürken sanki Hemingway yıllar öncesinden bize gülümsüyor gibiydi.

Romanda adı geçen Hemingway'in matador ve aynı zamanda otel işletmecisi arkadaşı Juanito Montoya, gerçek bir karakterdi. Adı Juanito Quintana idi. Quintana Oteli, Café Iruña'nın karşısında çaprazında yer alıyordu ve yazarın bu oteldeki odası Plaza del Castillo meydanına bakıyordu. Yani az önce Café Iruña'ya girmeden önce dolaştığımız meydana...

Güneşten korunmak için meydanın gölgeli avlusunda yürürken sanki Hemingway yıllar öncesinden bize gülümsüyor gibiydi. Odasından bizim yürüdüğümüz kaldırımlara bakıyor ya da Café Iruña'nın camından bizi süzüyordu. Bugün olmayan Quintana Oteli'nin yerinde başka bir bina var ama meydan neredeyse yüzyıllardır hiç değişmeden bugünlere gelmiş.

Pamplona pekçok kişinin ana vatanı. Ancak hiçbir isim bu kente Hemingway'in yaptığını yapamadı.

Hemingway, Pamplona'yı Pamplona'nın sevdiği şeylerden çok daha fazla sevdi. Bugün Hemingway Pamplona'nın her köşesinde karşımıza çıkıyor. Bu bölge onun romanlarının keyfini çıkarıyor. Hemingway turizmi kentin turistik mekanlarında kendini hissetttiriyor.

Pamplona pekçok kişinin ana vatanı. Ancak hiçbir isim bu kente Hemingway'in yaptığını yapamadı.

Dükkanlar ve barlar adını taşıyor. Şehirde, onun ayak izlerini takip eden turlar düzenleniyor. Onu onurlandırmak için kentte bir anıt boğa heykeli bile bulunuyor.

Gran Hotel La Perla, Café Iruña'ya birkaç metre uzaklıkta bulunuyor. Yazarın birkaç gecesini bu otelde geçirdiği söyleniyor ve festival zamanı Hemingway'in kalıp kalmadığı dahi bilinmeyen bu otelde bir odanın gecelik fiyatı 2 bin Euro'ya kadar çıkabiliyor.

Pamplona adı yıllar içinde Hemingway ile özdeşleşti ve bu özelliği geleceğe de aynen böyle aktarılacak.

Embed from Getty Images

"Sanki kimse yenilmedi, sanki kimse ezilmedi."

Hemingway, 1959'da Navarre bölgesinin başkenti Pamplona'yı son kez gördü. Bu gezi 1925'te başlayan bir sevdanın finali oldu. Saçları beyazlaşmış, yıllar onu yıpratmıştı. Artık o dünyaca tanınmış bir yazardı. Pulitzer ve Nobel Edebiyatı ödülü sahibiydi. O son gezisinde gördüğü ilgi ve kalabalıktan kendisi de şaşkına dönmüştü.

Romanında anlattığı festivale katılan turist sayısı 20'yi geçmiyordu. O ziyaretinde sokaklarda 40.000 kişi vardı. Life dergisi için yazdığı bir makalede şaşkınlığını dile getirdi. Bu kalabalık dışında Pamplona'da hiçbir değişiklik olmadığını, her şeyin 1920'lerin ortasındaki gibi göründüğünü yazdı ve şu notları ekledi:

"Buradaki şarabın tadı 21 yaşımdayken tattığımkiyle aynı. Yemekler de aynı lezzette, mükemmel. Görünüşe bakılırsa hiçbir şey yaşanmamış gibi. Sanki kimse yenilmedi, sanki kimse ezilmedi."

Bu satırlar aynı zamanda günümüzün değer yargılarını yitiren, yaşamları değişen insanlarını da anlatıyor gibiydi. Tıpkı 1926'da yayınlanan kitabında anlattığı insanlar gibi. Zaman değişiyor fakat duygular, alışkanlıklar değişmezliğini koruyordu. Koskoca bir iç savaşın geride bıraktığı acılar unutlumuş gibiydi ya da İspanya'da herkes o günleri hatırlamamak için elinden geleni yapıyordu.

Zaman tünelinde yolculuk

Cafe Iruna'nın heybetli iç mekanını uzun süre inceledikten sonra duvar dibinde bir masaya oturduk. Belki de aynı masa Hemingway ve arkadaşlarının bir araya geldiği yerdi. Kim bilir ünlü kitabının notlarını burada kağıda döktü...

Tercihimiz tabii ki kahve oldu. Espressolar harikaydı, yanındaki çöreklerin, tatlıların lezzetine doyamadık bile. Fiyatlar diğer cafelerle aynıydı.

Oturduğumuz masanın yanındaki duvarda dev aynalar vardı. Mekanın görsel detaylarını arttıran bu aynalar iç savaşı, festival coşkularını, kırık kalpleri, yitip giden hayatları yansıttı. Şimdi geçmişin üstüne kalın bir perde çekilmiş gibi biz turistlerin hayran bakışlarına tanık oluyor.

Bu zaman tünelinde verilecek bir mola bütün yorgunluğunuzu alacak, kuşkunuz olmasın. Yedikleriniz, içtikleriniz de yanınıza kar kalacak.

Yolunuz Pamplona'ya düşerse Cafe Iruna'ya uğramadan dönmeyin. Pişman olmayacaksınız!

Café Iruña
Adres: Plaza del Castillo, 44, 31001 Pamplona, Navarra, Spain
Tel: +34 948 22 20 64
Web: http://www.cafeiruna.com/

Yazı ve kapak fotoğrafı: Remzi Gökdağ

 

Anahtar kelimeler: Hemingway, Cafe Iruna, Pamplona, Güneş de Doğar, kitap, boğa festivali, The Sun Also Rises, Gran Hotel La Perla, Quintana Oteli, Festival of San Fermin

 


Kuzey İspanya'da 8 gün

İspanya’yı Madrid’le tanıyıp, Barcelona ile sevmiştim. Granada’nın Alhambra Sarayını, Cordoba’nın sütunlu camisini, Ronda’nın uçurumlarını gördüğümde bu topraklara hayran kaldım. Cadiz, Marbella, Sevilla, Valencia gibi kentler büyüleyiciydi. Ama ya kuzey sahilleri... Okyanusun dövdüğü dev kayalar, Bask’ın dik başlı insanları, La Rioja’nın bağları, San Sebastian’ın lezzetlerini hep duyuyordum ama hiç görme fırsatım olmamıştı. 6 Ekim’de herşey değişti ve 9 günlük bir yolculuk planıyla Bilbao’ya gittim. Kuzey İspanya’nın tamamını olmasa da büyük bölümünü görme fırsatı buldum. Artık kimse bana Madrid, Barcelona ya da Sevilla demesin. Ben kalbimi Bask, La Rioja, Navvara, Cantabria ve Asturias’ta bıraktım. İspanya’ya yolum tekrar düşer mi bilmem ama gidersem biletimi Bilbao’ya alacağımdan eminim.


Sonbaharda Kuzey İspanya

Kuzey İspanya’yı keşfetmek için başladığımız gezimiz sona erdi. “Yolculuğunuzun anıları tazeyken yazın” derler, her gezginin bu nasihati dinlemesinde fayda var. İspanya hakkında bildiklerimi, gözlemlerimi tamamen değiştiren bu harika bölgeyle ilgili izlenimleri bu yazıda derlemeye çalıştım.

6 Ekim 2017’de Bilbao’dan başlayan yolculuğumuz yine aynı kentte sona erdi. 9 gün süren yaklaşık 1.400 km’lik yolculukta sırasıyla Bask, Navvara, La Rioja, Burgos, Cantabria ve Asturias bölgelerinden geçtik.

Gezi boyunca gördüğümüz kentlere, tarihi ve doğal güzelliklere yer verdiğimiz bu sayfalar bölgeye seyahat edeceklere fikir verebilir. Ancak bu yazı detaylı bir gezi rehberi değil. Daha çok güzergahımızda gördüklerimizin bir özeti.

Yazının sonunda yol güzergahımızı, fotoğraf ve kaynak bilgilerin yer aldığı linkleri bulabilirsiniz...

Bask Bölgesi ile ilk tanışma – Bilbao (6 Ekim 2017)

İstanbul’dan 6 Ekim’de havalanan TK1315 sayılı uçağımız gecikme olmadan tam zamanında Bilbao havaalanına indi. O günkü en büyük korkumuz hava durumuydu. Ekim ayında bölgeye sık sık yağmur yağdığı bilgileri keyifimizi kaçırmıştı. Uçak Bilbao üzerinde alçalırken herkesin sözünü ettiği o bulutları gördük. Gri, bulanık bir havada Bilbao havaalanına indik.

Bilbao havaalanı bu kente gelenleri karşılayan ilk sanat eseri. 2000 yılında açılmış. Mimarı dünyaca tanınmış bir isim; Santiago Calatrava. Dıştan bakıldığında uçan bir güvercini andıran bu ilginç havaalanından çıkıp arabamızı alacağımız alana gitmek için otobüs beklerken yağmur başladı. Bugünü Bilbao’ya uğramadan San Juan Gaztelugatxe ve Guernica üzerinden San Sebastian’a hareket ederek geçirecektik. Yağmur nedeniyle bir süre tereddüt etsek de plana sağdık kalıp ilk durağımız San Juan Gaztelugatxe’ye doğru yola çıktık.

Korsanların izinden San Juan Gaztelugatxe

Yola çıktığımızda başlayan hafif yağmur bir süre sonra durdu. Yerini güneşli bir havaya bıraktı. BI-631 nolu yolda manzara nefisti. Bu yol, bundan sonra göreceğimiz muhteşem manzaraların da açılış galası gibiydi.

Adını söylemeyi bir türlü beceremediğimiz Gaztelugatxe’ye vardığımızda aracı park edip bu ünlü adaya doğru yürümeye başladık. Yağmur nedeniyle zemin kaygandı ve patika yolda iniş ve çıkışlar tehlikeliydi. Gaztelugatxe’ye çıkan 241 basamak dar bir köprü üzerinden adaya bağlanıyor. Bir zamanlar korsanların durağı olan, ortaçağda cadıların yakılmadan önce bekletildiği bu ada günümüzde Game of Thrones dizisinin çekimlerinde kullanılmış. Haliyle oldukça popüler.

Tepede bulunan kilisenin çanını çalmak bizde dağ başıda bir ağaca bez bağlamak gibi birşey. Bunun için bunca yolu katedenler varmış. Santiago de Compostela’ya yürüyerek giden Hıristiyan hacıların da uğrak yeri olan bu adada turistlerin sayısı da oldukça fazla. Atlantik Okyanusu’yla karşılaştığımız bu ilk duraktan ayrılıp Guernica’ya hareket ettik.

Kutsal ağaç ve Guernica (Gernica)

Guernica ya da baskların dilinde Gernica, bu bölge görmeyi en çok istediğimiz yerlerden biriydi. Bu kasaba Bask halkının kalbinde çok özel bir yere sahip. Bask kültürünü tanımak, bu havayı solumak için görmeden geçilemeyecek bir yer. Herşeyin başladığı yer de diyebiliriz.

Kasabanın tarihi 14. yüzyıla uzanıyor. Aslında bir geleneğin tarihi de denebilir. O tarihte, Bizkaia olarak da bilinen bu bölgenin insanları kendi seçtikleri temsilcilerini buraya gönderirmiş. Gelenler bir ağaç altında toplanıp kendi sorunlarına çözüm arar, kararlar alırlarmış. Modern parlemento sisteminin Avrupa’daki ilk oluşumu da denebilir. Ağaç altı toplantıları zamanla yapılan meclis binalarına taşınsa da o ağaç yıllarca yerinde kalmış ve bugüne dek korunmuş. Artık kökleri olmasa da bu ağaç için yapılan özel bir anıt içinde korumaya alınmış. Bask Bölgesini ilgilendiren kararlar bugün bu ağacın yanında kurulan mecliste alınıyor. Yüzyıllar içinde kuruyup korumaya alınan ağacın yerine yenisi dikilmiş. Henüz çok genç ama toprağa saldığı sağlam kökler sayesinde yüzyıllara direnecekmiş gibi görünüyor. Ağacın fotoğraflarını çekerken bizi gören bir Basklı önce gülümsedi  sonra gururla ağaçlarının ve geleneklerinin ne kadar eski olduğunu anlatmaya çalıştı. Parkta koşturan küçük çocuklar için bu gibi sembollerin anlamı nedir bilinmez ama parlemento meydanında bankta oturan, siyah şapkalı yaşlılar herşeyin farkında! Gelecek nesillerin de bu geleneği sürdüreceklerinden emin gibiydiler...

Bu kasabanın sanatla da güçlü bir bağlantısı var. Bu bağlantının yaratıcısı da ünlü ressam Pablo Picasso. Yaptığı Guernica tablosu dünyanın en ünlüleri listesinde. Aslında onu bu tabloyu yaratmaya iten nedenler oldukça farklı. Bu kasaba 1937 yılında Alman Nazi uçakları ve İtalyan Faşistlerin filolarınca yerle bir edilmiş. Bu kararı alan da o yıllarda İspanyayı yöneten ve adı tarihe diktatör olarak geçen General Francisco Franco.

Getaria’da akşam yemeği

Guernica’da acıkmıştık ama yemek hedefimiz Getaria’ydı. Guernica’dan ayrılmadan önce kasaba meydanında tesadüfen keşfettiğimiz dondurmacıda nefiz lezzetlerle tanıştık. Buranın dondurması yol boyunca tadacağımız diğer dondurmalar için bir örnek oldu ve bu tadı gezi boyunca hiçbir yerde bulamadık.

Getaria, Guipuzcoa körfezinde bir balıkçı limanı. Yaklaşık bir saatlik yolculuktan sonra buraya vardığımızda hava kararmıştı. Kasabayı gezmeye fırsatımız olmadı ama limana tepeden bakan The Mayflower’da bölgenin ilk balıklarını taddık. Sonuç harikaydı.

Film gibi şehir: San Sebastian (7 Ekim)

Karnımızı doyurduk, saat de geç oldu, yorgunluk da var... Bu durumda San Sebastian’a girmedik ve şehir dışında bulduğumuz otele yerleştik.

Ertesi gün nefis bir hava bizi bekliyordu. San Sebastian’a geldiğimizde arabayı park etmeden önce kenti gezdik. Yürüyemeyeceğimiz uzaklıktaki yerleri önce arabayla görüp kısa bir şehir turundan sonra park edip San Sebastian’ı keşfe başladık. Sokaklar kalabalıktı, bunda havanın da etkisi büyüktü. Sahile indiğimizde kentin ünlü La Concha plajıyla karşılaştık. Sörf yapanları izleyerek okyanusun çekilen sularında yürümek keyifliydi. Bu mevsimde sahilde güneşlenenleri, okyanusta yüzenleri görmek de şaşırtıcı oldu. Havadan yana şansımız iyi gidiyordu.

Sahilde zaman geçirmek o kadar kolay oldu ki saatlerin nasıl geçtiğini anlayamadık. Heykeltraş Eduardo Chillida’nın “Güneş Tarağı” adlı eseri, Zurriola ve Ondarreta kumsalları, cafeler, barlar, köprüler bu kentin turistleri baştan çıkaran mekanları. Yolunuz bu kente düşerse bol bol yürüyün. Constitucion meydanı, köprüleri, Maria Cristina oteli, balıkçı limanı, Monte Urgull ve Monte Igueldo tepelerine uğramadan dönmeyin. Yorulduğunuzda dinlenecek ya da karnınızı doyuracak yerler oldukça fazla.

Let's go to the beach🏄🏻 but you need to take a (little) bit of a walk to reach the ocean waves 🙃

A post shared by Remzi Gokdag ✈️🌍 (@remgok) on

Tarihi kentin dar sokaklarında pintxo barlardan Michelin yıldızlı restoranlara kadar çok geniş bir yeme içme imkanı var. Gastronomik harikalar diyarında aç kalmayacağınızdan emin olabilirsiniz. Mimari özelliği ve büyüleyici doğasına yeme içme kültürü de eklendiğinde San Sebastian bütün övgüleri, iltifatları ve alkışları hak ediyor.

Pamplona sokaklarında boğa korkusu olmadan yürümek (8 Ekim)

San Sebastian’dan ayrıldık, Pamplona’ya gidiyoruz. Fransa sınırındaki Irun’dan güneye ayrılıp yaklaşık bir saatlik bir yolculuktan sonra boğa şenlikleriyle ünlü kente vardık.  Boğaların insanları kovaladığı dar sokaklarda yürümek keyifliydi. Pamplona’ya girdiğimiz saatlerde sokakların bazıları trafiğe kapalıydı. Kentte bir koşu düzenleniyormuş.  Bu sefer boğalar değil insanlar koşuyordu. Katedral ve tarihi kent merkezinde biraz dolaştıktan sonra Cafe Iruna’da kahvelerimizi içtik. Bu cafe yıllar içinde bizim gibi pek çok konuk ağırlamış. Bu konuklardan biri hem burası hem de İspanya için özel bir yere sahip. Bu kişinin adı Ernest Hemingway!

Pamplona ve Ernest Hemingway adı birbiriyle o kadar bütünleşmiş ki bu konuda belgesellere, filmlere, şarkılara rastlamak mümkün.  Bugüne dek kimse bu bölge için onun yaptığını yapamamış. İspanyol kültürünü, halkını, günlük yaşamı yazdığı Güneş de doğar romanıyla dünyaya tanıtmış. Belki de bizim gibi duvar dibinde, dev aynanın hemen altında oturduğumuz masada oturdu, camdan baktığında muhtemelen gördüğü binalar bizim gördüklerimizle aynıydı... Yolunuz buraya düşerse gelmeden bu romanı okumakta fayda var!

Şarap kokulu yol: La Rioja

Pamplona’dan sonraki hedefimiz La Rioja bölgesiydi. Günün kalan kısmını bu bölgede geçirecektik. İlk durağımız Logroño kentiydi. Buradan Laguardia kasabasına uğradık. Yol uçsuz bucaksız bağların arasından geçiyordu ve bir tepe üstünde kurulan Laguardia’nın görüntüsü ve arkada yükselen Cantabria dağları büyüleyiciydi. Kasabanın etrafı surlarla çevrili. Küçük bir meydanı ve bu meydanı çevreleyen restoranlarda bölgede üretilen şaraplar tadılabilir. Geçmişi 10. yüzyıla uzanan kasabanın ana caddesinde onlarca şarap tadım mekanı var. Hepsinin birbirinden farklı mahzenleri eski zamanlarda kasabanın savunma tünelleri olarak da kullanılıyormuş.

Sadece Laguardia ve çevresi için en az bir haftalık tur gerekiyor. Yolumuz uzun ve zamanımız dar olduğundan istemeden de olsa bu kasabadan ayrıldık.

La Rioja bölgesi dünyanın ünlü şarap bağları ve mahzenlerine ev sahipliği yapıyor. Her biri gezmeye, görmeye değer yerler. Tadım odası ünlü İngiliz mimar Zaha Hadid tarafından Bodegas R. López de Heredia, meşe fıçılarıyla ünlü Bodegas La Rioja Alta, ünlü Bask mimar Iñaki Aspiazu tarafından tasarlanan ultramodern Bodegas Baigorri, mimar Santiago Calatrava’nın elinden çıkmış Bodegas Ysios, Frank Gehry'nin tasarladığı Marqués de Risca ve adını sayamayacağımız onlarca bağ ve şarap eviyle La Rioja başka bir dünya. Yolumuzun üstünde olduğundan Marqués de Risca’ya uğrayıp mahzenlerini ve  Frank Gehry'nin tasarladığı çılgın binayı görmek istedik. Randevumuz olmadığından mahzenleri ziyaret edemesek de bu ilginç binayı yakından görme imkanı bulduk.

 

Buralara gelip Balcon De La Rioja’ya uğramamak olmaz. Vadiyi en iyi görebileceğiniz yer işte bu “balkon”. Manzara oldukça etkileyici. Samaniego köyü yakınlarındaki bu dağdan La Rioja’yı bir uçtan diğerine saatlece izleyebilir, şarabınızı yudumlayıp keyifli bir zaman geçirebilirsiniz.

Bağlar arasında uzanan kıvrımlı yollarda görmeye değer ortaçağ kasabaları var. Tepelerin aralarında gizlenen taş evler, yol kenarlarında sıralanan şarap mahzenleri , bağlar ve içlerinde birbirinden güzel evlerle La Rioja gezimizin unutulmayacak rotalarından biriydi.

La Rioja’ya veda etmeden önce Haro kasabasına uğradık. Siesta zamanına denk geldiğimizden yine her yer kapalıydı. Kasaba meydanında bulabildiğimiz bir cafede yorgunluk kahvelerini içtikten sonra gece konaklayacağımız Miranda de Ebro’ya ulaştık.

Cantabria’dayız! İlk durak Santander... (9 Ekim)

Santander’e öğle saatlerinde girdik. Şehir merkezi San Sebastian kadar süslü ve gösterişli olmasa da etkileyici bir güzelliğe sahipti. Tarihi binaları, plaj ve parklarıyla Cantabria bölgesinin bu en önemli şehrinde ilk durağımız Magdelena Sarayı’nın bulunduğu parktı. Kent plajlarını, okyanusu, deniz fenerlerini en güzel görebileceğiniz yer burası. Kent merkezi ve sahil yürüyüşleri sizi Renzo Piano’nun tasarladığı Centro Botín sanat galerisine çıkaracak. Sanata merakınız yoksa da bu bina ilginizi çekecek. Güzel bir balıkçı lokantasında karnımızı doyurduktan sonra Suances’e hareket ettik. Cantabria bölgesinin bu muhteşem okyanus köyünde güneşi batırıp geceyi burada okyanusa bakan, uçurum kenarındaki nefis bir otelde geçirdik.

Altamira mağarasının derinliklerinden Picos de Europa dağının zirvesine (10 Ekim)

Suances’ten Altamira mağarasına 15 dakikada ulaştık. Tarih öncesi döneme ait resim ve güzel sanatlar evreninde oldukça önemli bir yer tutan bu mağara gezimizin vazgeçilmez bir durağıydı. Tur otobüsleriyle gelen turist kalabalığına yakalanmadan mağaraya (aslının replikası, orjinal mağara ziyarete kapalı) girdik. 1875’te yörenin soylularından Marcelino de Sautuola tarafından bulunan mağarada hayvan kemiklerinin yanı sıra çakmaktaşından yapılmış çeşitli araç gereçler de keşfedilince bölgenin kaderi değişmiş . 1879’da mağaraya da “güzel görünüşlü” anlamına gelen Altamira adı verilmiş.

Mağara ziyaretimizi tamamlayıp Comillas’a doğru yola koyulduk. Comillas, İspanya’nın Atlantik Okyanusu sahillerinde küçük bir kasaba. Bir zamanlar balina avcılığıyla geçimini kazanan kasaba sakinleri bugün turizmin nimetlerinden yararlanıyor. Comillas’ı diğer sahil kasabalarından ayıran bir özelliği daha var. Gaudi’nin yaptığı El Capricho. Listemizde yer alan bu mekana öğleden sonra vardık. Bu masal evi gezdikten sonra kasabanın sokaklarında biraz dolaşıp bir sonraki hedefimiz Picos de Europa’ya yöneldik.

Picos de Europa, İspanya’nın en güzel manzaralarından birine sahip bir bölge. İspanyolların övündüğü bir milli park. Asturias, León ve Cantabria bölgelerine yayılan dağlara giden N-621 karayoluna bağlandıktan hemen sonra doğa da değişti. Dar ve virajlı ama bir o kadar da keyifli bir yolla Potes kasabasına ulaştık. Dağlarla çevrili bu kasabaya girdiğimizde sanki bir zaman tüneline adım atmış gibi hissettik. Yüzyıllarca el değmemiş, mimarisi hiç bozulmamış Potes bir film seti gibiydi.

Cantabria bölgesinin en ayrıcalıklı kasabalarından olan Potes’te konaklayacaktık. Ama önce Picos de Europa’nın zirvesine çıkmak için CA-185 yoluyla Fuente Dé gittik. Buradan bindiğimiz füniküler ile 4 dakikada dağların zirvesindeydik. Manzara muhteşemdi. Aşağıya inmek için son finükülere zor da olsa yetişebildik.

Oviedo, Gijon, Ribadesella (11 Ekim)

Okyanustan dağlara uzanan yolculuğumuzda Picos de Europa’yı da geride bıraktık. Tekrar okyanusu görme zamanı gelmişti. Akşam konaklayacağımız Gijon’a hareket ettik. Yolda Oviedo’da mola verdik. Oviedo, Kuzey İspanya’nın en önemli kentlerinden biri. 8. yüzyılda kurulmuş. Ovetum adıyla Asturia Prensliğinin uzun bir süre başkenti olmuş. Bölgenin ortaçağ karakterini en iyi yansıtan kentlerinden biri... Tarihi kent merkezinde görmeye değer çok sayıda bina, heykel, katedral, çarşı, pazar var. Restoran ve cafeler de ayrı bir güzellik. Her biri müze havasında. İç detayları incelemekten yeme içmeye zaman bulamayabilirsiniz.

Bu güzel kentten ayrılmak hiç kolay olmadı ama zamanımız azalmış dönüş yoluna çıkmaya sadece bir gün kalmıştı.

Gijon, bu bölgenin önemli kentlerinden... Asturia bölgesinin ortasında yer alan kent eski çağların önemli bir limanıymış. Mayor Bella meydanı, nefis kumsalları ve Roma kalıntılarıyla olduğu kadar Akdenizi andıran iklimiyle de İspanyolların önemli bir tatil merkezi.

Gijon bu yolculuğumuzda Kuzey İspanya’nın ulaşabildiğimiz en batı noktası oldu. Artık Bilbao’ya dönme zamanı gelmişti.

Sahil yoluyla giderken Faro de Lastres tabelasını gördük. Hesapta olmayan bir sürprizdi. Lastres fenerine ulaştığımızda manzara muhteşemdi. Bir uçtan diğerine uzanan Atlantik sahillerine tepeden bakıyoruk. Arkamızdaki dağlar, önümüzdeki okyanıs, dibimizde yükselen beyaz deniz feneri...

Bu geceyi yol üzerinde tesadüfen bulduğumuz bir otelde geçirdik. Colunga yakınlarında konaklayacaktık. Otelin adı Hotel Los Caspios. 8 odalı bu minik otelin hikayesini akşam otel görevlisinden öğrendik. Bina 1930’larda İspanyol iç savaşının ünlü bir generaline aitmiş. Torunları binayı otele çevirmiş. Bu özel otelde yer bulabildiğimiz için şanslıydık. Zaten gezinin en güzel tarafı da buydu. Sezon sonunda geldiğimiz Kuzey İspanya’da bizden başka turist yok gibiydi. Otel görevlisinin önerdiği bir mekanda akşam yemeği yedik. Sadece o kasabada yaşayanların bildiği tabelası bile olmayan ama oturacak yer de bulunmayan özel bir restorandı.

Bilbao’ya dönüş, yol üstünde sürprizler, okyanus köyleri  (12 Ekim)

Dün gece kaldığımız Hotel Los Caspios’un resepsiyon görevlisi Bilbao yolunda mutlaka uğramamız gereken yerleri haritadan işaretleyip sabah bize verdi. Buraya yakın Ribadesella’lı bu kişinin tavsiyelerini dinleyip yola koyulduk.

İlk durak Mirador del Fito. Otelden 15 dakikalık bir yolculuktan sonra dağın tepesine ulaştık. Manzara muhteşemdi.  Asturia bölgesinin neredeyse tamamını kuşbakışı izledik. Okyanus ile Picos de Europa dağları arasındaki vadilerde sabah sisi vardı. Tepelerin zirveleri sisin üstünden görünüyordu. Sabahın ilk ışıklarıyla doğada nefis bir ışık şölenine tanık olduk. Buradan sahildeki Ribadesella kasabasına indik. Daracık sokakları, küçük meydanları ile sevimli bir balıkçı limanına sahip bu kasaba aynı zamanda Hristiyan’lar için kutsal sayılan Santiago de Compostela’ya yürüyüş yolunun bir güzergahı. Kasaba merkezinde yürüyüşe çıkan her yaştan hacı adayını görmek mümkün. Burası her yıl ağustosun ilk cumartesi günü düzenlenen kano festivaliyle de ünlüymüş.

Yol üstündeki bir başka durağımız Llames oldu. Okaliptus ağaçlarıyla çevrili nefis bir kumsal olan Guadamia’ya geldik. Bu plajın Kuzey İspanya sahillerinde ayrı bir yeri var. Plajda kum var, güneş var, okyanustan su var ama okyanusun kendisi yok. Doğanın bu bölgeye özel bir armağanı. Binlerce yıldır kayaları yaran dev okyanus dalgaları derin bir yarık oluşturmuş. Sular yarıktan geçip metrelerce içerdeki bu plajı oluşturmuş. Yani bu plajda yattığınızda karşınızda gördüğünüz manzara sadece dev kayalar. Plajı geçip bir başka doğa harikasıyla karşılaştık: Bufones de Pria. Okyanus dalgaları sahildeki kayalık bölgenin altını bir anlamda kazmış. Dev mağaralara giren dalgaların basıncı yeryüzünde geniş delikler oluşturmuş. Dalgaların bu mağaralara vuruşuyla oluşan basınç bu deliklerden yeryüzüne çıkıyor. Okyanusun dalgalarını görmeseniz de bu sivri kayaların üstünde yapacağınız bir yürüyüşle bu dalgaların korkunç sesini ayaklarınızın dibindeki deliklerden hissedecek, yeryüzüne çıkan bu basınçlı havada deniz suyunun serinliğini yüzünüzde duyacaksınız. 6 saniyelik bu video olayı özetliyor.

Okyanus boyunca ilerlerken birçok sahil köyü ve kasabasıyla karşılaşmak mümkün. Bir yanda okyanus diğer yanda dağlarla kaplı yolda sahil şeridi dev kayalıklardan oluşuyor. Yer yer geniş kumsallara sahip plajlar da var. Bunlar sırasıyla Playa Torimbia, Playa Toranda, Playa de Barro, Playa de Celerio. Yavaş yavaş gezilecek, her kumsalda mola verilecek bir güzergah. Eski çağlara ait kaya resimlerinin bulunduğu Cueva del Pindal mağarasını da unutmamak lazım.

Bugünkü yolculuğun hakkı en az bir hafta olmalıydı. Her kumsalda en azından güneşi batırmak isterdik ancak 8 günlük yolculukta elimizden daha fazlası gelmedi. Los Caspios’un resepsiyon görevlisinden aldığımız detaylı haritanın son durağı Llannes’ti. Playa de Barro’dan ayrılıp Llannes’e geldiğimizde yine siesta zamanına denk geldik. Yine her yer kapanmış, servisler 19:00’a kadar durmuş, görevliler uykuya çekilmişti. Karnımızı doyumak için fırından ekmek, marketten peynir zeytin alıp Llannes sahilinin en manzaralı ucunda karnımızı doyurduk.

Llannes’te sahil yolundan ayrılıp istemeyerek de olsa otobana çıktık. Hava kararmadan Castro Urdiales’i de görmek istiyorduk. Yaklaşık bir buçuk saatlik yolculuktan sonra Bilbao’nun 30 km batısında yer alan bu harika liman kasabasına ulaştık.

Dreamy night by the ocean🌅

A post shared by Remzi Gokdag ✈️🌍 (@remgok) on

Günboyu devam eden sıcak hava güneş battıktan sonra yerini hafif bir serinliğe bırakmıştı. Bilbaoluların haftasonu akşamları okyanusu koklamak için buraya akın ettiklerini okumuştuk. Liman ve tarihi kent merkezi rahatsız etmeyen bir kalabalığı ağırlıyordu. Bölgeye özgü karakteristik ahşap balkonlu apartmanları, Roma kalıntıları, limanı, deniz feneri ve restorantlarıyla Castro Urdiales bölgeye gelenlerin görmeden ayrılmaması gereken yerlerden biri.

Son durak Bilbao (13-14 Ekim)

Uzun ve yorucu araba yolculuğu geride kaldı. Bugün Bilbao’dayız ve arabayı yarına kadar kullanmadan bu kenti gezeceğiz. Yaklaşık 1400 kilometrelik yolculuğun son iki gününde sadece yürüyeceğiz.

İlk durak Guggenheim Müzesi. Bu müze ile ilgili çok şey yazıldı, söylendi. Guggenheim’i ayrı bir yazıda anlatmakta fayda var. Bu yazıda uzun uzun anlatmak yerine sizleri fotoğraf galerisine bekliyoruz.

İki buçuk saat süren müze gezisinden sonra kentin sokaklarına daldık. Müze etrafında görülmesi gereken ilginç yerler var. Müzenin hemen önündeki çiçeklerden yapılmış Puppy heykeli, Louise Bourgeois'in dev örümcek heykeli Maman, La Salve köprüsü, Santiago Calatrava’nın çalışması olan Nervion nehri ve üzerindeki Zubizuru köprüsü bu bölgenin yıldızları.

Küçük bir kent olduğundan yürüyerek her yere ulaşmak mümkün. Yorulduğunuzda otobüs ve tramvaylardan faydalanabilirsiniz.

Alışveriş meraklılarının Gran Via’ya sanat tutkunlarının Teatro Arriaga ve güzel sanatlar müzesi Museo del Bellas Artes’e, mimarlıkla ilgilenenlerin Philippe Starck’ın yarattığı Plaza Arriquibar meydanındaki Alhóndiga’ya ya da İngiliz mimar Norman Foster’ın Fosteritos adı verilern metro girişlerine uğramasında fayda var. Yorulduğunuzda Cafe Iruna’da soluklanıp birşeyler yiyebilirsiniz. Yemek molası için o kadar çok yer var ki hangi birini sayalım. Yürüyerek her birini görüp, gözünüze kestirdiğiniz mekana girmenizi tavsiye ediyoruz.

Bilbao’yu anlatıp kentin kokteyl ve ‘pintxos’larına değinmeden olmaz. Her biri sanat eseri olan pintxoslar ayrı bir ilgi bekliyor. Yemekten yorulana kadar farklı barlarda bu lezzetlerin tadına bakın. Jardines de Albia parkı ve çevresinde bu tür yerlerden fazlasıyla var. Bütçeniz uygunsa Michelin yıldızlı restoranlara da gidebilirsiniz.

Bilbao’yu da özetledikten sonra yazımızın sonuna geldik. 6 Ekim’de Bilbao’dan başlayan yolculuğumuz 14 Ekim’de aynı kentte son buldu.

Bu sayfalarda geziden geriye kalan notları özetlemeye çalıştık. Gittiğimiz her kent, gördüğümüz her yer uzun uzun yazmayı anlatmayı gerektiren çok özel mekanlardı. Başta da belirttiğimiz gibi bu yazı detaylı bir Kuzey İspanya rehberinden çok yolculuğu gelecek yıllarda unutmamak, dönüp okurken o anları hatırlamak için hazırladığımız küçük notların toplamıydı.

Yolu bu coğrafyaya düşecek şanslı gezginlere keyifli yolculuklar dileğiyle...

* Yazının İngilizce özet versiyonunu buradan okuyabilir, konuyla ilgili son fotoğrafları Instagram'da @remgok hesabımda bulabilirsiniz.

Remzi Gökdağ

Fotoğraflar

  1. San Juan de Gaztelugatxe
  2. Guernica
  3. San Sebastian
  4. Pamplona
  5. La Rioja
  6. Cave of Altamira
  7. El Capricho - Comillas
  8. Santander
  9. Suances
  10. San Vicente de la Barquera
  11. Lastres
  12. Los Picos de Europa
  13. Bufones de Pria
  14. Oviedo
  15. Llanes
  16. Castro Urdiales
  17. Gijon
  18. Mirador el Fitu
  19. Ribadesella
  20. Playa de Gulpiyuri
  21. Guggenheim Bilbao
  22. Bilbao

 

Kaynak – Okuma Listesi

1- Bilbao Havaalanı

Bir Mimarın Sorunlu Geçmişi - arkitera.com

Come fly with me - theguardian.com

The Scandalous History Of Architect Santiago Calatrava – TheCultureTrip.com

Santiago Calatrava: Life Story - enforex.com

2 - San Juan Gaztelugatxe

The real Dragonstone! - dailymail.co.uk

241 steps, rocks, sea and wind - euskadi.eus

Travel in Basque Country - anepiceducation.com

3 - Guernica

The Assembly House of Gernika, Europe’s oldest parliament - euskadi.eus

Guernica, 1937 by Pablo Picasso - pablopicasso.org

Understanding Picasso's Guernica, 80 years later  - bbc.com

15 Fascinating Facts About Picasso's Guernica - mentalfloss.com

The story of a painting that fought fascism - guernica37.org

4 - Getaria

The Mayflower – Deniz ürünleri

5 - San Sebastian

San Sebastián, Film City - euskadi.eus

Things Not to Miss in San Sebastian - travelandleisure.com

Welcome to San Sebastián - lonelyplanet.com

San Sebastian Travel Coverage

San Sebastian, Spain: a cultural city guide

The big weekend, San Sebastian

10 of the best restaurants and bars in San Sebastián – chosen by the experts

6 - Pamplona

Pamplona Travel Guide

Visit Pamplona: What to do?

Pamplona and Ernest Hemingway

Güneş de doğar (Ernest Hemingway)

7 - La Rioja

Weekend travel special: Tapas and wine in Rioja

Bikes, blisters and bodegas

Rioja Travel Guide

Navarre and La Rioja travel guide

Beyond the Vines in Rioja, Spain

8 - Santander

36 Hours in... Santander

Santander

Renzo Piano completes stilted art gallery on Santander waterfront

Things to see in Santander

9 - Altamira Mağarası

Back to the Cave of Altamira in Spain, Still Controversial

Cave of Altamira and Paleolithic Cave Art of Northern Spain

Temperature rises by almost one degree at ancient Altamira cave

Did cave acoustics influence palaeolithic paintings?

Altamira cave paintings to be opened to the public once again

A few reasons why seeing the replica is as good as the original

10 - Comillas - El Capricho

Cantabria, Spain

Guide to Comillas with places to visit

Visit El Capricho de Gaudi in Comillas

El capricho de Gaudí: an authentic treasure in Comillas

Gaudí’s “Capricho” Monument

11 - Picos de Europa

Spanish steps: family hiking in the Picos de Europa

Adventure Holidays to Picos de Europa

The Picos de Europa are a range of mountains in northern Spain

Things to do in the Picos de Europa

12 - Oviedo

Travelling to Oviedo in Northern Spain

Oviedo - The hidden gem of Spain

Why unspoilt Asturias is a secret I just have to share

13 - Gijon

15 Best Things to Do in Gijón

Preparing your trip to Gijon

 

Kuzey İspanya yolculuğu öncesi okuduğumuz faydalı bilgiler!

Anahtar Kelimeler:

Kuzey İspanya, Bask, Navvara, La Rioja, Burgos, Cantabria, Asturias, Bask Bölgesi, Bilbao, Bilbao havaalanı, Santiago Calatrava, San Juan Gaztelugatxe, Guernica, San Sebastian, Bask halkı, Bask kültürü, Pablo Picasso, Guernica tablosu, Getaria, Guipuzcoa körfezi, The Mayflower restaurant, Eduardo Chillida, Güneş Tarağ, Zurriola, Ondarreta sahili, Constitucion meydanı, Maria Cristina oteli, balıkçı limanı, Monte Urgull, Monte Igueldo tepesi, pintxo barlar, Michelin yıldızlı restoran, Gastronomik harikalar diyarı, Mimari özellik, San Sebastian, Pamplona, Cafe Iruna, Ernest Hemingway, Güneş de doğar, La Rioja bölgesi, La Rioja vadisi, Logroño kenti, Laguardia kasabası, Cantabria dağları, Zaha Hadid,Bodegas R. López de Heredia, meşe fıçıları, Bodegas La Rioja Alta, mimar Iñaki Aspiazu, Bodegas Baigorri, mimar Santiago Calatrava, Bodegas Ysios, Frank Gehry, Marqués de Risca, Balcon De La Rioja, Samaniego köyü, Santander, Suances, Centro Botín, Renzo Piano, Cantabria bölgesi, Altamira mağarası, Picos de Europa dağı, Marcelino de Sautuola, Comillas, Gaudi El Capricho, Potes, Fuente Dé, Oviedo, Gijon, Ribadesella, Faro de Lastres, Lastres feneri, Hotel Los Caspios, Mirador del Fito, Asturia bölgesi, Santiago de Compostela, Llames, Guadamia, Bufones de Pria, Cueva del Pindal, Playa Torimbia, Playa Toranda, Playa de Barro, Playa de Celerio, Castro Urdiales,Llanes,Guggenheim Müzesi, Puppy heykeli, Louise Bourgeois, dev örümcek heykeli Maman, La Salve köprüsü, Gran Via, Teatro Arriaga, Museo del Bellas Artes, Philippe Starck’ın yarattığı Plaza Arriquibar, Alhóndiga, İngiliz mimar Norman Foster, Fosteritos, Cafe Iruna Bilbao, pintxos


Adriyatik kıyılarında 10 gün

Adriyatik kıyılarında başlayan önce kuzeye sonra güneye yönelen yaklaşık 2 bin kilometrelik yolculuğumuza Dubrovnik’ten başladık. 10 gün süren bu macerada sadece Dalmaçya sahillerini değil kuzeyde Istria yarımadasını ve iç bölgelerdeki doğal güzellikleri de gördük. Gezimiz Hırvatistan’la sınırlı kalmadı. Bosna Hersek’e girip Mostar’ı, Karadağ’a uzanıp Kotor ve Budva’yı da görme şansımız oldu.

Yaz sezonu öncesinde yaptığımız bu yolculuğun avantajları büyüktü. Henüz tatilciler sahillere akın etmemiş, cafe ve restoranlarda kuyruklar oluşmamıştı. Baharın büyülü yeşilini giymiş doğanın, masmavi suların, boş yolların ve tenha sokakların keyfini çıkardık.

İstanbul’a döndüğümüzde geride unutamayacağımız bir gezi bırakmıştık. Zaman içinde bu gezinin detaylarını hatırlamak, o bölgeye gideceklere yardımcı olmak amacıyla geziden geriye kalan notlarımızı bu sayfada toplamak istedik. Bu notlar bir gezi rehberi değil. İlerde unutacağımızı çok iyi bildiğimizden okuyup bu geziyi tekrar hatırlayacağımız satırlar.

2017’nin nisanında başlayıp mayısında biten,  3 ülkeyi kapsayan, 2 bin kilometrelik Adriyatik yolculuğumuzdan geriye kalanlar...

1.Gün

28 Nisan: Dubrovnik’le tanışma

Dubrovnik Havaalanı’na indiğimizde saat 17:50’yi gösteriyordu. Hava bulutlu sıcaklık 20 dereceydi. Pasaport kontrolünden çıkıp kiralık arabamızı teslim alacağımız alana gittiğimizde çevrede bizden başka müşteri yoktu. Şirket bize en yeni arabalarından birini verdi. Göstergesi henüz 110 kilometrede olan Wolksvogen Up marka aracımızı ön incelemeyi yaptıktan sonra teslim aldık.

Dubrovnik’e doğru yol alırken hava da kararmaya başlamış, sanki bulutlar yağıp yağmama konusunda kararsız kalmıştı. Yaklaşık 19 kilometrelik kıvrımlı, tek şeritli bir yolla tarihi kentin merkezine geldiğimizde yağmur başladı. Nasvigasyon aletinin yönlendirdiği adrese doğru yol alırken çıkmaz bir sokağa girdik. Nuvi’ye göre o gece konaklayacağımız apartmanın adresi bu çıkmaz sokaktı ancak sokaktaki numaralar çift haneli sayılardan oluşuyordu. Bizim aradığımız 1 numaralı bina bu  sokakta değildi. Caddede top oynayan çocuklara adresi gösterdiğimizde hepsi gülmeye başladı. Oyunlarını yarıda kesecek kadar gülme krizine kapılanlar oldu. Aralarında elleriyle dağları gösterenler de vardı. Bir anlam veremeyip 1 numaralı binayı tekrar aramaya koyulduk. Bu sefer arabasına binen birine yanaşıp adresi gösterdik. Çevresine uzun uzun baktıktan sonra Hırvatça birşeyler söyleyip kalacağımız pansiyonun telefonunu isteyip arayacağını belli eden bir konuşma yaptı. Uzun bir sessizlikten sonra aramanın yanıtsız sonlandığını öğrendik. Aracı yol kenarına park edip. Cep telefonlarımızın haritalarından adresi bulmaya çalıştık. Dar sokaklarda yürüdükçe ekranda yeni oklar, güzergahlar belirmeye başladı. Ucu görünmeyen merdivenli bir sokakta durduğumuzda cep telefonlarımız adresi buldu. Ancak bulduğu yer yaklaşık 1 km uzakta bir yerdi ve oraya ulaşmak için bu dik merdivenleri aşmaktan başka çare yoktu. Arabayı kilitleyip tırmanmaya başladık. Merdivenleri bitirdiğimizde nefesimiz de tüketme aşamasına gelmişti. Dubrovnik’i kuş bakışı gören tepenin zirvesindeydik. Gördüğümüz bu manzaradan daha güzel olan şey ise bir saattir aradığımız adresi bulmamız oldu. Ev sahibiyle karşılaştığımızda gerçeği öğrendik. Google haritalarının azizliğine uğramıştık. Haritalar tek ve çift haneli sayıları farklı caddelere yönlendiriyormuş. Bizim gibi kaybolan çok olmuş. Top oynayan çocukların kahkahalarının nedenini anlamaya başladık. Kimbilir bizim gibi kaç turistle karşılaştılar... Ev sahibinin motoruna atlayıp arabayı park ettiğimiz farklı bir güzergahtan caddeye uzun bir yolculukla ulaştık. Arabayı alıp o gece konaklayacağımız yere götürdükten sonra bavullarımızı bırakıp Dubrovnik’i keşfe başladık.

Çıkmaz sokaklarda, yanlış adreslerde zaman harcarken akşam olmuştu. Dubrovnik’in tarihi kent sınırlarına yakın bir yere aracı park edip yürümeye başladık. Merdivenlerle şehir merkezine indiğimizde kalabalığı farkettik. İnen uçaklardan, limana demirleyen gemilerden çıkan turistlerin tamamı buradaydı.

Bir süre sonra kentin tarihi surlarından girip dar sokaklarda kaybolmanın keyfine dalmıştık. İyice yorulana kadar uzunca bir tur yaptıktan sonra surların dışındaki sahilde biraz dinlendik. Bir yandan da kentin tarihi bilgilerini hatırlamaya çalıştık.

Dubrovnik Hıratistan’ın Adriyatik sahillerindeki en önemli türizm merkezi. Her gün hava ve deniz yoluyla binlerce turist bu eşsiz güzellikteki kenti görmeye geliyor. Sokaklar tıklım tıklım dolu. Ortaçağ mimarisinin en güzel örnekleriyle süslü Dubrovnik’i keşfetmenin en iyi yolunun tarihi kent surlarına tırmanmak olduğu yazılıydı. Biz bu planı dönüşe bıraktık. Uzun yolculuğumuzun başlangıç noktası olan bu büyülü kenti bir anlamda sona sakladık.

Kentte bir gece geçirdikten sonra kuzeye doğru yolculuğa devam edecektik. Akşam karnımızı doyurup gelato ile tadımızı bulduktan sonra tenhalaşan karanlık sokaklara bir kez daha daldık. Dev yolcu gemileriyle kenti bir anlamda istila eden turist ordusundan eser kalmamıştı. Boş sokakları terketmemekte direnen Uzakdoğulu turistler ve bizim gibi birkaç bağımsız gezginle gecenin ilerleyen saatlerine kadar dar sokaklardan ayrılmadık.

2.Gün: Önce Mostar sonra Split

29 Nisan: Kuzeye yolculuk

Sabahın ilk ışıklarıyla birlikte yola koyulduk. Hesaplarımıza göre kuzeye, Split’e akşam saatlerinde varacaktık. Franje Tudmana köprüsünden geçerken yağmur başladı. Köprü çıkışında durup aşağıdaki dev yolcu gemilerinin demirlediği limanı seyrettikten sonra yola devam ettik. Yağmur şiddetini arttırarak devam etti. Planlarımız da bu yağmura göre değişti.

Split’e varıp kenti gezmek yerine Mostar’a gitmeye karar verdik. Her zamanki gibi yol planı yine bir anda değişmişti. Hesapta olmayan şiddetli yağmurun bu değişimdeki payı büyüktü ama genelde biz uygulayamadığımız ya da son dakikada sürekli değiştirdiğimiz planlamalara alışıktık. Planlar değiştirmek için yapılır sözünü mırıldanıp Mostar’ın yolunu tuttuk.

Mostar Köprüsü

Kuzeye yol alırken küçük yerleşim birimleri içinden geçiyorduk. Zaton, Trsteno, Slano, Doli gibi isimlerin yazılı olduğu yol tabelalarını geride bırakırken bir yandan da kahve molası verebileceğimiz bir yer arıyorduk. Sabahın erken saatleri olduğu için yol üstünde açık bir kafeye denk gelmedik. Benzin istasyonundan kahve almak da biz kahve tiryakilerine yakışmayacak bir hareket olduğundan mola vermeden bir süre daha gittik.

Bosna Hersek sınırına yaklaşırken büyük bir ovayla karşılaştık. O ana kadar alışık olduğumuz dağlık arazi yerini geniş, bir o kadar da yeşil bir ovaya bıraktı. Yol kenarında tarlalardan topladıkları meyvaları satan küçük tezgahlar yeni yeni açılıyordu.

Pasaport kontrolünü geçip Bosna-Hersek sınırına girdiğimizde yağmur hızını kesmeden devam ediyordu.  Cep telefonlarımızın hava tahmini yapan uygulamalarına göre hem Split hem de Mostar yağışlıydı. Biz nedense Mostar’ın daha az yağışlı olabileceğini düşünmüştük. Birkaç saat sonra Mostar’a vardığımızda tahminlerimizde yine yanıldığımızı gördük. Yağmur artık bardaktan boşalma kıvamına gelmişti. Karşımızda bugün hiç hesapta olmayan bir Mostar vardı.

Kent merkezine gelip  Mostar’ın ünlü Stari Most köprüsü yakınlarında aracı park ettik. Yağmurdan kaçmanın bir anlamı kalmamıştı. İnip bu yağmurda bu güzel kenti, bu tarihi köprüyü görmenin “ayrıcalığını” kullanıp sırılsıklam bir biçimde kendimizi Balkanların en ünlü köprüsünün ortasında bulduk.  Yağmurun da etkisiyle bütün turistler cafelere sığınmış, yürümeyi göze alabilen birkaç turist köprüye ulaşabilmişti.

Mostar Köprüsü’ne gelip aşağıda akan Neretva nehrine bakmamak, bu yeşil nehirde geçmişe uzanıp bu topraklarda yaşananları hatırlamamak imkansız. Mostar’ın yüzünü bize göstermek için güneşli bir günü değil de böyle yağmurlu bir günü seçmesinin de belki bir anlamı vardı. Bu kent, bu topraklar acının ve hüznün gözyaşlarıyla yoğrulup durmuş. Her yağmurun farklı bir anlamı olabilir ama Mostar’ı gezerken bize eşlik eden yağmurun tarifi imkansızdı. O köprüye çıkıp etrafa ve özellikle altından akan yemyeşil nehre bakmadan o yağmuru anlatmak hiç kolay değil. Yanıbaşımızdaki minareler, altımızda uzanan taş yol, çarşıdaki yapılar ve tepemizden eksik olmayan şimşekler ve kara bulutlar... Mistik hava baş döndürücüydü. Zaman ve mekan duygusu bir anda kaybolmuştu. Maddi dünyadan bir kopuşun simgesiydi sanki Mostar. Bu kenti böyle sersemletici bir ıslak havada gezdik, tarihi kent merkezini süsleyen turistik dükkanlara aldırmadan çarşıda kaybolduk. Acıkıp bu toprakların yarattığı en lezzetli ürünü, böreği yedik. Baklavalarının tadına bakıp küçük sohbetlerle Mostar’ı unutamayacağımız anılarımız arasına yerleştiridik. Kente, etraftaki dağlara ve özellikle köprüye çökmüş olan masalımsı havadan kendimizi kurtaramadan Mostar’dan ayrıldık.

Mostar’dan Adriyatik sahiline giderken farklı bir yol takip ettik. Kentten ayrılıp kuzey batı yönünde devam eden yolla önce Posusje’ye kadar Bosna Hersek sınırları içinde devam ettikten sonra Hırvatistan sınırına girip Imotski’den sahile doğru yol aldık. Bu güzergahta Hırvatistan’ı güneyden kuzeye bağlayan iç kısımlardaki E65 otoyoluna girmeyip daha tenha köy yollarını takip ederek Prirode Biokovo parkının kuzeyinden Omis kasabası yoluyla sahile ulaştık. Günün en keyifli ve güzel sürprizlerinden biri de bu güzergah oldu.

Mostar’ı geride bıraktıktan yaklaşık bir saat kadar sonra yağmur durmuş yerini parlak mavi bir gökyüzüne bırakmıştı. Yağmur kokulu yemyeşil bir doğanın içinde neredeyse başka bir araçla karşılaşmadan devam ettiğimiz bu yolda hem Bosna Hersek’in hem de Hırvatistan’ın en güzel köylerinden geçtik. Bazen bu küçük köylerde durup dinlendik bazen yol kenarına park edip doğanın keyfini çıkardık. Kekik ve lavanta kokularının birbirine karıştığı, kuş cıvıltıları ve rüzgarın esintisinden başka sesin olmadığı ortamda verdiğimiz kısa molalar yorgunluğumuzu aldı. Keşke biraz daha zamanımız olsa ve bu yolda birkaç gün daha geçirebilseydik diye düşündük.

Split’e vardığımızda hava kararmaya başlamıştı. Kalacağımız yeri yine Booking.com’dan bulmuştuk. Şehir merkezine çok yakın, Split’in kalbinin attığı Marmontova Caddesi’nin hemen başında bulunan apartmanımıza girdiğimizde ev sahibinin güler yüzlü misafirperver tavrıyla karşılaştık. Odaya bavullarımızı koyup araca indiğimizde bir polis bizim kiralık araca ceza yazmaya hazırlanıyordu. Durumu anlatıp aracı sadece bavullarımızı çıkartmak için geçici olarak kapı ve camları açık şekilde bıraktığımızı anlatıp cezadan kurtulduk. Bu gece ve büyük ihtimalle yarın Split’te olacaktık. Aracı güvenli bir yere park etmemiz gerekiyordu. Ev sahibimizin harita üzerinde bize gösterdiği bir caddeye park edip kenti keşfetmeye başladık.

Split’e her gelen turist gibi bizim de karşımıza ilk çıkan yer Diocletian's Palace oldu.  4. yüzyılda aynı adı taşıyan Roma imparatorunun yaptırdığı bu saray günümüz Split’inin de yaşam merkezi. Kentin kalbi bu bölgede atıyor. Restoranlar, kafeler, müzeler, park ve yürüyüş alanları sarayın etrafından kentin içine doğru ve sahil boyunca uzanıyor. Kalabalık var ama karmaşa yok, sürprizler var ama düzensizlik yok bu kentte. Turist tuzağı değil. Fiyatlar her mekana göre değişse de aralarında uçurum yok.

Sarayın içinde başlayan yolculuğumuz kentin dar, sürprizlerle dolu sokaklarında devam ediyor. Labirenti andıran sokakların her köşebaşında bazen bir çeşme, bazen devasa bir heykel bazen de modern sanatın gözalıcı örnekleri karşımıza çıkıyor. Split’i ağır adımlarla gezmekte fayda var. Sindire sindire, acele etmeden, keyfini çıkararak...

Her zevke uygun birbirinden lezzetli yemeklerin sunulduğu restoranlara girip buraya özgü yemekleri yemeden Split’ten ayrılmak olmaz. Biz de öyle yapıyoruz. Gelmeden önce hazırladığımız listemizdeki seçenekleri sıralıyoruz. Her birine yakından bakıp mekanı inceliyoruz ve yine her zaman olduğu gibi planda hiç olmayan ama çok beğendiğimiz bir restoranda karar kılıyoruz. Belki garsonla olan diyaloğumuz belki de mekanın sakin atmosferi ya da Tripadvisor’da okuduğumuz yorumlardan olsa gerek Konoba Korta adlı mekanda akşam yemeği için mola veriyoruz. Menüde birbirinden güzel yemekler arasında karar seçim yapmak zor. Yardımımıza restoranın kıdemli garsonu Tony koşuyor. “Bu gece harika bir Dalmaçya lezzetini keşfetmek istiyorsanız seçimi bana bırakın, pişman olmazsınız!” diyor. Biz de öyle yapıyoruz. Karides ızgaradan sonra beyaz benekli kırmızı tencerelerin içinde kıvamlı bir sosta deniz ürünlerinden oluşan yemeğimiz masaya geliyor. Bu görüntü, kendilerine ait şaraplar eşliğinde günün yorgunluğunu atmaya yetiyor. Yemekten sonra Split’in tarihi merkezine tekrar dalıyor ve geceyi gelato eşliğinde sahilde noktalıyoruz.

3.Gün: Split’ten feribotla Hvar Adası’na…

30 Nisan: Hvar

Bugün günlerden Pazar, Hvar’a yol var. Dün gece aldığımız biletlerle sabah 8:30’da Jadrolinija’ya ait bir feribotla Hvar’a hareket ediyoruz. Haftasonu olması nedniyle feribot kalabalık. Oturacak yerler numaralı değil. İlk gelen istediği yere kurulabiliyor. Harekete kısa sürede kala yolcu salonu tıka basa doluyor, hatta oturacak ter kalmayınca geç kalanlar üst kattaki güverteye çıkıyor. Seyahat edenler genellikle kalabalık gruplardan oluşuyor. Hırvat aileler, dostlarıyla, komşularıyla gruplar halinde oturuyor. Bazen birbirinden ayrı bölümde oturan tanıdıklarına yer açabilmek için birbirleriyle yer takası yapıyor. Sohbetler, şarkılar eşliğinde iki saatlik yol anlamadan geçiyor.

Hvar adasının Stari Grad limanına yanaşan feribottan indikten sonra adanın tarihi kent merkezine hareket eden bir otobüse biniyoruz. Yaklaşık 15 dakikalık bir yolculuktan sonra Hvar’dayız. Hava güneşli. Hatta güneş yakıyor. Sahile yakın sokaklarda biraz dolaştıktan sonra tepedeki kaleye doğru tırmanmaya başlıyoruz. Yaklaşık yarım saat sonra Fortica Španjola adlı 15. yüzyıldan kalan kalenin kapısındayız. İçeri girdiğimizde karşılaştığımız manzara mükemmel. Hvar kenti sanki ayaklarımızın altında. Fotoğraf makinası elimizden kaysa kent meydanına düşecek gibi. Masmavi bir denizde kümelenmiş adalar uzanıp giden yeşilliklerle süslenmiş turkuaz koylar. Uzun bir seyirden sonra yavaş yavaş geldiğimiz yoldan aşağı iniyoruz. Tepeden gördüğümüz koylara kısa bir yürüyüşle ulaştıktan sonra kent merkezine geri dönüp Kogo adlı bir pizzacıda mola veriyoruz.  Split’e dönüş saatimiz 17:30. Ancak Hvar kent merkezinden feribotun olduğu liman da otobüsle yarım saat. Bu yüzden otobüsü kaçırmamak için fazla geç kalmadan gara gidiyoruz. Tabi Hvar’dan ayrılmadan önce Bar Fruit adlı deniz karşısında küçük bir mekanda gelatolarımızı yemeyi de ihmal etmiyoruz. Dönüşümüz sabahki geliş yolculuğumuza göre daha kalabalık. Hava da biraz rüzgarlı olunca güverteye çıkmaya cesaret edemeyenler yolcu salonunda. Tıklım tıklım Split’e doğru hareket ediyoruz. İki saatlik yolculuk sırasında yanınızda okuyacak birşeyler olmasında fayda var.

Akşam Split’te ikinci gecemizi yine Diocletian Sarayı çevresinde geçiriyoruz. Hava karardıktan sonra bu tarihi Roma kalıntıları arasında, dolunay eşliğinde gezmenin keyfi bir başka oluyor. Split’in geceleri gündüzlerinden daha alımlı. Kentin tarihi gizemli bir esinti gibi peşimizi bırakmıyor. Roma İmparatorluğu’nun izleri, kıyıdan görünen korsan gemilerinin gölgelerine karışıyor sanki. Restoranlardan yükselen lezzetli kokular denizden esen başdöndürücü esintiyle bu kaldırımlarda buluşuyor.

4.Gün: Akşama kadar Zadar!

1 Mayıs: Zadar yolu


Yolculuğun temel kuralı kuralsızlıktır demiş bir gezgin. Bu temel kuralı gezinin ilk gününden beri başarıyla uyguluyoruz. Hedefimizde Zadar var. Gidebilir miyiz yoksa yolda planı değiştirip başka bir rotaya mı yöneliriz bilinmez. Sabah aracımızı bıraktığımız sokakta bulup bavulu yükledikten sonra Split’e veda ediyoruz.

Yarım saatlik bir yolculuktan sonra bir başka sürprizle daha karşılaşıyoruz: Trogir. Split kadar olmasa da küçük ölçekli bir başka sevimli Adriyatik kenti. Splitin sadece 30 kilometre kuzeyinde...  Şehir planı Split’e benzese de Trogir bir ada üzerine kurulu. Ulaşım köprülerle sağlanıyor. 2015 yılında National Geographic tarafından en güzel ada yerleşkesi ilan edilmiş. Kamerlango Kalesi ve St. Lawrence Katedrali Trogir’in en önemli yeri. UNESCO hem eski kenti hem de bu katedrali dünya mirası listesine eklemiş. Dalmaçya kıyılarına gelip böylesine güzel bir yeri gördükten sonra insan ister istemez “Var mı daha güzeli? Sıradaki?” gibi sorular soruyor. Ama yol sürprizlerinin sınırı olmadığı gibi en güzelini gördüğünü sandığımız yerlerin de bir başka güzel örneği başka yolculuklarımızda bizi bekliyor.

Trogir’de birkaç saat geçirdikten sonra yolumuza devam ediyoruz. Kenti geride bırakırken “Keşke buraya daha fazla zaman ayırabilseydik...” diyoruz.

Günün ikinci molasını Sibenik’te veriyoruz. Trogir’den yaklaşık 50 kilometre kuzeyde bulunan bu kent Dalmaçya’nın size sunabileceği güzel sürprizleden bir diğeri. Yine bir UNESCO kenti daha! Sibenik’in en önemli özelliği kayalara oyulmuş olması ve eski kentin tamamının taş ve kayalar kullanılarak inşa edilmesi. Yüzlerce yıl öncesinin yarattığı bu kent günümüzde de değerinden hiçbir şey yitirmemiş bir halde karşımızda. Nereden başlasak, hangi sokağına dalsak...

Sibenik

Her köşesinden heykeller, katedraller, saraylar çıkıyor karşımıza. Bunu Split’te ve Trogir’de de görmüştük ama Sibenik bir başka alem. Mucize mi masal mı karar vermek zor. Sonradan öğreniyoruz ki Sibenik tamamı Hırvatlar tarafından kurulmuş bir kent. Yani Split ya da Dubrovnik gibi Roma İmparatorluğu kalıntıları üzerinde yükselmiyor, orjinal Hırvat kültürünün bütün estetik özellikleri bu kentin caddelerine, sokaklarına, taşına ve gölgesine işlemiş. Dalmaçya kıyılarının üçüncü büyük kenti olan Sibenik, bölgeyi tanıtan bütün yayınlarda da uğranmadan geçilmemesi gereken yer olarak anlatılıyor. İkinci Dünya Savaşı’nda ağır bombardımana maruz kalsa da bugün savaş öncesi ihtişamını birebir yansıtıyor.

Şehir merkezi araç trafiğine kapalı. Yollarda asfalt yok, tuğladan ya da demirden yapılmış bir bina görünmüyor. Caddeler, sokaklar göz tırmalayan tabelalardan arındırılmış. Orjinali bozan tek görüntü bizim gibi şaşkın bakışlarla kenti gezen turistler ve durmadan fotoğraf çeken Instagram meraklıları... Tarihi kent merkezi Dolac, Gorica ve Grad mahallelerinden oluşuyor.

Hırvatistan’a gelip Dubrovnik’ten ya da Split’ten bıkanlara önerilebilecek bir yer Sibenik. Bir görüşte vurulduğumuz bu kente dönüş yolunda daha ayrıntılı bir zaman ayırmaya karar verip Sibenik’ten ayrılıyoruz.

Vodice ve Pirovac üzerinden Zadar’a doğru yol alıyoruz. Dalmaçya’nın en güzel sahil yollarından geçerken Pine Beach adlı bir tabeladan sahile uzanıyoruz. Adriyatik sahillerinde henüz denize giremesek de bu güzel havayı fırsat bilip ayakkabılarımızı sahilde bırakıp kumsalda yürüyoruz. Bu küçük mola bizi kendimize getiriyor. Gün batarken ufukta yol alan yelkenlilerin gittiği yöne doğru tekrar yola koyuluyoruz.

Zadar’a girdiğimizde güneş batmaya hazırlanıyordu. Zadar, Hırvatistan’ın Dalmaçya sahillerindeki en büyük ikinci kenti. Köklü tarihi ve coğrafi konumuyla yüzyıllardır bu sahillerin en önemli yerleşim yeri olmayı başarmış. Split kadar turistik olmasa da Zadar kendine has güzelliğiyle her geçen gün daha çok turistin uğrak yeri olmaya devam ediyor. Tarihi kent, modern tasarımlarla iç içe. Yüzlece yıllık Roma anıtlarının yanında günümüz mimarisinin en sade, en ferah örneklerini de görmek mümkün.

Zadar

Zadar’ı Zadar yapan en önemli özelliği gün batımı. Aslında Dalmaçya’nın her noktasından gün batımını seyretmek büyük zevk ama Zadar’da bu şöleni izlerken denizden gelen mistik sesleri dinlemek farklı bir deneyim. Zadar’ın en güzel gün batımı noktasına kent yöneticileri Sea Organ adını verdikleri doğal bir müzik enstrumanı yapmışlar. Rıhtımın altına vuran dalgaların çıkardığı sesler gün batımını izlemek için yapılan basamakların altındaki küçük deliklerden duyulabiliyor. Denizin her dalgası doğal bir beste oluyor ve güneş ufukta hızla kaybolurken etrafa yayılan bu sesler gelenlere unutulmaz anlar yaşatıyor. Sea Organ’ın hemen yanında The Greeting to the Sun bulunuyor. Burası da gün boyu depoladığı güneş enerjisini hava karardıktan sonra bir renk cümbüşü ile sunuyor. Yani Zadar’da en güzel gün batımı, en güzel müzik eşliğinde ziyaretçilere bir konser yaşatıyor. Ve bu durum hava karardıktan sonra da ışık oyunları eşliğinde devam ediyor.

5.Gün: Istria'dayız

2 Mayıs: Ver elini Istria

Sabah Zadar’dan ayrılıp kuzeye doğru yola koyuluyoruz. Bugünkü hedefimiz Istria Yarımadası. Adriyatik sahillerinin bu en büyük yarımadası Hırvatistan ile İtalya sınır bölgesinde yer alıyor. Bu bölgenin mimari ve coğrafi yapısı Hırvatistan’dan çok İtalya’yı andırıyor. Yarımadaya ulaşırken geçtiğimiz yollar da Adriyatik sahillerinin en güzel güzergahlarından birini oluşturuyor.

Zadar’dan sonra başlayan sahil şeridini izleyip Starigrad’a kadar durmadan devam ediyoruz. Burada iklim ve bitki örtüsü bir anda değişiyor. Yeşiller kayboluyor, kurak, çıplak tepeler manzaramız oluyor. Starigrad’ta verdiğimiz kahve molasından sonra Senj’e kadar sahilden hiç ayrılmadan devam ediyoruz. Büyük bir kent olduğunu tahmin ettiğimiz Rijeka’dan geçip Opatija’da yemek molası veriyoruz. Opatija’nın sahil caddesindeki Roka adlı bir pizzacıda gezi boyunca yediğimiz en lezzetli pizayla karşılaşıyoruz. Dönüşte buraya ve Opatija’ya daha fazla zaman ayırmayı dileyip bugünkü hedefimiz Pula’ya doğru ilerliyoruz.

Pula

Pula’ya vardığımızda önce Booking.com’dan kiraladığımız apartmanı bulup eşyalarımızı bıraktıktan sonra kent merkezine iniyoruz ve daha önce okuduğumuz, fotoğraflarını gördüğümüz ve yarımadada en çok merak ettiğimiz yapıyı aramaya koyuluyoruz. Aslında gözden kaçması söz konusu değil aradığımız şeyin. Pula’nın dev arenasını buldup karşısında sessizce dikiliyoruz.

Pula’nın geçmişinde ve kentin mimari çizgisinde Roma İmparatorluğunun payı büyük. Kentin her köşesinde o dönemin mimarisiyle karşılaşmak mümkün. Ancak bir tanesi var ki diğerlerinden kolayca ayırt edilebiliyor. Arena, Pula’nın en önemli yapısı. Romalıların dünyada inşa ettiği altıncı büyük arena olarak da kayıtlara geçmiş. Sadece arena değil o döneme ait pek çok tapınak ve şehir kalesi  de görmeye değer. Güneşi Pula’ya hakim bir tepeden batırdıktan sonra kendimizi Pula’nın karanlık sokaklarına atıyoruz.

6.Gün: İstria'nın incileri

3 Mayıs: Pula, Rovinj, Porec, Opatija

Hırvatistan gezisi boyunca en etkilendiğiniz yer neresi diye sorulsa vereceğimiz yer hiç düşünmeden Rovinj olur. Burada karşılaştığımız kenti dünyanın bir başka yerinde bulmak kolay değil. Dalmaçya sahilleri boyunca çok sayıda tarihi kentle karşılaştık. Her biri özenle korunmuş, göze batan her çıkıntıdan ayıklanmış ama Rovinj hepsinden farklı. Karşımızda sanki gerçek bir kent değil kartpostal var. Bir film seti değil, çünkü günlük yaşam alabildiğine devam ediyor. Yaşayan bir kartpostal yani. Venedik, Roma ya da Dubrovnik’in turistik virüsleri bu sakin kasabaya henüz bulaşmamış gibi. Ya da biz bahar ayında uğradığımız için yazın o kalabalık kitlesini göremiyoruz. Bazen bütün şartlar birleşir ve bir şey gözünüzde en yüksek mertebeye ulaşır ya işte Rovinj’in bizdeki izlenimi de bu oldu.

Tarihi kent merkezindeki evler denizin bittiği ya da başladığı noktadan yükseliyor. Evlerle sahil arasında yürüyüş yolu yok. Her bina kendi adına bir kale gibi. Yan yana gelmişler ve kenti koruyan doğal mimariyi bir anda oluşturmuşlar gibi. Bazı sokaklardan denize açılan dar koridorlar var. Bu koridorlardan kafanızı uzatıp sağa sola bakabilirsiniz ama ileri doğru adım atamazsınız.

Pekçok seyahat dergisi tarafından defalarca yılın en güzel sahil kenti seçilen Rovinj, bu ünü fazlasıyla hakediyor. Sadece yaza değil dört mevsime hükmeden bir havası var. Dar sokakların her biri sizi alıp bir başka yöne götürse de sonunda hiç şaşmadan tepedeki katedrale ulaşıyorsunuz. Kentin buradan görünümü de harika ama sahilden gördüğümüz Rovinj kadar büyüleyici değil.

Rovinj’de sürprizler peşinizi bırakmıyor. Sadece tarihi kent merkezi , katedraler, anıtlar, sokaklarla değil Rovinj balıkçılarıyla da ünlü ve bu balıkçıları her zaman limanda teknelerini onarırken ya da ağlarını tamir ederken görmek mümkün.

Rovinj sunduğu lezzetlerle de ünlü. Yarımadada Trüf mantarlarının en iyisi, kaşar peynirlerinin en lezzetlisi bu yöreye ait. Şaraplarıyla, bağlarıyla da ünlü bu kent Hırvatistan’ın incisi gibi.

Hiç istemesek de gördüğümüz bu güzelliğe yine veda etme zamanı geliyor ve biz aklımızı ve kalbimizi Rovinj’de bırakarak tekrar yola koyuluyoruz.

Yarımada’daki ikinci durağımız Porec. Rovinj’e yarım saat uzaklıktaki bu kasabada yeterince zaman harcayıp gece konaklayacağımız Opatija’ya doğru yola çıktık. Bu yol aynı zamanda Istria yarımadasından ayrılışımızın hattıydı ve Opatija’ya geldiğimizde akşam olmuştu.

Geceyi bu tatil kasabasının sırtlarında ıssız bir köşede bulduğumuz bir pansiyonda geçirdik. Yolu bulmak çok zordu. Haritalarımızdan umudu kesip ev sahibini aradığımızda gelip kaybolduğumuz yerden bizi aldı. Sessiz, parlak ve serin bir Adriyatik akşamına Milenij Oteli’nin bahçesinde dondurmalarımızı yiyerek veda ettik.

7.Gün

4 Mayıs: Dönüş başlıyor

Dubrovnik’ten kuzeye yaptığımız yolculuk Istria Yarımadası’nın Opatija kentinde bu sabah son buldu. Artık geri dönüş zamanı gelmişti. Önümüzde uzun bir yol ve kısıtlı günlerimiz vardı. Daha görmemiz gereken Karadağ ve tadına doyamadığımız Dubrovnik de bulunuyordu.

Günün büyük bölümünü yolda geçirdik. Dönüş zor olmadı. Bu sefer tek şeritli, virajlı sahil yolundan ayrılıp kuzeyi güneye bağlayan otobana çıktık. Yiyecek konusunda uygun fiyatları olan Hırvatistan otoyollar konusunda çıldırmış. 3 saatlik normal bir otobana 75-80 TL öderken Türkiye’deki yollarda neredeyse bedava araba kullandığımızı düşünüyoruz.

Yolda yağmur başladı ama kısa süre sonra hava yine düzeldi. Yaklaşık 3 saat sonra Krka Parkı’na vardık. Burası şelaleleriyle ünlü bir park. Aynı zamanda Dalmaçya sahillerinin en güzel doğal fenomenlerinden birini gizliyor. Park içindeki şelaleler kartpostal görünümünde.  Hafta içi olsa da gelen ziyaretçi sayısı az değildi. Parkın girişinde aracımızı bırakıp, giriş biletlerimizi aldıktan sonra (kişi başı 150 kuna yaklaşık 75 TL) otobüsle aşağıdaki nehire indik.

Nehir üzerindeki yürüyüş yollarıyla parkın tamamını gezme imkanı var. Kimse kimseyi rahatsız etmeden, kimse kimseye çarpıp nehire düşürmeden bu kalabalık yürüyüş yolunu takip ederek parkın tamamını gezdik. En derin noktaya ulaştığımızda mola verip karnımızı doyurduktan sonra farklı bir yol izleyip giriş kapısına geri döndük.

Akşamı Sibenik’te geçirdik. Yolculuğumuza başlarken uğradığımız bu kenti buralardan ayrılmadan önce bir kez daha doya doya gezdik. Güneşi batırırken sahilde kuğuları seyretmenin ayrıcalığını yakaladık.

8.Gün

5 Mayıs: Dubrovnik

Sibenik’te kaldığımız pansiyonun hemen yanında börek ve pasta fırını vardı. Gezi boyunca bu mekanlara sık sık uğradığımızdan ilk hırvatça kelimemiz “pekara”yı öğrenmiştik.  Bizdeki fırın pastane karşımı. Çeşitler bizimki kadar çok olmasa da lezzetler yarışır. Vitrindeki görüntüye dayanamayıp karnımızı burada doyurduk. Yola çıktığımızda saat 11’i gösteriyordu. Yaklaşık 1.5 saat sonra Bosna-Hersek sınırına geldik. Hırvatistan’ın kuzey bölümünü güneyden ayıran bu sınırı aşıp kısa bir süre Bosna-Hersek topraklarında devam ettikten sonra tekrar Hırvatistan’a girdik. Aslında güneye giderken deniz yolunu kullanıp sınırda zaman harcamadan yola devam edebilirdik ancak feribotların kalkış saatlerine denk gelemeyeceğimizi de hesaba katıp kara yoluyla Dubrovnik’e ulaştık.

Dubrovnik

Önce otelimize yerleşip biraz dinlendikten sonra, kenti keşfetmeye başladık. Gezimizin başında bir gece kaldığımız Dubrovnik’e bugün daha fazla zaman ayırma şansımız vardı. İlk ziyaretimiz kent surlarına oldu. Dubrovnik’i yaklaşık 800 yıllık bu surlar üstünde yaptığımız uzun bir turla yüksekten seyrettik. Kentin mimarisini, binaların özelliğini daha iyi anlamak için bu tur neredeyse zorunlu. Mayıs başlarında, henüz tatil sezonunun başlamadığı bir döneme denk gelen Dubrovnik gezisinde şanslıydık. Bu mevsimde bile oldukça kalabalık olan sokakların halini yaz aylarında tahmin etmek zor değil.

Peri masallarını andıran sokaklarda uzun uzun yürüdük. Bugün boyutları küçük gibi görünse de 500 yıl önce Adriyatik kıyılarının en önemli kentlerinden birinde dolaşmanın keyfini doyasıya yaşadık. Bu kent için “Adriyatik Denizi’nin İncisi” deniyormuş. Bu ünvanı fazlasıyla halkediyor. Stardun yolunda turist kalabalığına çarpmadan yürümeyi başarabilirseniz zaman zaman başınızı kaldırıp etrafınızdaki binaları incelemekte fayda var. Duvarlarında her birinin yüzlerce yıllık tarihi ve gizli bir hikayesi gizli. Zamanınız varsa sarayların, katedrallerin, manastırların içine girip her birinin hikayesini öğrenin. Zamanınız bizim gibi darsa sokak aralarında kaybolup kentin genel atmosferini hissetmek de yeterli olacaktır. Yorulduğunuzda kendinizi surların dışına atın ve deniz kenarında, Adriyatik esintisinde kenti, kaleleri, katedralleri izleyin. Biraz serinleyip gelatolar eşliğinde dinlendikten sonra kaldığınız yerden yürümeye devam edebilirsiniz. Dışardan bakıldığında küçük gibi görünse de içine girdiğinizde günlerce yürüyüşün yetmeyeceğini ve ne yapsanız da bu kenti tam olarak keşfedemeyeceğinizi anlayacaksınız.

9.Gün: Karadağ

6 Mayıs: Kotor Budva

Yolculuğumuzun son günü, yarın sabah saatlerinde dönüş var. Bu nedenle bugün önemli bir karar vermemiz gerekiyor. Kalıp Dubrovnik turumuzu detaylandırmak ya da Karadağ’a gidip ününü çok duyduğumuz Kotor ve Budva’yı ziyaret etmek. Karar verirken zorlansak da Kotor ve Budva fikri cazip geldi. Aracımızı otelin parkından alıp bu sefer güneye, Karadağ’a yöneldik.

Havaalanına kadar olan bölümü trafik nedeniyle ağır alsak da yolun geri kalan kısmı boştu. Güneye yani Karadağ’a fazla trafik yoktu. Sınıra geldiğimizde yavaş işleyen bir gümrükle karşılaştık. Yoğun olmayan bir günde uzun uzun bu kuyrukta Karadağ’a geçebilmek için bekledik.

Sınırı geçtikten birkaç kilometre sonra Karadağ girişi için tekrar kuyruğa girdik. Her iki gümrükte yaklaşık iki saat zaman harcayıp “Keşke gelmeseydik!” düşüncesiyle Karadağ’a ulaştık. Hırvatistan’da bir haftada alıştığımız düzen, kent manzaraları, trafik ışık ve işaretleri Karadağ’da yoktu. Haftasonuna denk gelen bu yolculuğumuzda herkes yollarda bir yerlere gitme telaşındaydı. Tek şeritli yollarda hız yapmadan dura kalka Kotor’a yol aldık.

Kotor’a iki güzergahtan gitme imkanımız vardı. Biri feribotla Kotor boğazını geçip kente güneyden girmek diğeri de körfezi boydan boya dolaşıp sahili izleyerek Kotor’a kuzeyden girmek. Biz uzun fakat bir o kadar da keyifli olan ikinci ihtimali seçtik. Kotor Körfezi bu bölgenin en önemli doğal güzelliği. Biribirine dar boğazlarla yaklaşan sonra birden genişleyip uzaklaşan kıyılar, göl mü deniz mi olduğunu hissedemediğimiz eşsiz bir doğa harikası. Körfez boyunca birbirinden güzel küçük kasabalardan geçtik. Ancak yol boyunca yüreğimizi sızlatan görüntülerle de karşılaştık. Körfezde aşırı bir yapılaşma çılgınlığı başlamış. Yol boyunca onlarca inşaatın yanından geçtik. Bunlar görebildiklerimiz. Durup göl manzarasını izlerken karşı kıyılardaki beton kuşatması bizim Boğaziçi’nin 25-30 yıl önceki haline benziyor. Bodrum’un tükenmeden önceki bir benzeri sanki. Zaman geçmeden buraların ciddi bir korumaya ihtiyacı var. Aynı kıyı şeridi Hırvatistan’da da olmasına karşın buradaki yapılaşma çılgınlığını açıklamak zor. Alışkanlıklar, kültürel farklar, etnik yapı, Avrupa Birliği gibi pek çok etken geliyor aklımıza ama bu cenneti yok etmenin bu kadar kolay olmaması gerekiyor.

Kotor’a geldiğimizde aracımızı park edecek yer bulma konusunda biraz zorlandık. Trafik işaretleri Hırvatistan’da alıştığımız gibi değildi. Kent limanında duran 2 dev yolcu gemisinin kalabalığıyla aynı anda kente girmemiz karmaşayı bir hayli arttırdı.

Eski kent surlarının içine girmeden önce biraz kapıda zaman geçirdik. Tarihi kentin hemen duvarlarından başlayan bir dağ vardı tepemizde. Kent yaz sezonuna hazırlık yapıyordu. Harıl harıl inşaat çalışmaları devam ediyordu. Sokak aralarında dolaştık. Tarihi kentin içinde kısa bir tur atıp meydanında biraz dinlendik. Kotor harika bir kent ama eksikleri de çok. Gözümüze çarpan en önemli problem kent içindeki sokakların tabela sorunu. Her dükkan, her cafe doğal olarak tanıtımını yapmak ister ama bunları yapmanın farklı yolları var. Tabelalarla bu güzelim sokakları boğmanın hem kendilerine hem de kente yarardan çok zarar verdiğini farketmek bu kadar mı zor. Türkiye’deki tabela çılgınlığının bir benzeri, belki biraz daha küçük ölçekte Kotor’da var.

Kotor’un hemen yanı başında yükselen dağ kentin üst balkonu gibi yükseliyordu. Kotor’un savunma duvarları da Lovcen dağına doğru yükseliyordu. Bu merdivenleri tırmanıp kente tepeden bakmak çok uzun zamanımızı alabilirdi. Bunu yapmanın bir başka yolu vardı. Arabayla bu dağın zirvesine çıkıp en yüksek noktadan yani terastan aşağıdaki manzarayı izlemek. Danışmaya sorduğumuzda bunun mümkün olduğunu ancak çok dar ve virajlı bir yolun bizi beklediği cevabını aldık. Herşeye rağmen bu tehlikeli yolu göze alıp dağa tırmanmaya başladık.

Yol önceleri iyi görünüyordu. Hatta “Tehlike bunun neresinde, abartmışlar” diye düşündük. Tek şeritli ve dardı ama sonuçta dağa tırmanıyorduk daha iyisini beklemek olmaz. Asıl sürprizle birkaç kilometre sonra karşılaştık. Viraj değil daireye yakın kıvrımlara girince ve iki aracın yan yana geçebileceği mesafeyi kaybedince derin bir endişe başladı. Zaman zaman karşı şeritten bir araçla karşılaştığımızda duruyorduk. Kimin kime yol vereceği belli değil. İnsiyatif sürücülerde. Bazen yol aldık bazen bu uçurumlu dar yollarda geri gidip uygun bir kaya arasına girip yol verdik. İmkan olsa dönüp bu yolculuktan vazgeçeceğiz ama arabayı ters yöne çevirecek genişlik yok. Aşağıda uzanan uçuruma bakmamak için tüm dikkatimizi yola verdik. Keskin virajlarda yolun ucu görünmediğinden araçların korna çalarak viraja girdiğini gördük. Bundan sonra karşılaştığımız her virajda biz de bu yöntemi uyguladık. Birkaç kilometre devam eden bu korkunç yolda sanki saatlerce araba kullanıyor gibiydik. Zirveye geldiğimizde bu tehlikeli yolculuğun ödülünü aldık. Aşağıdaki Kotor Körfezi’ne kuşbakışı bakıyorduk.

Lovcen dağından inişimiz çıkış kadar zor oldu. Virajlı yoldan ayrılırken geriye baktığımızda bu dik yolu, gizli tehlikeyi kazasız belasız atlatmanın rahatlığını hissettik.

Budva’ya girdiğimizde yine trafik işaretleri ve navigasyonun azizliğine uğradık. Kısa bir kayboluştan sonra Budva’nın tarihi merkezine adım attık. Adriyatik kıyısının bu bölgesindeki yıldızı olarak bilinen Budva uzun kumsallarıyla ünlü. Kente giriş ve çıkışlarda bu sahilleri ve hemen dibindeki otelleri görmek mümkün. Budva’nın eski kent denilen bölümü Kotor’a göre daha küçük. Minik bir yarımada üzerine kurulmuş ve etrafı yine diğer Adriyatik kentlerinde olduğu gibi surlarla çevrili. Burada da Kotor’da olduğu gibi tabela kirliliği gözümüze çarptı. Budva’nın bizde yarattığı etki büyük olmadı. Hırvatistan’ın bütün sahillerini görüp buraya gelmemizin bunda etkisi büyük. Gezimize buradan başlasaydık belki farklı bir izlenim edinebilirdik ama Budva özensiz restoranları, kumsalları işgal eden beton binalarıyla anılarımızda yer etti. Sahil boyunca uzanan parklar henüz turizm sezonunun başlamaması nedeniyle boştu. Bu da bizim en büyük şansımız oldu. Burayı yaz aylarında hayal etmek bile zor. Birkaç saatlik eski kent turundan sonra araca atlayıp Dubrovnik yoluna koyulduk. Girişte yaşadığımız gümrük ve pasaport kontrollerinde yine değerli zamanımızı harcayıp hava kararırken Dubrovnik’e vardık.

10.Gün: İstanbul'a dönüş

7 Mayıs: Hoşçakal Dalmaçya

10 günlük Adriyatik maceramız bugün noktalanıyor. Bavulları hazırlayıp araca indirdikten sonra güzel bir kahvaltı yaptık. Gezi boyunca ilk kez nereye gideceğimizi planlamadan, haritaya bakmadan yapılan bu kahvaltıdan sonra aracı havaalanında aldığımız yere geri götürdük. 10 gün boyunca yaklaşık 2 bin kilometre yapmıştık. Aracı teslim alanlar biraz şaşırdı, detaylı bir incelemede, ön tampon altına çarpan bir taşın düğme büyüklüğünde bir darbesini keşfettiler. Darbe de değil aslında küçük bir çizikti ama bunu kayıtlara geçmek zorunda olduklarını söylediler. Aracı kiralarken yaptırdığımız sigorta bu çiziği karşıladı. Sonuçta ek bir masraf ödemeden bu uzun ve yorucu yolculuğu tamamlayıp bize 10 gün boyunca eşlik eden yol arkadaşımız Wolksvogen Up’tan ayrıldık.

Hırvatistan, Bosna Hersek ve Karadağ. Birbirinden farklı, her biri çok güzel üç hayal ülkesi. Bu güzellikleri doyasıya keşfetmek için çok fazla zamanımız olmadı. 10 günde tadı tamağımızda kalan bir gezi oldu.

Bu bölge uğramayı, tadına bakmayı, görmeyi istediğimiz yerlerden biriydi ve seyahat listemizde “Gezildi” olarak işaretlendi. Bir daha yolumuz düşer mi? Belli olmaz, öncelik her zaman görmediğimiz mekanlarda. Keşfettiğimiz birbirinden güzel manzaralar, masalllardan çıkıp gelmiş ortaçağ sokakları, mavi koylar, yemyeşil dağlar bize bildiğimiz bir sözü bir kez daha hatırlattı. İstanbul uçağına yapılan anons başladığında biz bu sözü tekrarlıyorduk:

“En güzel yer henüz keşfedilmedi, en güzel kente henüz gidilmedi.”

Bu yazı uzaklar.com'da 6 bölüm halinde yayınlandı.

Gezinin Fotoğrafları:

  1. Dubrovnik
  2. Split
  3. Hvar
  4. Trogir
  5. Sibenik
  6. Zadar
  7. Pula
  8. Rovinj
  9. Porec
  10. Opatija
  11. Krka
  12. Kotor
  13. Budva

 


Flipboard Kahvve.com'u seçti

Sosyal medya ağlarının sayısı her geçen gün artıyor. Piyasada Facebook ve Twitter rüzgarına henüz yetişemese de pek çok başarılı uygulama var. Bunlardan biri de Flipboard. Mobil ve web ortamlarında haber akışını izleyebileceğiniz belki de en faydalı uygulama...

Flipboard'u birkaç yıldır aralıksız takip ediyorum. Günlük haber akışını kendi önceliğinize göre belirleme imkanı veren bu uygulamada aynı zamanda kendi haberlerinizi de yayınlama olanağınız var.

Flipboard aynı zamanda internette yayınlanan sitelerden içerik toplayıp okurlarına sunuyor. Beğendiği sitelerin tanıtımlarını da kendi sayfalarında yapıyor. Bir süredir uğraştığım Kahvve.com sitesi geçtiğimiz günlerde Flipboard yöneticilerinin de gözüne girmiş. Yayınlanan haberleri kullanmak istediklerini söylediler. Memnuniyetle kabul ettim. Benimle de yaptıkları röportajı 4 Nisan 2017'de sayfalarında yayınladılar.

İşte Flipboard'un soruları ve verdiğim yanıtlar:

 

 

Adım Remzi Gökdağ. Dijital medya ve internet yayıncılığı alanında çalışıyorum. Başta Kahvve.com ve Uzaklar.com olmak üzere pek çok internet sitesinin editörlüğünü yapıyorum.

İşim dijital yayıncılık. İnternetin hayatımıza henüz girmediği yıllarda başladığım muhabirlik mesleğine bugün online içerik üreterek devam ediyorum. Habercilikten gelen alışkanlıklarımı ve çalışmalarımı internet ortamında sürdürüyorum. Dijital teknolojinin yarattığı ortamda bilgi üretimine devam ediyorum.

Tutkum seyahat, fotoğraf, teknoloji, İstanbul ve kahve. Bu alanlarda elimden geldiğince kendimi geliştirmeye ve yeni şeyler öğrenmeye çalışıyorum. Seyahat asla vazgeçemeyeceğim bir yaşam tarzı. Fotoğraf zaten seyahatin bir parçası gibi. Teknoloji yeni dünyayı keşfetmemizi sağlayan bir fener. İstanbul, hayatım boyunca sırlarını öğrenmeye çalışacağım gizemli bir kent. Zaman buldukça İstanbul araştırmalarımı kitap haline getiriyorum. Geçen yıl yayınlanan Sevgili İstanbul bu uğraşın sonucu ortaya çıktı. Kahveye gelince… Aslında bütün bu tutkularımın odağında olan bir alışkanlık, onsuz diğerleri eksik kalır, tadı çıkmaz.

Flipboard kullanıyorum çünkü hayatımı kolaylaştıran bir uygulama. Bana dünyanın kapılarını aralıyor. Bilgiye ulaşmamda son derece etkili bir ortam. Birkaç yıldır hemen hemen her gün kullanıyorum. Merak ettiğim konulara tek bir kaynaktan ulaşabilmek harika. Oluşturduğum dergiler sayesinde bilgimi, merakımı sürekli güncelliyorum. Ayrıca ilgimi çeken yazıları dergilerimde diğer Flipboard kullanıcılarıyla paylaşabilmek, bunları arşivimde biriktirmek Flipboard’un en beğendiğim özelliği.

Flipboard’daki favori konularım öncelikle dünyada olup biten güncel haberler. Haber ajansları başta olmak üzere dünya medyasının yer verdiği konuları okumadan güne başlamıyorum. Teknoloji, tasarım, seyahat, fotoğraf alanındaki gelişmeleri de zaman buldukça detaylarıyla inceleme fırsatım oluyor.

Sabah ilk okuduğum birkaç site genellikle BBC, Reuters, CNN gibi yayın organları. Daha sonra işim gereği ilgi alanımı oluşturan konulara sıra geliyor. Seyahat ve kahve konularına her gün bakıyorum. Buradaki gelişmeleri yönettiğim web siteleri aracılığıyla okurlarımıza aktarma fırsatım oluyor. Bana ilham veren konuları, yenilikleri, dünyadaki son gelişmeleri, farklı kültürlere, coğrafyalara ait seyahat notlarını Flipboard’da oluşturduğum dergilere kaydediyorum. Arşivlediğim bu yazıları daha sonra detaylı okuyorum.

İşimi farklı kılan şey soru sormak ve gerçeğin izini bulmak için sürekli merak etmek. Bizlere aktarılan bilginin gerçek mi yoksa aldatmaca mı olduğunu seçebilmek bizim elimizde. Biraz merak ederek ve araştırarak aydınlığa çıkan yolu bulabiliriz.

Üretkenlik için sırrım insanın kendini iyi hissettiği bir alanda çalışması ve hayal kurma kabiliyetinden asla vazgeçmemesidir. Ne yapacağını bilmediği konular yerine iyi olduğu alanlarda zaman harcamaktır. Gönül verdiğimiz bir alanda, yaparken zevk aldığımız bir işte zekamızı da kullanarak yeni ufuklar yaratabiliriz.

Genç halime bir öneride bulunacak olabilseydim hayata iyi bak derdim. Bu hayatın bir köşesinde belki de kıymetini bilmediğimiz bir hazine olabilir. Değerini bilmedigimiz her an bizi bir başka hayatı yaşamaya mahkum ediyor. Hayata iyi bakmadığımız için de o anların ne anlama geldiğini fark edemiyoruz.

Hayalsu Digital Nomad kürasyonunu yapıyor

Flipboard’a Erişin: iOS / ANDROID / WINDOWS / WEB


Estonya'nın tarihi kahve durağı: Maiasmokk Cafe

Maiasmokk Cafe 152 yıldır aynı yerde hizmet veriyor.

Estonya’nın en eski kafesindeyiz. Burada sunulan tüm ürünler kafenin mutfağında, 150 yıldan bu yana aynı gelenekle hazırlanıyor. En az kahvesi kadar pasta ve kekleriyle de ünlü bir yer burası. Estonya dilinde Tatlı Diş anlamına geliyor. Hikayeye göre burada yenilen ürünlerin lezzeti dişe yapışıyor ve uzun süre bu tat ağzınızdan ayrılmıyor.

1

 

Bu kafede çok çeşitli yiyecekler var ama en ünlüsü badem ezmesiyle hazırlananlar. Birbirinden güzel şekiller verilen bu ürünler özellikle gençlerin ve çocukların ilgi odağı. İlgi o kadar büyük ki cafede özel bir Bazem Ezmesi Odası bulunuyor. Sadece badem ezmeli ürünlerin satıldığı bu odaya giren bir daha kolay kolay buradan ayrılamıyor.

Maiasmokk’un en önemli özelliği yaklaşık 150 yıldır aynı mekanda hizmet vermesi. Ürünlerin lezzeti ve tarihi kafenin dekoruyla Maiasmokk, Tallinn’i ziyaret eden turistlerin en çok uğradıkları yerlerden biri.

Maiasmokk, en az badem ezmesi ve kahvesi kadar vitrininde duran mini dönme dolabıyla da ünlü. Hazırladıkları ürünlerin küçük kaplarda sergiledikleri bu dönme dolap yaklaşık yüz yıldır kafeye gelenlerin ilgi odağı.

Maiasmokk’un tarihi

4

 

Georg Stude Tallinn’in en lezzetli kek ve pastalarını hazırlayan yetenekli bir ahçıydı. İlk dükkanını 1864’te bugünkü yerinde açtı. Aslında aynı yerde 1806’dan beri bir pastacı bulunuyordu. Georg Stude kısa sürede işlerini yoluna koydu ve işletmesinin bulunduğu binayı satın aldı. Onun şekerlemelerinden yiyen dükkana bir daha geliyordu. Ünü Moskova’ya dek gitti. Orada da bir dükkan açtı. Rivayete göre Çar ailesi onun tatlılarının bir numaralı müşterisiydi. Soylular kek ve pastalarını ondan satın almaya başladı.

5

 

Kafenin bulunduğu bina bugünkü görünümüne 1913 yılında büründü. O yıl yapılan büyük onarımla bina baştan sona yenilendi. Bu restorasyondan hemen sonra 1. Dünya Savaşı patlak verdi. Maiasmokk, şans eseri savaştan en az etkilenen binalar arasındaydı.

6

 

1941 yılında başlayan Rus işgali Maiasmokk’u bir hayli etkiledi. Diğer kafeler gibi devletleştirildi ve yönetim Sovyetlerin belirlediği subaylara devredildi. Adı Kalev ltd oldu ve 1984’e kadar bu adla anıldı.

Tallinn’in vazgeçilmez uğrak yeri

7

 

Yolunuz bir şekilde Tallinn’e düşerse bu kafeye mutlaka uğrayın. İmkanınız varsa ve sağlık durumunuz da uygunsa şekerlemelerini ayrı ayrı tadın. Kahvesini içip, kafenin atmosferini yavaş yavaş içinize sindirin. Zamanınız ve midenizde yer kaldıysa Badem Ezmesi Odası’na girip buradaki ürünleri de deneyin.

8

 

Kuzeyin incisi Tallinn’den keyif alacaksınız ancak Maiasmokk Cafe’den aldığınız lezzeti dünyanın hiçbir yerinde kolay kolay bulamayacaksınız.

Faydalı bilgiler

9

 

Çalışma Saatleri: 8-21

Adres: Pikk 16, Tallinn Old Town

Website: http://www.kohvikmaiasmokk.ee

Email: maiasmokk@kalev.eu

Tel: +372 646 4079

TALLINN FOTOĞRAFLARIM


Tallinn sokaklarında zaman yolculuğu

Tallinn gezimiz haziran ayının ortasına denk geldi. İstanbul’dan sıcak bir yaz günü bindiğimiz uçakla Avrupa’nın kuzeyindeki bu masal kente geldik. Hava, tahmin ettiğimiz gibi serindi. İstanbul’un bunaltan sıcağından sonra Tallinn’in serinliği iyi geldi.

Havaalanından kalacağımız otele taksiyle 8 dakikada gittik. Bu yolculuk Estonya ve Tallinn hakkında ilk izlenimimiz oldu. 1.3 milyonluk bir ülkenin 400 bin kişilik kenti keşfedilmeyi bekliyordu.

Kent oldukça küçük bir alanda yer alıyor. Baltık Denizi’nde başlayan sınırları havaalanında bitiyor. Yani bir uçtan diğerine yaklaşık 20 dakikalık bir araba yolculuğundan sonra ulaşılabiliyor.

Tallinn, Avrupa’da ortaçağ  döneminin bugüne ulaşmış en korunaklı kentlerinden biri. Yüzlerce yıldan bugüne ulaşan tarihi kent merkezinde eski devirlerin özel görüntüleriyle başbaşa kalmak mümkün.

Surlarla korunan tarih!

Tarihi kenti çevreleyen surlardan kente girişi sağlayan geniş kapılar var. Tarihin derinliklerine uzanan yolculuğumuz bu kapıların eşiğinde başlıyor.

Kapılardan geçip eski Tallinn’in merkezine doğru adım attığımızda modern kentin alışılmış görüntülerini de geride bıraktık.

Dar sokaklar eski kentin ortasında genişçe bir alana açılıyor. Burası yüzyıllar boyunca Tallinn’in merkezi olmuş. Meydanın en önemli yapısı Town Hall. 64 metre yüksekliğindeki kuleden kenti izlemek mümkün. Town Hall’a bakan üç cephede turistik restoran ve cafeler bulunuyor.

Tallinn’in tarihini ve insanlarını gözlemlemek için ideal bir mekan burası. Zamanınız varsa eski hapishaneyi de gezebilirsiniz. Günümüzde Fotoğraf Müzesi olarak kullanılan bu binada Estonya tarihinden görüntüler ve tarihi fotoğraf makinaları yer alıyor.

Meydanın en popüler zamanı Noel. İki hafta süren etkinliklerde meydana kurulan pazara ilgi her zaman büyük. Yılın diğer zamanlarında da meydandan kalabalık eksik olmuyor. Haftasonu bu mekdanda çeşitli etkinlikler düzenleniyor. Turistik eşyaların satıldığı mini bir pazar ve çeşitli grupların şarkı söylediği platformlar var.

Ortaçağın dini yapılarını merak edenler Tallinn’in tarihi kent merkezinde keyifli zaman geçirebilir. Birbirine oldukça yakın olan Holy Spirit, St. Nicholas, St. Olav ve Dome kiliseleri eski günleri yansıtan önemli dini yapılar.

Old Town Tallinn

Tarihi Tallinn kent merkezi iki bölümden oluşuyor. Kent meydanının da bulunduğu alt bölüme "Eski Kasaba" adı veriliyor. Bu bölgenin en önemli iki caddesi Pikk ve Lai. Bu iki cadde üzerinde çok sayıda müze, kilise, restorant ve cafe var. Farklı mutfakların değişik tadlarının sunulduğu restorantlar özellikle akşam saatlerinde yoğun oluyor. Tallinn’e gelen kruvazörlerden kente inen turistlerin uğrak yerlerinden olan bu iki cadde eski Tallinn’in görülmesi gereken yerleri.

"Katedral Tepesi" adı verilen diğer bölüm, Tallinn tarihinde merkezi otoritenin kurulduğu ilk yer olarak biliniyor. Önceleri piskopusun yönetiminde kalan Tallinn, daha sonraları soylular tarafından yönetilmeye başlamıştır. Günümüzde Estonya meclisinin de bulunduğu bu bölgede çok sayıda resmi ve diplomatik konut bulunuyor.

Surları ve sur içindeki yapılarıyla Tallinn UNESCO’nun dünya mirası listesinde. Tallinn ortaçağın en iyi korunan kentlerinden biri olarak kabul ediliyor. Kenti çevreleyen 2 kilometre uzunluğundaki surlar üzerindeki kuleler kentin en ilginç yapıları. Savunma amacıyla inşa edilen bu kulelerin bazıları bugün müze olarak da kullanılıyor.

Raining in #Tallinn

A photo posted by Remzi Gokdag (@remgok) on

Meydandan hemen sonra başlayan yokuş sizi suriçi bölgesinin en tepe noktasına çıkartıyor. Tallin’i kuşbakışı izlemek için birbirinden güzel seyir noktaları var burada. Özellikle güneşin doğuşu ve batışını izlemek oldukça keyifli. Yalnız bu güzel anlara tanık olabilmek için yaz aylarında geceyarısına kadar beklemeniz gerekebilir. Tallinn’de güneş yaz aylarında çok geç batıyor. Kısa süren karanlıktan sonra güneş erkenden yüzünü gösteriyor. Fakat bu anları yakalayabilenler eşsiz manzaralara da tanık olabiliyor. Kuzey güneşinin batışı ve doğuşu dünyanın farklı noktalarına göre muhteşem bir şölene dönüşüyor.

#Tallinn #sunset 🌅

A photo posted by Remzi Gokdag (@remgok) on

İşgal altında yaşam

Estonya tarihi işgallerle dolu. Ülke uzun yıllar hemen hemen bütün komşuları tarafından işgal edilmiş. Estonya'nın hikayesi de aslında bir işgalle başlıyor.

1227'de Alman ve Danimarkalı şovalyeler tarafından fethedildikten sonra halk Hristiyanlaştırılıyor. Bu tarihten sonra işgaller peşpeşe geliyor. Danimarka, İsveç, Polonya ve Rusya egemenliği altında uzun yıllar geçiyor.

 

Çarlık Rusyası'nın devrilmesini fırsat bilen Estonya, 24 Şubat 1918'de bağımsızlığını ilân ediyor. Ancak bu durum fazla uzun ömürlü olmuyor. Ülke haziran 1940 tarihinde Sovyetler Birliği'ne dahil ediliyor. 1941-1944 arasında ise Nazi işgali yaşanıyor.

2. Dünya Savaşı'nın ardından 1991'e kadar Sovyet egemenliği devam ediyor.

Estonya, bağımsızlığını savaşarak değil şarkı söyleyerek kazanan ilk ülke. 20 Ağustos 1991 tarihinde, Sovyetler Birliği'nin çökmesi ile birlikte, Şarkı Devrimi ile Estonya bağımsızlığını  ilân ediyor. 31 Ağustos 1994'te Rus askerlerinin ülkeden çekilmesi ile, Estonya Batı Avrupa ve diğer bölgelerdeki ülkelerle ilişkilerini bağımsız olarak yönetme hakkını kazanıyor. Ülke, 29 Mart 2004'te NATO'ya, 1 Mayıs 2004 tarihinde ise Avrupa Birliği'ne katılıyor.

Estonyalıların tarihinde bağımsız olarak yaşadıkları süre çok az. Avrupa'yı karıştıran savaşlarda güçlü ülkelerin "işgal edilecek ülkeler" listesinde hep en üst sırada yer almış.

KGB'nin merkezi Hotel Sokos

Nazilerden çok eziyet gören halk "denize düşen yılana sarılır" sözünde olduğu gibi Sovyetler Birliği'ne umut başlamış. Ancak Rusların demir yumruğu altında yarım asır çok ağır şartlarda yaşamışlar. Rus işgalinin izleri bugün Tallinn'in sokaklarında görmek mümkün. Müzelerde o döneme ait karanlık hatıralar sergileniyor.

Rus işgalini anlatan en somut örneklerden biri de kent merkezindeki Sokos Hotel. Tallinn'de inşa edilen ilk çok katlı otel olarak bilinen bu binanın ayrı bir özelliği daha var. Otelin 23. katı uzun yıllar Sovyet istihbarat örgütü KGB'nin dinleme operasyonlarının yapıldığı yer olarak kullanılmış. Odaların çoğuna ve restoranta yerleştirilen dinleme aletleri sayesinde Tallinn'e gelen turistlerin her adımı takip edilmiş. Estonyalılar zorunlu olmadıkça bu otelin önden geçmemeye özen gösterirmiş. Tallinn gezisi sırasında sık sık karşımıza çıkan bu binaya her bakışımızda o karanlık dönemi gözümüzde canlandırmaya çalıştık. Özgürlüğün tadını çıkaran Estonyalılar o günleri unutmaya çalışsa da bu bina onlara geçmişi her fırsatta hatırlatacak.

Kent halkı kendi seçimini yaptı

Geçmişini koruyarak gelişen Tallinn’in kaderi 1990’larda değişiyor. Sovyet işgalinden sonra ekonomiyi güçlendirecek çözümler arayan Estontalılar turizmin canlandırılmasına ağırlık vermiş. Kent bir dönem kendisine Bangkok’u örnek almış. Baltık turizminin ağız sulandıran pastasından pay kapabilmek için ucuz içki ve seks cenneti olarak pazarlanmış. Macera arayan ama para harcamaktan kaçınan Avrupalı genç turistlerin ikinci adresi olmuş. Bir süre sonra pazarlama taktiğini tekrar gözden geçiren Estonyalılar hatalarının farkına varmış. Kentlerini zevk ve sefa düşkünü turistlere pazarlamak yerine kaliteyi arayan ve tarihe önem veren seçici turistleri tercih etmeye başlamışlar. Kentin planlaması bu anlayışa göre yeniden şekillenmiş.

Bugünkü Tallinn mucizesinde kentlerinin geleceği konusunda doğru yolu seçen yerel yöneticilerin payı büyük.

Kente ucuz içki almak için Baltık ülkelerinden gelen turistleri bugün de sokaklarda görmek mümkün. Ellernde bira şişeleriyle köşe başlarında içip sızıyorlar. Ancak kenti gezen çoğunluk, ellerinde kitap, rehber ve fotoğraf makinalarıyla ortaçağın mirası bu kenti hakkıyla keşfediyor.

Kuzeyin incisi: Tallinn

Tallinn Baltık ülkelerinin en iyi korunan tarihi kentlerinin başında yer alıyor. Kuzeyin incisi deyimini bu bölgede Tallinn’den daha fazla hak eden bir başka kent yok. Nüfusu, ölçeği ve insanlarıyla soğuk iklimin en sıcak bölgesi Tallinn.

Bu kenti eski Sovyet rejiminin soğuk ve gri uydusu olarak hayal edip önyargıyla bakanlar çok şey kaybeder. Tallinn tarihiyle bugününü bütünleştiren dünya üzerindeki ender yerlerden biri.

Bir yanda barok sarayları ve bu saraylardan kente açılan büyülü bahçeleri, kale duvarları ve topçu kuleleri uzanırken diğer yanda cam gökdelenleri gökyüzüne doğru yükseliyor. Ahşap evlerin yanında taş kiliseler, kent surları yan yana sıralanıyor.Parlak alışveriş merkezlerini ortaçağdan bu yana halka hizmet veren pazar alanları izliyor. Güneşli meydanlar, dar ve karanlık mahzenlere uzanıyor. Tallinn sizi bir düş dünyasına davet ediyor. Bu daveti kabul edip Tallinn’e gidenler bu masal kentten mutlu ayrılıyor.

Tallinn gezisinde görmeniz gereken yerler

Tallinn’in kalbi tarihi kent merkezinde atıyor. Bu bölge geçmişi ortaçağa uzanan kentin açık hava müzesi gibi. Eğer zamanınız kısıtlıysa gezinize bu bölgeden başlayın. Her yer yürüme mesafesinde ve kent bir günde rahatlıkla gezilebilir. Zamanınız varsa tarihi kentin dışında kalan bölgeyi de gezebilir, Estonya hakkında ilginç bilgiler edinebilirsiniz:

  • Tallinn TV Kulesi
  • Kiek
  • Bastion Geçidi
  • Deniz Müzesi
  • Dome Kilisesi
  • St. Olav Kilisesi
  • St. Nicholas
  • Şehir Surları
  • Kadriorg Sarayı
  • St. Catherine Geçidi
  • Estonya Tarih Müzesi
  • Estonya Açıkhava Müzesi
  • KUMU Sanat Müzesi
  • Patkuli Terası
  • Estonya Açıkhava Tiyatrosu

TALLINN FOTOĞRAFLARIM

 


Sevgili İstanbul TRT Radyo1'de

TRT Radyo 1'de her çarşamba saat 15:30'da yayınlanan Tam Zamanı programının bu haftaki konusu Sevgili İstanbul kitabıydı.

Yarım saat süren keyifli söyleşide dilim döndüğünce kitabı anlatmaya çalıştım. Neden böyle bir çalışma yaptığımı, kimlerle konuşup kitabı nasıl hazırladığımı ve konuştuğum kişilerle ilgili izlenimlerimi paylaştım.

89

 

Uzun bir zamandan sonra tekrar bir radyo programına konuk olmak ve canlı yayında soruları yanıtlamak heyecanlı olsa da program yapımcıları Esin Yolçınar, Aybeniz Uçan ve programın sunucusu Ömer Faruk Zora'nın sıcak konukseverlikleri bu heyecanı yenmemde çok yardımcı oldu.

Tam Zamanı programı vesilesiyle yıllardır uğrayamadığım TRT Harbiye binasında bulunmak günün anlam ve önemine de uyuyordu. Bu ziyaret bir anlamda keyifli bir nostaljik yolculuktu benim için.

55

Zamanınız olursa Tam Zamanı programını kaçırmayın, dinleyin derim. Gezi, fotoğraf, lezzet, arkeoloji, macera, deniz gibi konularda birbirinden güzel yayınlara imza atıyorlar. Programa emeği geçen herkese tekrar teşekkürler.

Yayını dinleyemeyenler, kaçıranlar söyleşimizin kaydını aşağıdaki linkte bulabilir, programı baştan sona (yaklaşık 20dk.) dinleyebilirsiniz.

 

Tam Zamanı - 31.03.2015

TRT Kent Radyo İstanbul'un konuğuydu

TRT_KentRadyo_Soylesi_27Nisan2016

27 Nisan 2016 günü TRT Kent Radyo'da Sevgili İstanbul kitabının tanıtımı vardı. Programda kitapla ilgili yaklaşık 20 dakika süren bir söyleşi yaptık. Kaydı aşağıdaki linkte bulabilirsiniz.

TRT Kent Radyo 27.04.2016

 


Sevgili İstanbul

Yaklaşık bir yıl önce hazırlıklarına başladığım Sevgili İstanbul adlı kitabım E-Yayınları'ndan çıktı. Kitabın konusu eski İstanbul. E- Yayınları'ndan çıkan kitapta İstanbul’daki değişimi, dönemin tanığı olan farklı karakterler anlatıyor, eski İstanbul'un unutulmaya yüz tutan günleri 20 kişinin anılarıyla yeniden canlanıyor. Aşağıdaki video kitabın hikayesini özetliyor. Sevgiliİstanbul.com adresinden de kitapla ilgili son gelişmeleri öğrenebilirsiniz.

Eski günlerin İstanbul’unu özleyenlere masal tadında bir kitap!

İstiklal Caddesi’nde yürürken hala Nostaljik Tramvay’la karşılaşıyoruz ama yürüdüğümüz mekan birkaç yıl öncesinin Beyoğlu’su mu? Levent’in iki katlı, bahçeli evlerinden bazıları orada duruyor, ama o evler artık Levent'i ne kadar temsil ediyor? Şehir hatları vapurları eski hatlarında gidip gelmeye devam ediyor ama o vapurlardan görünen İstanbul 20 yıl öncesinin İstanbul’u mu? Bu soruların peşine düşen Remzi Gökdağ, İstanbul'un geçmişine doğru bir yolculuğa çıktı. Farklı kesimlerden 20 kişiye eski İstanbul'u sordu, İstanbul hatıralarını dinledi. İstanbul'un unutulan bir dönemine yapılanı bu yolculuktan geriye kalan röportajlar Sevgili İstanbul adlı kitapta bir araya geldi. Kaybolan İstanbul’un görgü tanıkları, kentin beyefendileri ve hanımefendilerinin gerçek hayat hikayeleri eşliğinde bir İstanbul masalına ne dersiniz?

Onların İstanbul'u

Remzi Gökdağ'ın üçüncü kitabı Sevgili İstanbul’da adı İstanbul’la bütünleşmiş 20 isimle yapılan röportajlar yer alıyor. İstanbul’da doğan ya da çeşitli zamanlarda İstanbul’a yerleşen bu isimlerin ortak özelliği yaşadıkları kente “Benim İstanbul’um” diyebilmeleri. Aralarında Ara Güler, Hıfzı Topuz, Halit Kıvanç, Muhterem Nur gibi isimlerin bulunduğu isimler bugün yok olan, unutulan ve bir daha yaşanamayacak bir dönemini yeniden hatırlatıyor.

Bir rüya mıydı yaşadığımız?

ara_guler

 

Sayfalar arasında gezinirken İstanbul’un başdöndüren değişimini 20 kişinin penceresinden izleyeceksiniz. O günlerin İstanbul’uyla kendi İstanbul’unuzu karşılaştırabileceksiniz. Eyüpsultan’da güvercinlere yem atan küçük kızın mutluluğuna, Beyazıt’tan Sultanahmet’teki okuluna yürüyerek giden çocuğun heyecanına, Narlıkapı Çıkmazı’nda kesişen hayatlara, Nevizade’nin dününe, Yeşilçam’ın parlak yıllarına tanık olacaksınız. Fatih’in ahşap evlerinden yükselen kömür dumanını da Nişantaşı sokaklarındaki parfümü de koklayabileceksiniz.

Anlatılanlar eski İstanbul günlerine yapılan bir yolculuk gibi

19560707

 

Geçmişten günümüze kentte yaşanan hızlı değişimi tarırlatmaya çalıştığını söyleyen Remzi Gökdağ, İstanbul'da yaşayan herkesin kentin geçmişini, kültürünü ve alışkanlıklarını bilmekle yükümlü olduğunu belirtiyor. "Ben İstanbul’un unuttuğum detaylarını, kentin bir daha asla yaşanamayacak o dönemine tanıklık etmiş kişilerin anılarında yakalayabildim" diyen Gökdağ ekliyor: "Şimdi sıra sizde... Kitapta yer alan bu anıları okurken kendi İstanbul’unuzdan kesitler bulabilecek misiniz? Eski İstanbul’un bugün var olmayan köşelerini hatırlayabilecek misiniz?"

Tarihi koruyarak da geleceğe ulaşabiliriz

İstanbul konusunda uzun yıllar araştırma yapan, pek çok habere imza atan gazeteci Remzi Gökdağ, Sevgili İstanbul adlı kitabı yazma nedenini şöyle anlatıyor:

“İstanbul değişiyor. Bu değişim olurken kentin sadece yolları, ulaşımı, mimarisi yenilenmiyor, yüzlerce yıldır arayıp bulamadığı kimliği de biçimleniyor. Uzun zamandır o günleri tamamen unutmadan bir şeyler yapmak gerektiğinin farkındaydım. Günümüzde eskiye ait her şeyi yıkarak yenileşebileceğimizi sanıyoruz. Oysa tarihi koruyarak da geleceğe ulaşabiliriz. Bu seçim bizim elimizdeydi ama zaman içinde çok fırsat kaçırdık. Ancak hala kentin geçmişine ait bazı şeylerin kurtarılabileceği umudu taşıyorum. Ben eski günleri hatırlatmak adına böyle bir çalışma yaptım. İstanbul’u seven herkes bu kitapta anlatılanlardan bir ders çıkarabilir, eski İstanbulluların anılarından yola çıkıp kentteki yaşamın ayrıntılarını öğrenebilir, kent kültürünün gelişmesine katkıda bulunabilir."

Kitapta kimler var?

kisiler2

 

Kitapta farklı alanlardan adı İstanbul’la bütünleşmiş 20 kişiye ait anılar var. İstanbul’da doğan ya da çeşitli zamanlarda İstanbul’a yerleşen bu kişilerin ortak özelliği yaşadıkları kente “Benim İstanbul’um” diyebilmeleri. Sevgili İstanbul’da anılarını paylaşan isimler:
Safa Önal, Ara Güler, Hıfzı Topuz, Doğan Kuban, Nurettin Sözen, Adalet Ağaoğlu, Hamdi Arpacı, Murat Belge, Hasan Pulur, Haldun Hürel, Muhterem Nur, John Freely, Oğuz Atalay, Müjdat Gezen, Aydın Boysan, Halit Kıvanç Rüknü Özkök, Yorgo Okumuş, Haldun Dormen, Oktay Akbal.

Remzi Gökdağ Hakkında

insta2_web

 

1968 yılında Beşiktaş’ta doğdu. 1991′de İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesi'ni bitirdi. 1989 yılında başlayan gazetecilik serüvenine çeşitli gazetelerde devam etti. İstanbul'u konu alan haber ve roportajlarıyla 1993 Gazeteciler Cemiyeti "Çetin Emeç Gazetecilik Ödülü" ve Çağdaş Gazeteciler Derneği "Başarı Ödülü"nü kazanan Remzi Gökdağ'ın Park Otel Olayı ve Amerikan Medyasında 11 Eylül adlı yayınlanmış iki kitabı bulunuyor.

Söyleşiler

1. 27 Nisan 2016 günü TRT Kent Radyo'da Sevgili İstanbul kitabının tanıtımı vardı. Programda kitapla ilgili yaklaşık 20 dakika süren bir söyleşi yaptık. Kaydı aşağıdaki linkte bulabilirsiniz.

 

 

2. 31.03.2016 tarihinde Sevgili İstanbul TRT Kent Radyo İstanbul'un konuğuydu... Yayını dinleyemeyenler, kaçıranlar söyleşimizin kaydını aşağıdaki linkte bulabilir, programı baştan sona (yaklaşık 20dk.) dinleyebilirsiniz.

TRT Kent Radyo 27.04.2016


Kapadokya'da 4 gün

Uçağa son anda yetişmeyi başarmış, kapıdan giren son yolcular olmuştuk. Koltuğa oturduğumda gözlerimi kapadım ve bu dört gün boyunca karşılaştığım manzaraları, tanıştığım insanları, bulunduğum mekanları düşündüm.

Kapadokya'nın gizemli vadileri, peribacalarının dehlizleri, gözyüzündeki balon şöleni, Anadolu'nun bozkırları, Erciyes'in görkemi, Salih'in gözlemeleri, Ali'nin anlattığı efsaneler, Zelveli Fadime teyzenin masalları, Ihlaralı Ayşe ninenin ocakta kavurduğu çekirdekleri... Ve daha neler neler... İstanbul'a dönüş hiç bu kadar hızlı geçmemişti.

İşte bu düşüncelerin etrafında beliren anılarla 14-17 Ekim 2015 tarihlerinde Kapadokya’da 4 Gün!

1. Gün 14 Ekim 2015 Çarşamba

Uçağımız tam zamanında, gecikme olmadan Nevşehir'e indi. Avis'ten kiraladığımız aracı alırken de bir sorun yaşamadık. İlk gece konaklayacağımız Avanos'taki otele hareket ederken saat 19:30'u gösteriyordu. Hava kararmış, yol tenhalaşmıştı. Yolları kazılan, kaldırımları değiştirilen Avanos'a girdiğimizde göreceğimiz yerleri yarına bırakıp doğrudan otele gittik. Uzakdoğulu turistlerin ağırlıklı olarak konakladığı otelde birşeyler atıştırdıktan sonra yarınki rotamızı belirledik. Avanos, Ürgüp, Nevşehir üçgeninde kalan peribacaları, vadiler ve doğal güzellikleri işaretleyip günü tamamladık.

2. Gün 15 Ekim 2015 Perşembe

Otelde yaptığımız detaylı kahvaltıdan sonra yola koyulduk. Avanos'tan çıkıp Göreme'ye doğru hareket ettik. Çavuşin kasabasına yaklaşırken "Zelve" işaretini gördük ve bu yola girdik. Birkaç kilometre sonra turistik eşyaların satıldığı, turist otobüslerinin yol kenarında durduğu noktaya geldik. Bizim Zelve olarak gezdiğimiz bu yerin adının Paşabağ olduğunu iki gün sonra farkedecektik. Zelve'nin bu yol üstünde birkaç kilometre ilerde olduğu gezimizin son günü öğrendik. Paşabağ bölgedeki doğal oluşumların yoğun olarak bulunduğu, birbirinden ilginç peribacalarından oluşan harika bir açık hava müzesi. Düzenli yürüyüş yolları peribacalarının arasından geçiyor ve bazı patikalar izlenerek kayaların zirvesine tırmanma imkanı doğuyor.

Burada beyaz renkli bir tepe herkesin gözdesi. Üstünde hatıra fotoğrafı, selfie ve benzeri etkinlikler için rahatlıkla zaman geçirilebilir. Asla pişman olmayacağınız güzel bir mekan... Aracınızı ücretsiz olarak park edebiliyorsunuz. Bu bölgedeki diğer peribacalarında olduğu gibi burada da uzun yıllar önce insanlar yaşamış, dinsel ayinlerini, törenlerini bu kayaların içlerine oydukları mekanlarda yerine getirmişler. Vadinin girişinde pek belli olmasa da derinlere ilerledikçe bu mağaraların içine girip o atmosferi yaşayabilirsiniz.

Paşabağ bundan 30 yıl kadar önce bölgenin önemli bir üzüm bağı alanıymış. Turist akınına uğramadan önce Çavuşin köylüleri burada yaşayıp geçimini tarımla sağlıyorlarmış. Bölgenin ünü yayılınca turist sayısında patlama yaşanmış ve köylülerin bağları arasında gezen turistler nedeniyle üzüm işinden vazgeçilmiş. Devlet buradaki köylüleri turizmle uğraşmaya teşvik etmiş. Bugünkü hallerine bakılırsa durumdan pek şikayetçi değiller. Vadi girişindeki hediyelik eşya dükkanları, yiyecek içecek satan kafeler ve turizme hitap eden tüm etkinlikler sayesinde Paşabağ halkı geçimini turizmden sağlamaya başlamış.

Yarım saatliğine girdiğimiz vadide yaklaşık 1.5 saat geçirdikten sonra tekrar Avanos-Göreme yoluna geri döndük. Çavuşin'i geçerken sol tarafta dikkatimizi çeken bölgeye girdik. Toprak zeminde biraz devam ettikten sonra bir peribacasının yakınlarında aracı park edip yola yürüyerek devam ettik. Boş bir alanın ortasında yükselen irice bir kayanın içine oyulmuş odaları gezdik. Tepenin ardındaki vadiye inerken arkamızdan sessizce gelen atlıları farketmemiştik. Grubun başındaki rehberle selamlaşıp ayaküstü (onlar at üstündeydi) bilgi aldık. 5 kişi ve atlardan oluşan grubu gezdiren rehberden önümüzdeki vadide bulunan yürüyüş yollarını öğrendik. Yol boyunca atlılardan başka kimseyle karşılaşmadık. Karayolundan görünmeyen bu gizli vadi sessizliği seven ve turistlerden uzak tek başına yürümekten hoşlananlar için ideal bir mekan.

Arabamıza dönüp tekrar Göreme'ye doğru yola koyulduğumuzda birazdan karşılaşacağımız güzellikleri hayal bile edemiyorduk.

Göreme Açık Hava Müzesi

Göreme yolunda bir başka kahverengi yol tabelasıyla daha karşılaştık. Üstünde "Göreme Açık Hava Müzesi" yazıyordu. Bu yola girip bir kilometre kadar devam edince sağda testi ve hediyelik eşyaların olduğu bir dükkana bitişik bir kafede durduk. Bahçesine park edip kahve molası verdik. Burada tanıştığımız ve adının Salih olduğunu öğrendiğimiz kişiden bu bölge hakkında oldukça faydalı bilgiler edindik. Salih Bey kafenin sahibiydi ama ek olarak otobüs şoförlüğü de yapıyordu. Bir yandan da kafenin bahçesinde sabah saatlerinde başladıkları tadilat işlerine devam ediyordu. Elinden her iş gelen Salih Bey'in önerisiyle açık hava müzesine girmeden önce kafenin hemen karşısındaki alanda bulunan peribacalarını ziyaret ettik. Yolun hemen kenarında Göreme'nin sembollerinden nazar boncuklu ağacın bulunduğu bir alan var. Dilek testilerinin asıldığı ağaç ve yine dilek bezlerinin bağlandığı bir başka ağaç da bu bahçede bulunuyor. Hemen altında da bir at çiftliği var.

Bölgedeki peribacalarını gezip açık hava müzesine girdik. Otobüs sayısı ve girişteki turistlerden de anlaşılacağı üzere burası bir hayli popüler bir alandı. Müze Kart ile giriş yaptık ve hemen yüzyıllar öncesinden gelen bir esintiyle karşılaştık. Yaşamla tarihin içiçe geçtiği bu noktada çok sayıda manastır, kilise ve ibadet alanı bulunuyor. Her birinin farklı bir yapısı ve anlamı var. Kendine özgü motiflerle, dinsel temalı resimlerle süslenmişler. 4. yüzyılda kayalara oyulmuş kilise ve şapellerden oluşan bu vadi bölgenin dini merkezlerinden biriymiş. Hıristiyanlığın bugünkü haline gelmesinde etkin rol oynayan Aziz Basil'in dini düşünceleri bu noktada ilham bulmuş ve zaman içinde tüm dünyaya yayılmış.

Parkın girişinde Rahibeler ve Rahipler manastırları var. Her birinin hemen yanında yemekhane, mutfak ve ibadet alanları bulunuyor. Dini öğretileri burada alan Hıristiyanlar daha sonra farklı bölgelere dağılarak halkı bu konuda bilgilendiriyorlarmış.

Bölgedeki diğer vadilerde olduğu gibi burada da bulunan bütün kayaların içi oyularak işlevsel bir mekana dönüştürülmüş. Her birinin düzen ve tasarımı farklı olsa da ortak bir noktası var; girişlerde bulunan mezarlıklar. Bu mezar bölümleri dini hiyerarşiye göre ayrılmış. Kabul gören, sözü dinlenen, sevilen din adamları ve kadınları bu mezarlara gömülmüşler. Mezarlık ve şapellerin yanı sıra kiliselerin ayin yapılan ana salonları karşılıklı oturma alanlarından ve kaya içine oyulan bazı boşluklardan oluşuyor.

Vadinin en gözalıcı yapılarından biri Elmalı Kilise. Kubbedeki Mikail'in elindeki elmayı andıran yuvarlak cisim nedniyle buraya Elmalı Kilise adı verilmiş. Mimari yapısı ve renkli süslemeleriyle ünlü. 4 sütunla desteklenen tavanda 9 kubbe var ve her biri farklı bir dini öğretiyi simgeliyor. 1990'larda yapılan restorasyon çalışmalarından sonra kilisedeki boyamalar tekrar elden geçirilmiş. Kaybolan kısımlara dokunulmamış ama boyamaların üstünden aslına uygun olarak tekrar geçilmiş. Bütün bu güzelliği rezil eden en çirkin olay kiliseyi gezen herkesin dilinde. Duvarlara kazınmış kişi adları, karalamalar bu tarihi şahesere düşen kara bir leke gibi duruyor.

Bir sonraki durak Azize Barbara kilisesi. Aziz ve melek tasfirleriyle süslü kilisenin göze çarpan en önemli resmi Hz. İsa'ya ait olanı. Kırmızı tonların kullanıldığı boyama tekniğiyle dikkat çeken kilise babası tarafından öldürülen Mısırlı Azize Barbara adına adanmış.

Bir sonraki kayanın içinde Yılanlı Kilise bulunuyor. Giriş kapısının üzerindeki şekiller oldukça ilginç. İnanışa göre bu şekildeki karelerin ilginç bir hikayesi var. Hz. İsa çarmıha gerildiğinde Romalı askerler onun mallarını nasıl paylaşacaklarına karar verememişler. Bunun üzerine yere kareler çizip içine İsa'nın mallarını yerleştirmişler. Uzaktan fırlattıkları taş hangi karede durursa o asker bu karenin içindeki malı almaya hak kazanmış. Kilisede mutfak ve kiler olarak kullanılan alanları gezmek asırlar öncesine yapılacak bir yolculuk gibi.

Bir sonraki durağımız Karanlık Kilise. Çok az ışık aldığı için bu ad verilmiş. Karanlık olması içindeki resimlerin de tahribata uğramaması anlamına geliyor. Merdivenlerden çıkılarak ulaşılan kiliseye girdiğinizde ilk dikkat çeken duvar resimleri. Restorasyondan geçtiği için resimler sanki üç boyutlu gibi. Burada sadece Hıristiyanlığa ait izler bulunmuyor. Yahudilerin kutsal kitabı olan Tevrat'dan esinlenen bazı olayların da resimlerini görmek mümkün. Kiliseye yoğun ilgi nedeniyle kapıda bir bilet daha almanız gerekiyor. Buranın ücretli gezilmesinin tek nedeni gelen ziyaretçi sayısını azaltmak. Ancak bu uygulama pek başarılı değil çünkü ücretli oluşu zaten başlı başına bir merak uyandırıyor ve ziyaretçiler buraya girmeden müze alanını terketmiyor.

Azize Catherine şapeli ve Çarıklı Kilise müze alanından ayrıldık.

Çıkışta bulunan Müze Cafe'de yorgunluğumuzu gidermeyi planlarken aklımıza arabamızı otoparkında bıraktığımız Salih Bey'in kafesi geldi. Yürüyerek gittiğimizde Salih Bey sabah başladığı tadilat çalışmalarının büyük bölümünü tamamlamıştı. Bir İtalyan grubu keyifle yemeklerini yiyorlardı. Biz de gözlemelerimizin siparişini verdik ve beklemeye başladık. Birazdan elde açılan hamurdan yapılmış gözlemeler geldi. Yerken yorgunluğumuzun yarısı gitti. Diğer yarısını da üstüne içtiğimiz lezzetli kahvelerimizle giderdik.

Ortahisar

Açık hava müzesinden Ortahisar'a gitmek üzere ayrıldığımızda yol üstünde bir başka gizli cennetle karşılaştık: Aynalı Kilise. Asıl adının Adı Theotokos Hagios Georgeosloannes Kilisesi olduğunu öğrendik. Giriş ücretliydi. Biletlerimizi alırken görevli el fenerleri verdi. Kilisenin karanlık dehlizlerinde bu fenerlerle ilerledik. Tüneller dar ve uzundu, geçerken bir hayli zorlansak da gördüklerimize değdi. Duvarlarındaki geometrik örneklere sahip freskler de muhteşemdi.

Kapadokya'nın her metrekaresinde bir başka mucize gizli. Bunlardan akılda kalan biri de da Ortahisar'da. Yüksek bir kaya etrafına kurulan Ortahisar görülmeye değer bir yer. Binlerce yıldır farklı medeniyetlerin yaşadığı bu kasabanın tam orta yerinde yükselen heybetli kayaya tırmanıp Kapadokya'yı ilk kez kuşbakışı izledik. 1950'li yıllara kadar yöre halkının yaşadığı bu kayanın zirvesinden uzun uzun manzarayı seyrettik. Uzakta göze çarpan Erciyes'in de en güzel göründüğü yerlerden biriydi Ortahisar.

Günbatımı yaklaşıyordu ve biz bunu nereden izleyeceğimize tam olarak karar verememiştik. Kalesinin kapısındaki görevli kararsızlığımızı anladı ve bize Kızıl Vadi bölgesine yönlendirdi. Birkaç kilometre sonra bekçinin tarif ettiği bölgeye ulaştık.

Bölgede nadir bulunan kızıl kayalardan oluşan bu vadide güneş batımına yakın her yer biraz daha kızıllaştı. Karşımızda uzanan muhteşem görsel şöleni uzun uzun izledik. Gün batımı için gelen turistlerle birlikte bol bol fotoğraf çektikten sonra güneşin karşıdaki tepelerin ardından kayboluşunu Kapadokya'ya özel bir kadeh şarap eşliğinde izledik.

Hava soğumaya başlamıştı ve karnımız açtı. Otahisar'a gidip karnımızı doyuracak bir yer ararken caminin etrafında karşılaştığımız birine buranın en iyi lokantasını sorduk. Bize bir pideciyi tarif etti, hatta tarifle de yetinmeyip motoruna atladı ve pideciye kadar bize eşlik etti. Bir değil iki pideci yan yanaydı ama ikisi de kapalıydı. Meydanda dolaşırken Beey Kebap ile karşılaştık. Sahibi Metin Cantürk bize testi kebabı ve kurufasülyenin tadına bakmamızı önerdi. Mekanda bizden başka kimse yoktu. Yiyeceklerimizden önce güzel kokuları geldi masamıza. Tadını unutamayacağımız harika bir ziyafetti. Yolu Otahisar'a düşenlerin mutlaka uğraması gereken bir lezzet durağıydı Beey Kebap.

Artık hava iyice kararmış bizdeki yorgunluk da dayanılmaz bir hal almıştı. Gün boyu o kaya senin bu vadi benim bölgede tırmanmadık yol girmedik kilise, tünel bırakmamıştık. Yarın uzun bir gün bizi bekliyordu. Otele vardığımızda saat 21:30'u gösteriyordu. Kısa bir havuz ve sauna sefasından sonra günü kapadık.

3. Gün 16 Ekim 2015 Cuma

Balon yağmuru

Sabah gün doğmadan uyandık. Hedefimizde balon turlarının yapıldığı Göreme vadisi vardı. Vadiye ulaştığımızda gün henüz doğmamıştı ama uzaktan balonların içine verilen gazın alevlerini görebiliyorduk. Yaklaştıkça renkli balonların yavaş yavaş şişmeye başladığını gördük. Etrafta çok sayıda turist minibüsü ve balonları taşıyan kamyonet vardı. Görevliler hızlı hareketlerle balonlarını şişiriyor, turistler de heyecanlı bakışlarıyla olup biteni izliyordu. Tabi biz de onları izleyip bu görüntünün keyfini çıkarıyorduk. Bir gün önce bu alanda yaptığımız yürüyüşümüzden aklımızda kalan bir rotayla balonların bulunduğu alanı en iyi gören bir tepeye çıktık. Etraftaki görüntü gerçek ötesi bir manzara, bir film seti gibiydi. Şişen onlarca balon peribacalarının ardında yavaş yavaş yükseliyor, balonların rengarenk görüntüsünden çok içlerine verilen gazın alevleri zemini aydınlatıyordu.

Yavaşça havalanmaya başladılar. Bu arada günün ilk ışıkları vadiye düşmeye başladı. Gökyüzünü onlarca balon kaplamıştı. Vadinin bir ucundan diğerine tam bir renk cümbüşü hakimdi. Kapadokya'da en az peribacaları kadar bu turistik faaliyetin de izlenmesi gerekiyor. Biz balona binmek yerine bu balonları peribacalarının aralarından izlemeyi tercih ettik. Yaklaşık bir saat süren bu görsel şölen sona ererken yerde de heyecan doruktaydı. Balonlarını takip eden kamyonetler, pilotlarla telsiz aracılığıyla haberleşiyor ve iniş yapacakları noktaya doğru hızlı bir şekilde gidiyorlardı. Gökte ağır ağır hareket eden balonların aksine yerdeki durum son derece hızlıydı. Yere inen balonların tam hedefi vurması gerekiyordu. Bu hedef de kamyonetlerin kasasındaki balon tezgahlarıydı. Hemen hemen hepsi hedefi buldu. Kasaya oturtulan balonlardan inen turistlerin yüzündeki mutluluk ifadesi de görülmeye değerdi.

Balon yağmurundan sonra Ürgüp'ün birkaç kilometre ilersindeki Mustafapaşa kasabasına geçtik. Sabahın erken saatlerinde bir büfenin önünde fırından yeni çıkmış açma ve simitleri görünce mola verdik. Çaylar eşliğinde yapılan bu klasik kahvaltıdan sonra Mustafapaşa'nın sokaklarında dolaştık. Mübadele zamanı Yunanistan'dan göçedenlerin yerleştirildiği bu kasaba taş sanatının hayata geçtiği bir yer. Birbirinden ilginç taş binalar arasında zaman geçirdikten sonra Derinkuyu'ya doğru yola çıktık.

Yolda nefis manzaralar gördük. Derinkuyu'ya ulaştığımızda Kilise meydanını aradık. Bulmamız zor olmadı. Müzenin girişinde birkaç araç dışında hiçbir turist otobüsünün olmayışı büyük bir avantajdı. Derinkuyu'nun dar tünellerinde kimseye rastlamadan rahatça dolaştık.

Kapadokya'da bulunan 36 yeraltı şehirinden en büyüğü olan 8 katlı Derinkuyu 1967 yılında turizme açılmış. Anadolu'nun yüzyıllar önceki yüzünün bugüne uzanan bir aynası gibi. Tarihi Hititlerle, hatta bazı kaynaklara göre Proto-Hititlerle başlayan, Roma ve özellikle de Bizans dönemlerinde kullanılmaya devam eden Kapadokya bölgesi yer altı şehirlerinin en yaygın kullanımı Bizans döneminde olmuş. II. yüzyılda Roma İmparatorluğu'nun zulmünden kaçan ilk Hıristiyanlar Antakya ve Kayseri üzerinden Kapadokya'ya gelerek buraya yerleşmişler. Bölgedeki yeraltı şehirlerini kuran ilk Hıristiyanlar, girişleri kolayca fark edilemeyecek şekilde yapılmış bu şehirlerde saklanarak Romalı askerlerin zulmünden kurtulabilmişler. Yeraltı şehirlerinde uzun süre dışarı çıkmadan yaşamak zorunda kalabilecekleri için erzak depoları, havalandırma bacaları, şarap imalathaneleri, kiliseler, manastırlar, su kuyuları, tuvaletler ve toplantı odaları yaparak alanlarını genişletmişler. Birbirine bağlı odalardan oluşan bu şehirlerde bazı odalar ancak bir insanın geçebileceği kadar dar tünellerle birbirine bağlanıyor. Tünellerin giriş çıkışlarında güvenlik nedeniyle tüneli kapatmak için kullanılan büyük taş silindirler var.

Bu muhteşem alanı gezdikten sonra müzenin tam karşısındaki kilisiyi de görmek istedik. Dıştan bakıldığında son derece sağlam görünen kilisenin kapısına gittiğimizde buranın ziyarete ve ibadete kapalı olduğunu öğrendik. Bahçede bulunan ve kendisini kilisenin bekçisi sanan birinden aldığımız bilgilerle yetinip aracımıza geri döndük.

Bir sonraki hedefimiz Ihlara vadisiydi. Ihlara kasabasından geçip vadiye girdiğimizde saat 13:00'ü gösteriyordu. Müzekart'ımızla kapıdan geçip vadiye inen merdivenlere ulaştık. Yukardan gördüğümüz manzara büyüleyiciydi.

Ihlara vadisi Hıristiyanlığın ilk yıllarında önemli bir din merkezi olmuş. Kayserili Basileus ve Nazianzos'lu Gregorius gibi mezhep liderleri 4. yüzyılda burada yaşamışlar. Bu öncü kişilerin etkisiyle, Kapadokya sınırları içindeki birçok bölge gibi inzivaya uygun Belisırma, Ihlara, Gelveri benzeri yerler de manastır ruhuna uygun olarak kayalara oyulan kiliseler topluluğu haline gelmiş. Vadideki kayalara oyulmuş freskli kiliseler, yeryüzünde eşine rastlanmayan bir tarih hazinesi olarak günümüze ulaşmış.

Şimdi sırada bu kiliseleri ve Melendiz Çayı boyunca uzanan doğal yolu görmek var. Aslında amacımız vadinin bir ucundan girip diğer ucundan çıkmaktı. Ancak bunun düşündüğümüz kadar kolay olmayacağını anladık. Aracımızı Ihlara'da bırakmıştık. Vadinin diğer ucuna kadar birkaç saati bulan bir yürüyüş yapmamız gerekiyordu. Bunu başarabilirdik ancak geri dönüp aracımıza ulaşmamız karanlığı bulacaktı. Belisırma'ya kadar yürüyüp geri dönmeye karar verdik.

Sonbaharın nefis esintisiyle birlikte vadiye daldık. Yeşilin tonları yavaş yavaş sarıya dönmeye başlamıştı. Kuş cıvıltılarına derenin sesi karışıyordu. Birkaç heyecanlı turistin konuşmaları vadinin dik kayalarında yankılanıyordu.

Vadiye inmeden önce burası hakkında yazılanları okumuştuk. Özellikle girişin sağ tarafında yani derenin ters istikametinde birkaç kilise olduğunu biliyorduk. Yürüyüş parkurundaki tabelaları izleyerek bu kiliseleri yakından görme imkanımız oldu.

Önce Ağaçaltı Kilisesi'nden başladık, çünkü merdivenlerin bittiği noktada bulunuyordu. Yılanlı kilise ve diğerlerini de gördükten sonra derenin aktığı yöne geri döndük. Bu rotada doğal bir köprüden zorlanarak da olsa geçmeyi başarıp karşı kıyıdan yolumuza devam ettik. 3 kilometre sonra nefis bir çay bahçesiyle karşılaştık. Yürüyüşün en keyifli anlarından biri burada mola vermek oldu.

Dere kenarında gözlemelerimizi yiyip çayımızı içtikten sonra 3 kilometre daha yürüyüp Belisırma noktasına ulaştık. Artık geri dönme zamanı gelmişti. Vadiye indiğimiz noktaya geldiğimizde tırmanmamız gereken yaklaşık 400 basamaklı ünlü merdiven bizi bekliyordu. Yürüyüşün en zor tarafı da geldiğimiz noktaya bu merdivenlerden çıkmamız oldu. Arabamızı parkettiğimiz otoparkın hemen yanında bulunan köylüler bizim dönüşümüzü dört gözle bekliyorlardı. Vadiye inmeden önce onlardan alışveriş yapacağımıza dair söz vermiştik.

Köylülerin topladığı alıç, kurutulmuş erik, elma kabuğu, fasülye, elma ve çekirdeklerimizi alıp geldiğimiz yoldan geri döndük. Yine Derinkuyu güzergahını izleyip Ürgüp'e ulaştık. Uçhisar'a kadar durmadan devam ettik.

Göreme ile Ürgüp arasında yer alan Uçhisar'daki kalenin Bizans dönemine ait olduğu söyleniyor. Yaklaşık 80 metre yüksekliğindeki kalenin zirvesine çıktığımızda gördüğümüz manzara muhteşemdi. Buraya yolu düşenler Uçhisar'ı gün doğuşu ya da batışına denk getirmeli. Bütün Kapadokya'yı buradan izleyebilir, muhteşem görüntülere tanıklık edebilirsiniz. Uzaklarda göğe doğru yükselen görkemli Erciyes dağının en iyi göründüğü yerlerden biri yine burası. Sadece kaleyi ziyaret etmek yeterli değil, kasabanın dar sokaklarında da zaman harcamanız gerekiyor. Bu yürüyüş bütün yorgunluğunuzu alacak, Kapadokya'nın mistik atmosferini bu kasabada hissedeceksiniz.

Gün batımından sonra tekrar Göreme'ye döndük. Karnımız acıkmıştı ancak Göreme'nin turistik tuzaklarına düşmemek için akşam yemeğini daha sakin bir yerde yemeyi planladık. Göreme'nin otogarında aracımızı durdurup haritalardan çevredeki seçenekleri incelemeye başladık. Ancak bu iş haritayla, internetle olmuyor. Yerel halktan birilerine danışmak gerekiyor. Biz de öyle yaptık. Biraz ilerde bulunan taksi durağında gözüme kestirdiğim bir taksiciye yaklaştım. Karnımızın aç olduğunu ama turistik yerlerden de uzak durmaya çalıştığımızı anlattım. Uzun uzun dinledikten sonra kendinden emin bir tavırla "Merak etmeyin, sizi çok güzel bir yere göndereceğim" deyip garın karşısındaki yüksekçe bir kayayı gösterdi. Bu kayanın yanındaki Kale Restorant'a gitmemizi önerdi. Aracımızı parketmemiz için taksi durağında kendilerine ait bir yer açtı. Girişte biraz tedirgindik. Uğramamak için çaba harcadığımız turistik bir mekana gelmiştik. Taksici arayıp iki kişilik rezervasyonumuzu yaptırmış, hatta "Girişte Harun Bey'i sorun o size yardımcı olur" demişti. Tavsiyesine uyduk ve Harun Bey'le tanıştık. "Doğru yere geldiniz" deyip bizi masaya oturttu. Girdiğimizde boş olan masalar yavaş yavaş dolmaya başladı. Siparişimiz geldiğinde etrafta oturacak yer kalmamıştı. Testi kebabı ve güveçte türlüyü denedik. Tabi bunlardan önce gelen tulum peyniri ve sıcak pideyi de unutmamak lazım. Lezzetli bir ziyafet çektik. Aracımızı parkettiğimiz taksi durağına döndüğümüzde bize bu mekanı öneren taksici yoktu. Adını da almamıştık ama bu güzel ziyafeti bir anlamda ona borçluyduk. Kapadokya'daki üçüncü günümüzü de geride bırakmıştık. Otele gidip dinlendikten sonra yarına hazır olmamız gerekiyordu.

4. Gün 17 Ekim 2015 Cumartesi

19:50 uşağıyla İstanbul'a dönecektik ve önümüzde yaklaşık 9 saatimiz vardı. Avanos'tan ayrılıp Göreme'ye geldik. İlk gün yarısına kadar girdiğimiz Zelve yoluna daldık. Bizim Zelve olarak bildiğimiz ve öyle gezdiğimiz Paşabağ'ı geçtik. İlerde kıvrılan yoldan Ürgüp'e ulaştık. Cumartesi günleri kurulan pazara uğradık. Yanımızda taşıma imkanımız olmadığından tezgahlardaki doğal ürünleri sadece seyretmekle yetindik.

Temenni tepesinden Ürgüp'ü seyredip kahvelerimizi içtik ve tekrar yola koyulduk. Yolda giderken tesadüfen Turasan Şarapevi'ni gördük. Aslında ilk günden beri gidip şarapların tadına bakma niyetimiz vardı ama zaman olmadığından bir türlü uğrayamamıştık. Sonunda o bizim karşımıza çıktı. Tadına baktığımız ve beğendiğimiz şarapları kargoyla sipariş ettikten sonra Göreme'ye geri döndük.

Dönüş hattımızı Paşabağ üzerinden ayarladık. Yolda yine "Zelve" tabelasıyla karşılaştık. Üç gündür karşımıza çıkan bu tabelanın aslında gerçek Zelve'yi işaret ettiğini, bizim ilk gün gittiğimizi sandığımız Zelve'nin aslında Paşabağ olduğunu bu yol ayrımında farkettik. Biraz geç olsa da Zelve'ye girdik ve girişte o büyülü atmosferle karşılaştık.

İki vadiden oluşan Zelve'de 1950'lere kadar yaşam devam etmiş. O yıllarda meydana gelen doğal afet nedeniyle devlet köylülere başka bir yer göstermiş ve burası milli park alanına dahil edilmiş. Bu bilgileri dönüşte çay için durduğumuz bir kafenin sahibi anlattı. Kocasının akrabaları bu vadideki evlerde yaşamış ve kayınpederi buradaki kayaların içine oyulmuş evlerde doğmuş.

Biz yürüyüşümüze ikinci vadiden başladık. Bu vadinin en büyük özelliği kayaların içindeki evler ve bu evlerin kenarında bulunan güvercinlikler. Güvercinliklerin ön kısımlarına boyanan süslemelerin güvercinlerin dikkatini çekerek buralara konmasına neden olduğu söyleniyor.

Birinci vadinin en ilginç yapılarından biri köy camisi. Kiliseleri gezerken birden karşımıza çıkan bu cami oldukça ilginç. Aslında mekanın orantısı kiliselerle aynı büyüklükte ve kayanın içine oyulmuş. Camiyi diğer yapılardan ayıran en önemli özellik ön yüzeyindeki süslemeler ve minaresi.

Yaklaşık 2 saat süren gezimizden sonra yine yola koyulduk. Bu sefer Avanos'a gitmeye karar verdik, orada zaman geçirip geç kalmadan Nevşehir havaalanına geçmeyi düşünmüştük. Ancak düşüncelerimizi uygularken yine aynı şey oldu ve yolda seyir halindeyken rotamızı değiştirip Hacıbektaş'a gitmeye karar verdik.

Yaklaşık 60 kilometre yolu bir saatten az bir sürede aşıp kasabaya girdiğimizde Hacıbektaş-ı Veli türbesini bulduk. Türbeyi gezip yakınlardaki bir çay bahçesinde otururken garsonla sohbete başladık. Çevrede başka görülecek neresi var diye sorduğumda Çilehane ve Beştaşlar'a da mutlaka uğramalısınız, bu iki yeri görmeden dönmeyin" dedi ve bu yerlerin hikayelerini hızla anlatmaya başladı. Anlattıklarını ilk kez duyuyorduk. Oldukça ilginç bir o kadar da gizemli şeylerdi. Bu yerleri görme merakımız daha da arttı. Saatime baktım, 18:10'u gösteriyordu. Hiç hesapta olmayan bu teklifi düşünürken hızla çaylarımızı içtik ve garsonla vedalaşıp onun tarif ettiği bu iki adrese de uğramaya karar verdik.

Çilehane'ye ulaştığımızda gün batıyordu. Otoparkta bizimkinden başka araç kalmamıştı. Çilehane (Delikli Taş) 13. yüzyılda yaşamış olan Türk mutasavvıfı Hacı Bektaş Veli’nin ara sıra çile çıkarmak için bulunduğu küçük bir mağara. Burayı gördükten sonra Zemzem Çeşmesi'nden suyumuzu içip, İlhan Selçuk ve Turhan Selçuk ve Fikret Otyam'ın mezarlarının da bulunduğu alanı gezdik.

Hacı Bektaş Veli ve Âşık Mahzuni Şerif Heykeli, Ozanlar Yolu, Karanlıktan Aydınlığa İnsanlık Anıtı ve daha nice değer Çilehane adı verilen bu geniş arazide bulunuyor.

Park alanının kapısından çıkarken tek açık hediyelik eşya dükkanın sahibi kepengini indiriyordu. Ona Beştaşlar'a nasıl gideceğimiz sorduk. Yolu tarif etti ama süremiz azalmıştı. Fakat üçüncü durağı görmeden dönmemeye de kararlıydık. Yaklaşık 10 kilometre uzaklıktaki Beştaşlar'a ulaştığımızda karanlık çökmüştü. Çevrede hiçbir yerleşim alanı yoktu. Bozkırın ortasında aracımızın farlarının aydınlattığı kadar alanı görüyorduk. Dar yoldaki süratimizden Beştaşlar'ı görmeden geçtiğimizi anladık. Bir ağılda durduk ama yolu sorabileceğimiz kimse yoktu. O anda ilerdeki tepede bazı taşların olduğunu farkettik. Geri dönüp yaklaştığımızda az önce önünden hızla geçtiğimiz bu yerin aradığımız Beştaşlar olduğunu öğrendik. Etrafta hiçbir tabela ya da bilgi yoktu ama beş kaya parçası gecenin karanlığında bile farkedilebiliyordu. Bozkırın ortasında bir tepede bulunan Beştaşlar'ın Vilayetname de aktarılan ilginç hikayesi şöyle:

"O zaman otlaktaki sığırlara, köyden her gün bir kişi nöbetle bakarmış. İdris Hoca’nın otlaktaki sığırlara bakma sırası geldiği bir gün önemli bir işi olmuş. Hacı Bektaş Veli hayvanlara bakma işini üstlenmiş. Hayvanlar otlayarak Mucur istikametine doğru yayılırlarken, İdris’in kardeşi Sarı, öküzleri getirip bunlara katmış. Hacı Bektaş Veli de “ben bunları görüp, gözetemem, bir zarar gelirse karışmam” demiş. Sarı dinlememiş, bırakmakta israr etmiş. Bunun üzerine Hacı Bektaş Veli, çevredeki beş tane büyük taşa hitaben “Siz tanık olun, Hacet vaktında şehadet edersiniz” demiş. Sarı’nın öküzlerini kurt parçalamış. İş Kadı’ya düşmüş. Hacı Bektaş Veli, beş tane şahidim var demiş. Onları otlak yerine götürüp, taşlara seslenince hepsi yuvarlana yuvarlana huzura gelmiş ve tanıklık etmişler."

İşte bu gizemli taşların hikayesi bu. Hacıbektaş ziyaretimizi tamamlamıştık. Garsonun görmemizi istediği yerleri görüp havaalanına doğru yola koyulduk.

Issız bir yoldu, hız yapmamak için karanlıktan başka hiçbir neden yoktu. Zaten başka şansımız da kalmamıştı. Beştaşlar'dan hareket ettiğimizde saate baktım, 18:40'ı gösteriyordu. Uçağın kalmasına tam bir saat kalmıştı.

Hızlı araba kullanırken insanın dikkati artıyor ve yoldaki her hareket gözümüze kenetleniyor. Uzun ve yer yer de virajlı bu iki şeritli yolda yaklaşık 120 km hızla giderken karşı istikametten gelen araçların farını görüyor, bizden başka kişilerin de Anadolu'nun bu ıssız bölgesinde yolda olduğunu görmek bizi sevindiriyordu.

Hafifçe kıvrılarak inen bir viraja girerken yine karşı istikametten gelen bir aracın farlarıyla karşılaştım. Uzaktan bakıldığında refüjün diğer tarafından geldiği anlaşıyordu ancak birden bir tuhaflık olduğunu hissettim. Araç bizim bulunduğumuz yolda ters istikamete girmiş ve bize doğru yaklaşıyordu. O anda sağ şeritte devam ediyordum ve üstüme gelen araç sol şeritteydi. Frene basma ya da direksiyonu kırma gibi bir şansım olmadığını farkettim ve şerit değiştirmeden selektör yapıp frene dokunmaktan başka birşey yapamadım. Aracın hızı düşmüştü ancak saniyeler içinde olan bu süreçte hızımız 80km yi buluyordu. Neyse ki karşımdaki araç şerit değiştirmeden gelmeye devam etti ve bu hızla aynı yolda yan yana birbirimizi geçtik. İlerde durmayı başardığımda dikiz aynamdan gördüğüm araç refüj arasında kalan bir aralıktan geçip kendi şeridine girdi ve yoluna devam etti. Büyük bir tehlikeyi kılpayı atlatmıştık. Beştaşlar'da durakladığımız birkaç saniye belki de hayatımızı kurtarmıştı.

Nevşehir havaalanına girdiğimizde yolcular uçağa alınmış, son anonslar yapılmış, kapılar kapanmak üzereydi. Kiralık aracımızın anahtarını teslim edip koşarak merdivenleri tırmandığımızda uçağa binen son iki yolcu olduğumuzu fark ettik. Birazdan kapılar kapanacak ve dört günlük yorucu ama bir o kadar da güzel hatıralarla dolu yolculuğumuz sona erecekti.

KAPADOKYA FOTOĞRAFLARIM

 


Parthenon'un gölgesinde Sokrates'in izinde... Atina!

Atina'ya yolculuğumuz 28 Mayıs sabahı başladı. İstanbul Atatürk Havalimanı'ndan saat 07:40’ta kalkan TK1845 sayılı uçağımız yaklaşık 1,5 saat sonra Atina'nın Eleftherios Venizelos Havalimanı’na indi. 4 günümüz ve karşımızda keşfedilmeyi bekleyen Atina vardı.

Yabancısı olmadığımız bir kültürle tanıştık. Sıcak kanlı, konuşkan, yardımsever insanlarla tanıştık. Gördüklerimizi, yediklerimizi ve gezdiğimiz yerleri unutmamak için Atina anılarımızı bir kenara not ettik...

İşte 4 gün boyunca yaşadıklarımız ve aklımızda kalan Atina...

1. Gün

Havaalanından kent merkezine metroyla gittik. Tahminimizden daha kolay ve rahat bir ulaşım oldu. Yaklaşık 45 dakika süren yolculuk Syntagma durağında son buldu.

Otelimize yerleştikten sonra kent turumuza başladık. İlk hedefimiz dünyanın en tanınmış antik bölgesi Akropolis'ti. Fakat gün ortasında binlerce turistin ziyaret ettiğini duyduğumuzdan Akrapolis'e gitmek yerine aşağıdaki tarihi kalıntılarda, kentin dar sokaklarında zaman geçirmeyi tercih ettik. Akşamüstüne doğru kalabalığın tenhalaştığı saatlerde Akropolis'e ulaşmayı hedefliyorduk.

Otelin yakınlarındaki Evangelismos metro istasyonundan 3 günlük metro biletimizi aldıktan sonra ilk gelen metroya bindik. Nereye gittiğimizi bilmeden seyahat etmenin büyüsünü Atina’da da yaşamak gerekiyordu. Öyle de oldu...

İndiğimiz durağın adı Omonia’ydı. Buradan kentin turistik merkezine doğru yürümeye başladık. Aslında Omonia kentin tam merkezindeydi. Bunu orada haritaya baktıktan sonra öğrendik. Bütün yolların kesiştiği bir yerdeydik. Bu arada yolculuğumuz boyunca en büyük desteği Triposa adlı uygulamadan aldığımızı da eklemeliyim. Cep telefonlarımıza indirdiğimiz bu uygulamayla internete bağlanmadan ulaşma, bulunduğumuz yeri ve çevredeki önemli merkezleri görme imkanımız oldu. Gittiğimiz her yabancı kentte kullanmaya alıştığımız Triposa, yabancı kentlere yolculuk yapacakların yanından ayırmaması gereken bir mobil uygulama. Teknolojinin herşey olmadığını, eski yöntemlerle yol bulma metodlarının da unutulmaması gerektiğinin farkındaydık ve cebimizde birer haritayı da hiç eksik etmedik.

Haritalardan edindiğimiz bilgiye göre bulunduğumuz caddenin Athinas olduğunu öğrendik. Düz devam ederek Atina’nın kalbi Monastiraki meydanına ulaşabilecektik. Caddede biraz yürüdükten sonra ara sokaklardan birine daldık ve bir anda kendimizi Atina’nın “açık hava kasabı”nda buluverdik. Bir sokak boyunca sıralanmış onlarca kasap dükkanında et satıyordu. Kasaplar etleri fükkanlarının önüne koydukları tezgahlarda sergiliyordu. Beyaz önlükleriyle sokaktan geçenlere birşeyler söylüyor, ellerindeki bıçak, satır ve her türlü kesici aletle tezgahtaki etlerle uğraşıyorlardı. Sokakta biraz ilerledikten sonra koku dayanılmaz bir hal almaya başladı. Geri dönmek yerine bir başka sokağa dalıp uzaklaşmaya çalışsak da karşımıza bu sefer de sakatatçılar çıktı. Adımlarımız hızlanırken nefes alma tempomuz yavaşlıyordu. Bir süre sonra kasapların arasından kurtulup kendimizi normal bir sokakta bulduk. Monastiraki yönüne doğru ilerlerken Karaköy Perşembe Pazarı’nı andıran sokaklardan geçtik. Öğle saatleri olmasına rağmen esnafın bir bölümü dükkanlarını yeni açıyordu.

Monastiraki meydanı Atina’nın tarihi bölgelerine açılan bir kapı gibi... Çevrede çok sayıda turistik restorant, alış veriş merkezi var. Bu meydanı görmeden Atina'yı gördüm demek imkansız.

Agora

Atina’nın sokaklarındaki gezimize ara verip tarihe yolculuğun zamanı gelmişti. Atina'nın tarihini öğrenmeden Akropolis'e tırmanmak doğrusu biraz anlamsız olacaktı. Biz de bu tarihi öğrenmek için Agora'daki yürüyüşümüze başladık. Akropolis’in hemen altında, Monastiraki’nin yanındaki Agora’ya Adrianou caddesinden girdik.

Akropolis'le birlikte Antik Agora, Roma Agorası, Zeus Tapınağı, Keramaikos Mezarlığı ve Dionysos Tiyatrosu’nu gezme hakkı tanıyan 12 Euro'luk biletlerden alıp antik bölgeye girdik. Akropolis öncesi gezimize buradan başlamak iyi oldu. Asırlar öncesinde Atina’nın günlük hayatı burada atıyormuş. Şehir konseyinin bulunduğu bu alanda, Atinalılar ticari, politik ve sanatsal aktivitelerini yapıyor, günlük dedikoduların tadını çıkartıyorlarmış.

Antik Agora’nın en göze çarpan yapısı Stoa of Attalos... 1952-1956 yılları arasında Amerikan arkeologları tarafından tamamen yenilen inşa edilen bu bina antik Atina'nın en görkemli yapılarından bir kabul ediliyor. Agora'nın bir başka görkemli yapısı Hephaistos Tapınağı da tam karşıdaki tepede yükseliyor.

Bu iki yapının dışında Agora’da restorasyonu tamamlanmış önemli tarihi bina yok. Ancak her adımımızda yerin altından gelen sesi duyar gibiydik. Bu sesler o dönemin tüccarlarına, filozoflarına aitti. Sokrates'in, Pluton'un bu noktada durup Akropolis'e baktığını hisseder gibiydik.

Akropolis

Yunancada “yukarıda bulunan şehir” anlamına gelen Akropolis aynı zamanda Atina’nın ilk kurulduğu bölge. Şehrin geleceği hakkında alınacak kararlar burada oylanıyormuş, demokrasi burada doğmuş. Dünyanın en tanınmış antik yapısına doğru tırmanışa akşamüstünde başladık. Fakat düşündüğümüzün tersine turist kalabalığı azalmıyor aksine artıyordu. 150 metrelik tepeye doğru tırmanmaya başladık. Merdivenlerden çıkarken önümüzde biriken turistlerden yol bulup geçmek bile ayrı bir hüner isteyen işti. Zirveye varıp Akropolis’in en büyük tapınağı olan Parthenon karşısına geçtiğimizde hayranlıkla karışık hayal kırıklığı hissettik.

Osmanlıların fethinden sonra Parthenon’un içerisine cami yapılarak ibadethane olarak kullanılmış. Sonraları cephaneliğe dönüştürülmüş. Bugün devam eden bitmek tükenmek bilmeyen restorsyon çalışmalarının nedenlerinden biri de bu cephanelik döneminden kaynaklanıyor. Cephanelikte meydana gelen bir patlamanın yaralarını kapatmak için arkeologlar yıllardır uğraşıyor.

Yapının uzun yıllar devam eden restorsyon çalışmalarını duymuştuk ancak bu çalışmaların görsel kirliliğini yakından görmek pek hoş bir durum değildi. Yine de bu yapının karşısında soluklanıp tarihi düşünmek ve bu noktada asırlar öncesi yaşananları tahmin edebilmek oldukça farklı bir deneyim. Zemindeki kayalıklar ziyaretçi akını nedeniyle bir anlamda cilalanmış mermere dönüşmüş. Bu parlak zemine basan pekçok turistin düşme tehlikesi yaşadığını gördük.

Akropolis'teki görkemli Parthenon'un yanı sıra Propilylaia ve Athena Nike tapınağında da onarımlar devam ediyor. Akropolis'in keyfini çıkarmanın en iyi yolu sakin bir köşe bulup uzaktan bu binaları seyretmek ya da kayalığın bir ucundan Atina'yı izlemek. Kendimize zaman sınırlaması koymadan hem Parthenon'u hem de Atina'yı uzun uzun izledik. Bu arada Agora'dan beri farkettiğimiz ancak pek de önemsemediğimiz bir olay vardı. Gökyüzündeki beyaz bulutların rengi griye dönüşüyordu. Uzaktan gelen kara bulutlar yağmurun habercisiydi. Akropolis'te bunu daha iyi anladık. Kara bulutların altındaki Atina birazdan ıslanacak gibiydi. Rüzgar yavaş yavaş etkisini arttırdı ve uzaktaki bulutlar hızla Akropolis'in üstünde toplanmaya başladı. Henüz yağmur başlamamıştı ancak yağarsa burada sığınabilecek hiçbir yer yoktu. Akropolis'in keyfini uzun uzun çıkarttıktan sonra inişe geçtik. Bu sefer çıktığımız yolun ters tarafından müzeye giden yola indik. İnerken yağmur başladı. Kenimizi müzenin kapısından attığımız anda yağmur şiddetini iyice arttırdı ve birkaç dakika içinde Atina sanki dev bir horumdan çıkan suyun altında kalmış gibiydi.

Müzede birkaç saat geçirdikten sonra yine Atina sokaklarına çıktık. Hava kararmaya başlamıştı, akşam yemeği zamanı gelmişti. Yemek için Triposa ve Trip Advisor'dan bulduğumuz Sardelles'e gitmeye karar verdik. Doğru bir seçim yaptığımızı burada geçen 3 saatlik zamandan sonra daha iyi anladık. Akrapolis civarından biraz uzaktaydı ancak gerek menüsü gerekse çalışanların güleryüzlü davranışları nedeniyle buradan keyif aldık. Bizi karşılayan kadın garson siparişlerimizi aldıktan sonra nereli olduğumuzu sordu. İstanbul cevabını aldığında heyecanlandı. Birkaç kez İstanbul'a gittiğini ve hayran olduğunu söyledi. Masamıza her gelişinde uzun uzun sohbet ettik. Uzo hakkında hiç duymadığımız şeyleri ondan öğrendik. Mezeleri ve deniz ürünleri son derece lezzetliydi. Rahatsız etmeyen bir atmosferde yerel halkın çoğunlukta olduğu ortamda keyifli bir gece geçirdik.

2. Gün

Tarihi kalıntıları gezmeye başlamadan önce güne Benaki Müzesi’nden başladık. Otelden çıkıp Syntagma Meydanı’na giderken karşımıza çıkan bu müze antik Yunan dönemine ait çok sayıda tarihi eseriyle ünlü. Müzede aynı zamanda yakın tarihe ışık tutan önemli eserler de var. Üst katta gezmekten yorulanlara hitap eden kaliteli bir cafe bulunuyor.

Syntagma Meydanı’nın en önemli etkinliği Parlamento Binası önünde yürüyen muhafızlar. Belli aralıklarda yapılan bu yürüyüşler Atina’nın vazgeçilmez turistik etkinliklerinden.

Syntagma’dan sonra dün gezmeye fırsat bulamadığımız Zeus Tapınağı ve Dionysos Tiyatrosu’na girdik. Akropolis’in aksine turistlerin çok fazla ilgi göstermedikleri yerler olsa da her birinin Atina’nın tarihinde ayrı bir yeri var.

Tarihi mekan gezilerimizi akşamüstüne doğru tamamladıktan sonra yolumuz Atina’nın bir başka renkli mekanıyla kesişti: Bit Pazarı... Uzun bir yol boyunca sıralanmış tezgahlarda birbirinden ilginç antika eşyaları görmek, pazarlık yapıp ve satın alma şansınız var.

Hava kararırken Lycabettus (Lykavittós) tepesine çıkmak için yola koyulduk. Buraya ulaşmanın farklı yolları var ama en kolayı metroyla Evangelismos durağına gelmek ve yaklaşık 15 dakikalık merdivenli bir yolu tırmandıktan sonra füniküler benzeri bir araçla zirveye ulaşmak. Meto biletlerimiz bu hat için geçerli değil. Çift yön kişi başı 7 Euro. Ancak finükülerin kapısına gelen herkes seve seve bu parayı verip zirveye kısa yoldan ulaşmayı tercih ediyor. Bu parayı vermeden yürüyerek de tırmanabilirsiniz ama bunun için hazırlıklı ve deneyimli olmak gerekiyor. Atina’nın Akropolis’ten sonra en güzel manzarasına sahip tepesi burası. Hatta Akropolis’i de tam karşıdan gördüğü için en güzel manzaralı yeri de denebilir. Güneşin batışını görmek için buraya gelen turistlerin sayısı çok fazla. Terasta Atina’yı, özellikle de Akropolis’i gören alan fazla geniş değil. Bu nedenle erken gelip yerinizi almakta fayda var. Biz gün batımından hemen sonra buraya geldiğimiz için fazla kalabalıkla karşılaşmadık. Güneşi batıran turistler inişe geçmişlerdi bu nedenle Atina’nın alacakaranlık maviliğini doya doya izleme imkanımız oldu.

Yorgunluğu atmak ve karnımızı doyurma zamanı geldi. Plaka’da yemekten sonra yine aynı bölgede bir gece önce keşfettiğimiz bir kafede soğuk kahvelerimizi içip günün yorgunluğunu attık.

3. gün

Keramaikos Mezarlığı’nı görmeden Atina’dan ayrılmak olmaz! Biz de öyle yaptık ve bu ünlü mezarlığa gittik. Dönüşte Bit Pazarı’nın dün gezemediğimiz bölümünü gezdik. Birşey almasak da alışveriş antremanı fena sayılmazdı.

Monastiraki, Plaka, Thissio, Psyri

Monastiraki’nin en canlı bölgesi meydanı. Bu meydanda aynı zamanda Atina’nın en kalabalık metro istasyonu bulunuyor. Meydana açılan yollarda da yan yana restorantlar var. Plaka olarak anılan bu bölgede Atina’nın kalbi atıyor. Özellikle hava karardıktan sonra... Bu bölgedeki Psiri yine kafe, bar ve canlı müzik tavernalarıyla ünlü.

Atina’da farklı çağlarda farklı kültürlerin nasıl bir arada yaşadığını görmek ve o ruhu hissetmek için Plaka, Thissio, Psyri üçgeninde dolaşmak gerekiyor. Bu gezintiye Ermou caddesinden başlayabilirsiniz. Trafiğe kapalı bu caddede biraz İstiklal Caddesi havası bulabilirsiniz. Ancak daha az kalabalık ve daha dar.

Monastiraki Meydanı’ndan bindiğimiz bir trenle Atina’nın en uç noktalarından biri olan Piraeus limanına gittik. Bu liman Atina’yı Yunan adalarına bağlayan en işlek deniz ulaşım yolunun başlangıcı. Ancak turistik biryer olduğu söylenemez. Yol boyunca geçtiğimiz duraklardan Atina’nın dış semtlerindeki yaşamı da görme imkanımız oldu. Merkezdeki canlılığın aksine buralarda hayat durmuştu. Sokaklar terkedilmiş gibiydi. Graffiti olmayan bina neredeyse yoktu. Piraeus tren istasyonunda inip çevrede biraz dolaştık. Yunan zeytinleri, zeytinyağı, mastika ve uzolarımızı alıp trenle merkeze geri döndük.

Akşam yemegimizin adresi Psaras oldu. Burayı yine Triposa sayesinde keşfettik. Yaz aylarında kalabalık olduğu için önceden rezervasyon yapılması gerekiyor. Rezervasyondan önce restorantı görmek istedik. Merdivenli bir sokağın üstünde bulunan küçük bir meydandaki birkaç binada hizmet veren Psaras'a rezervasyonumuzu yaparken garsonlardan biri bizimle yakından ilgilendi. Deniz ürünlerinden konu açıldı ancak balık mevsiminin geçtiğini biliyorduk. İstanbul'dan geldiğimizi öğrenince taze balık lafından vazgeçip “çiftlik çupra” dedi. O andan sonra “çiflik çupra” anahtar kelimemiz olmuştu. Akşam rezervasyon saatinte restoranta gittiğimizde gündüz “çiftlik çupra” muhabbeti yaptığımız görevliyle karşılaştık. Hemen bizi tanıdı. Terasta güzel bir masayı bizim için ayırmıştı. Burada Akrapolis manzarası eşliğinde Yunan mutfağının lezzettli yemeklerini tadabilirsiniz. Turistik bir mekan olmasına rağmen yiyecekler özellikle mezeler son derece lezzetliydi.

4. gün

Bugün İstanbul’a dönüyoruz. Uçağımız saat 19:00’da. Eşyalarımızı otele bırakıp tekrar Atina sokaklarına çıktık. Ancak kısa bir süre sonra tekrar otele dönmek zorunda kaldık. Odadan ayrılırken pasaportlarımızı kasadan almayı unutmuştuk. Atina’nın büyük parkında zaman geçirdik. Farklı yollardan yürüyerek, bilmediğimiz Atina’yı gördük, az da olsa tanıdık. Havaalanına gidişi de hesapladığımızda öğleden sonra 3 gibi otele dönüp eşyalarımızı almamız gerekiyordu. Bu nedenle günü merkezden uzaklaşmadan geçirmeye karar verdik. Pazar günü Atina’nın en renkli yeri Bit Pazarı’ydı. Biraz dolaştıktan sonra bir kafede oturup etrafı seyrettik.

Atinalılardan Öneriler

Atina'ya gitmeden önce yaptığımız ön hazırlıklarımızda bize bazı önerilerde bulunuldu. Atinalı ya da Atina'yı çok iyi bilen kişilerden aldığımız bu önerileri de burada paylaşmakta fayda var. Atina planı yapanlara belki bir faydası dokunabilir. İşte Atinalılardan aldığımız öneriler...

  • Kafeneio: Plaka bölgesinde Tripodon-Flessa-Scholiou caddelerinin kesişiminde yer alan güzel bir cafe.
  • Black Duck Garden: Sakin ve sessiz bir bahçede güzel şaraplar eşliğinde yemeğinizi yiyebileceğiniz bir mekan. Turistik değil Atinalıların uğradığı bir restorant ancak fiyatlar biraz yüksek. Girmeden önce menüye gözatmanızda fayda var.
  • Numismatiko Müzesi'ndeki cafe: Panepistimiou caddesindekki müzeyi gezdikten sonra yorgunluğunuzu atabileceğiniz bir mekan.Atina'nın en eski mahallelerinden Plaka and Thiseio zaman ayrılması gereken bir bölge. Buradaki cafe ve restorantlar oldukça hareketli ve renkli. Thiseio'daki Kappari restoranta uğramakta fayda var.
  • Saint Eirinis meydanı da gece hayatının oldukça hareketli olduğu mekanlardan biri. Buradaki Tailor Made ve Harvest görülmeye değer.
  • Monastiraki ve Thiseio arasında çok sayıda cafe, bar ve restorant var bunların içinde Osterman'ın ayrıcalıklı bir yeri var.
  • Akropolis manzarası eşliğinde uzo ya da Yunan biralarının tadına bakabileceğiniz bir başka mekan da Dionysos.

Müzeler

  • Arkeoloji Müzesi: Antik Yunan saqnatının eşsiz örnekleri sergileniyor. Akropolis Müzesi Atina'nın en çok turist çeken yerlerinden biri. Akropolis'i gezdikten sonra aşağıdaki bu müzeye uğramadan geçmek neredeyse imkansız. Kazılarda çıkan kalıntıların orjinallleri bu müzede sergileniyor. Ayrıca gün boyu sergilenen video gösterileriyle Acropolis'in geçmişi gayet güzel özetleniyor.
  • Benaki: Ulusal Park'ın kuzeyinde yer alan bu müze kesinlikle görülmesi gereken bir yer. Yunan tarihini merak edenlerin keyif alarak gezeceği bir müze. Yorgunluğunuzu terastaki cafede atabilirsiniz, kafve ve kekleriyle ünlü bir mekan.
  • Tur otobüsleri şehri gezdiriyor ancak trafik nedniyle bu otobüslerle Atina'yı gezmek her zaman tercih edilen bir yöntem değil. En iyisi her zaman olduğu gibi yürüyerek gezmek.
  • Atina'nın dışında da görülebilecek pekçok yer var. Atina bir deniz kenti ve Atinalıların yaz aylarında sık sık uğradıkları yerlerden biri de Paraliaki. Kentin güneyinde kalan bu bölgede Ege'nin tatlı esintileri eşliğinde hoşça zaman geçirilebilir. Bu bölgenin en ünlü restorantlarından biri Labros. Kaliteli ürünleriyle Yunan mutfağını merak edenlere hitap ediyor ancak fiyatlar biraz yüksek.
  • Atina'dan biraz uzaklaşıp güzel bir yaz tatili yaşayabilirsiniz. Bunun için Mojito koyu ya da yerlilerin deyimiyle Yabanaki ve Vouliagmeni Gölü'ne gidilebilir.
    Biraz daha uzaklaşıp Nafplio ya da Delphi'ye günübirlik turlar yapmak da mümkün.

ATİNA FOTOĞRAFLARIM


Lizbon’dan Endülüs’e

9 gün 9 kent 2000 kilometre...

Lizbon’dan Endülüs’e uzanan bu yolculukta Portekiz ve İspanya’nın birbirinden güzel kentlerini gezdik. Yolculuğumuz 9 gün sürdü. Yaklaşık 2000 kilometre yol yaptık ve 9 kente uğradık. Baharın en güzel günlerinde doğanın ve tarihin bize sunduğu hediyeleri kabul ettik. Unutulmaz anıları ve bolca fotoğrafla evimize geri döndük. İlerde bu gezimizin detaylarını unutmamak için bu notları kaydettik. İşte Lizbon-Endülüs gezimizden geriye kalanlar...

Uzun zamandır yapmayı planladığımız bir yolculağa daha çıkıyoruz. İlk hedefimiz Lizbon. Buradan İspanya’nın güney bölgelerini gezip Lizbon’a geri dönmeyi hedefliyoruz. Yolculuk yaklaşık 9 gün sürecek ve hesaplarımıza göre 2 bin kilometrenin üzerinde bir yol katedeceğiz.

11 Nisan 2015’te İstanbul Atatürk Havalimanı’ndan sabah 7:35’te kalkan TK1755 nolu uçakla Lizbon’a yerel saatle 10:35’te indik. Yaklaşık 5 saatlik yolculuğumuzda gezimizin güzergahını son bir kez daha gözden geçirdik. Olası değişikliklere karşı B planımız da hazırdı. Yolculuğumuzun durakları belli olsa da nerede ne kadar zaman geçirebileceğimizi tam olarak kestiremiyorduk. Bu nedenle sadece ilk gün için otel rezervasyonu yaptık.

İlk durağımız Lizbon’du ve bir gece konaklamayı hedefliyorduk. Dönüşte zamanımız kalırsa bu kenti yakından tanıyacağımızı düşünüyorduk.

Lizbon havaalanında kiralık arabamızı alacağımız AVIS’in yerini kısa bir araştırmadan sonra bulduk. Yolda turizm danışma ofisinden Lizbon haritalarımızı almayı da ihmal etmedik. Diğer şirketlerin kiralama servislerinin önü boştu ancak AVIS’in önünde uzunca bir kuyruk vardı. Yaklaşık 40 dakika bu kuyrukta bekdik. Aslında diğer araba şirketleri de aşağı yukarı aynı fiyattan araba kiralıyorlardı ancak gelen turistlerin büyük bölümü bizim gibi AVIS’i tercih etmişti.

Rezervasyon işlemlerimizin tamamlanmasının ardından arabamızı alacağımız otoparka yöneldik. Burada da biraz bekledikten sonra 9 gün boyunca yanımızdan ayırmayacağımız Wolkswagen UP marka aracımıza kavuştuk.

Havaalanından otelin bulunduğu semte yaklaşık yarım saatte ulaştık. Lizbon trafiği İstanbul’a göre yok denecek kadar azdı. Bunda haftasonu olmasının rolü de olabilir ancak caddelerdeki araç trafiği kent gezimizi oldukça kolaylaştırdı.

Otele eşyalarımızı bıraktıktan sonra Lizbon’un merkezine doğru yola çıktık. Kısa bir kent turundan sonra aracı Restauradores bölgesinde bir otoparka bırakıp kent gezimizi yürüyerek yapmaya başladık. Cumartesi gününe bir de güneşli pırıl pırıl bir hava eklendiğinde Lizbon caddelerinin keyfine doyum olmuyordu.

Kent merkezinde sokak aralarında yürürken bir cafede mola verdik. Buraya özgü tatlı çeşitlerinden biri olan Pastel de natayı denedik. Kahve eşliğinde yenebilecek güzel bir tart çeşidi ve sonraki duraklarımızda bu yiyecek sık sık karşımıza çıkacaktı.

Kenti sahile bağlayan trafiğe kapalı R. Augusta caddesinden Praça do Comercio meydanına ulaştık. Buradan sahil yoluyla Cais do Sodre metro istasyonuna kadar geldik. Hava henüz kararmamıştı ve Belem gezimizi de bugüne sığdırma fırsatımız vardı. Birer metro bileti alıp Belem’e gittik. Keyifli bir yolculuktu. Bindiğimiz 15 nolu tramvay sahili izleyip, ünlü 25 de Abril köprüsünün altından geçip Belem’e ulaştı.

Yol boyunca geçtiğimiz semtlerin kent merkezine oranla daha tenha olduğu ve turistik gezi alanı dışında kalan mahallelerin gerçek Lizbon’u yansıttığını hissettik. Belem’de inip kısa bir yürüyüşten sonra Padrão dos Descobrimentos anıtına ulaştık. Tagus Nehri’nin kıyısında yükselen bu anıt Portekiz’li ünlü kaşiflerin 15 ve 16. yüzyıllarda yaptığı keşifleri ve deniz yolculuklarını simgeliyor. Göğe yükselen beton bir bloğa oyulmuş anıtta bir gemi güvertesinde ufka bakan aralarında Magellan ve Vasco da Gama’nın da bulunduğu 30 denizci ve bilim adamının heykeli yer alıyor. Heykelin hemen önünde yere oyulmuş mermerden dev dünya haritası ve bu harita üzerinde yer alan keşifler tarihleriyle birlikte anlatılıyor. Harita üzerinde yürüyenler o keşiflerin nasıl ve neden yapıldığı konusunda da fikir sahibi olabiliyor. Alandaki dev pusula da görülmeye değer. Tabi buradaki kuleye çıkıp Belem’i, anıtı ve Lizbon’u kuşbakışı seyretmeyi de unutmamak gerekiyor. Lizbon’la bütünleşen 25 de Abril köprüsünün ve Belem Kulesi’nin en güzel göründüğü noktalardan biri...

Bölgede görülmesi gereken bir başka önemli nokta da Belem Kulesi. 1983 yılında UNESCO tarafından Jerónimos Manastırı ile birlikte Dünya Miras Listesi'ne alınan Belém Kulesi, 16. Yüzyıl'ın başlarında Portekizli kaşif Vasco de Gama anısına yapılmış. Günümüzde zarif mimarisiyle Lizbon’un simgeleri arasında yer alıyor.

Belem’deki gezimizi Tagus nehri kıyısında yaptığımız yürüyüşle noktalayıp kent merkezine döndük. Dönüşte tramvay yerine tren hattını kullandık. Cais do Sodre istasyonuna vardığımızda farklı bir hatla kent merkezine doğru yürüdük. Sokaklarda birbirinden ilginç dükkanlarla karşılaştık. Bunlar arasında dikkatimizi çeken en önemli mağaza sardalya ve tuna balıklarının konserve kutularda satıldığı ilginç bir mekan oldu. Adı Loja das Conservas! Ülkenin değişik bölgelerinde avlanan balıklar birbirinden ilginç konserve kutularında satılıyordu. Hangisinin içinde ne tür malzeme olduğu konusunda hiçbir fikrimiz yoktu ama kutuların tasarımı çok güzeldi. Mağazadaki bir satış görevlisinin yardımıyla bu konserve müzesine benzer yer hakkında bilgi aldık ve bize önerdiği birkaç kutuyu İstanbul’da tatmak amacıyla satın aldık.

Lizbon’un yokuşlarıyla ünlü bir kent olduğunu duymuştuk. Sokaklardaki yürüyüşümüzden sonra bu yokuşların “önemini” bir kez daha anladık. Birkaçını tırmanmayı denesek de kentin tamamını bu şekilde gezebileceğimiz akla yatkın bir plan değildi. Kenti bir uçtan diğerine kateden 28 numaralı tramvay hattını gözümüzü kestirdik. Bilet alıp tramvayı beklemeye başladık. Uzaktan sarı renkli minik bir tramvay belirdi.

Caddede yavaşça ilerleyerek durağa geldi. İçinde çok az Lizbonlu, bolca turist vardı. Lizbon’u keşfetmek için vazgeçilmez bir araç olan bu tramvayın bizim gibi meraklısı çoktu. Dar sokaklarda ilerlerken kentin detaylarını keşfetme imkanı tanıyordu.

Uzunca bir yokuşu tırmandıktan sonra Castello durağında indik. Bu durak aynı zamanda Lizbon’u seyretmek için en uygun teraslardan birine sahipti. Lizbonluların Miradouros dedikleri bu noktalardan kentte oldukça fazla var. Önemli olan kentin hangi tarafını göreceğiniz ve saat. Günün bazı anlarında bazı Miradouros’lar hiçbirşey ifade etmeyebilir. Güneş ışığının geliş açısı bulunduğunuz Miradouros’dan alacağınız keyfi arttırabilir.

Santa Lucia terasında biraz soluklandıktan sonra São Jorge Kalesi’ne ulaşan sokaklardan birine daldık. Kısa bir tırmanıştan sonra Lizbon’u tepeden en iyi gören noktadaydık. Şehrin en yüksek tepesinde bulunan kale, şehrin en çok turist çeken yapılarından biri. Kalenin içinde bulunan burçların her biri kentin bir başka bölgesine hakim ve Lizbon’un en güzel seyredileceği noktalar da yine bu burçlar.

Güneşi kalede batırdıktan sonra dar sokaklardan kent merkezine indik. Bu sefer farklı bir rota izleyip Martim Moniz bölgesine ulaştık. Yol boyunca geçtiğimiz dar sokaklardaki restoranlar iştahımızı iyice artırmıştı. Ancak bu gece rastgele bir yerde değil Portekizli bir arkadaşımızın bize ısrarla önerdiği bir deniz ürünleri restoranında yiyecektik. Haritadan gideceğimiz yeri bulduk ve yaklaşık yarım saatlik bir yürüyüşten sonra Cervejaria Ramiro’ya ulaştık. Restoranın önünde uzunca bir kuyruk vardı. Kalabalığı görünce doğru bir seçim yaptığımızı anladık. Bekleyenlerin çoğu Portekizliydi, bizim gibi birkaç turist de buranın ününü duyup bekleyenler arasındaydı. 45 dakikalık bekleyişten sonra içeri girebildik. Ortam son derece doğaldı. Masalarda yemek yiyenlerin yüzünde aldıkları lezzetin ifadesi vardı. Menüde 7-8 çeşit ürün bulunuyordu. Sarmısaklı karides kızartması, yengeç ve istakozlarımızı sipariş edip beklemeye başladık. Garsonlar arı gibi çalışıyordu. Masalara zamanında servis yapılıyordu. Zamanlama bu restorant için son derece önemliydi. Siparişi verilen ürünler sırasıyla ve birbiriyle uyumlu zaman içinde masaya servis ediliyordu. Günün yorgunluğunu Ramiro’da yediğimiz harika deniz ürünleriyle attık. Dönüşte zaman kalırsa bu mekana tekrar uğramak şartıyla buradan ayrıldık. Ramiro’nun yeri Lizbon’un diğer mahallelerine göre daha fakir bir yerdeydi. Çin mahallesinin ortasındaydı. Tehlikeli bir durum olmasa da dönüşte sokakların ıssızlığı ve köşe başlarında gördüğümüz bazı satıcılar daha dikkatli davranmamıza neden oldu.

Otoparktan arabamızı alıp otele ulaştığımızda saat 23:00’ü gösteriyordu. Uzun, yorucu ama bir o kadar da keyifli bir günün ardından dinlenme zamanı gelmişti. Yarın uzun bir yola çıkacaktık ve önümüzde keşfedilmeyi bekleyen çok sayıda yer vardı.

LİZBON FOTOĞRAFLARI

Cordoba yollarında (2.gün)

12 Nisan pazar günü sabah 10:30’da Lizbon sokaklarını terkedip çevreyoluna bağlandık. Hedefimiz İspanya’ydı. İlk planlarımızı Sevilla’ya göre yapmıştık.

Tahmini varış saatimiz de 16:00'ydı. Bizi Portekiz ve İspanya yollarında her zaman koruyan, kollayan, doğru yolu gösteren yol arkadaşımız Nuvi’mizi de ayarlayıp Vasco da Gama köprüsünden geçerek İspanya yönüne hareket ettik. Paralı otoyoldan İspanya sınırına kadar devam ettik. Geniş, temiz ve boş yolun bize maliyeti 16 Euro oldu.

Elvas kasabasını geçtikten sonra İspanya sınırına girdik. Güneye sapıp E-803 karayoluyla Sevilla’ya yöneldik. Bir yandan da haritadan çevredeki kentleri ve rotamızı tartışıyorduk. Hava güzel, yollar boştu. Bu şartlar daha uzun araba kullanma imkanı veriyordu. Sevilla’ya erken varmaktansa daha uzun mesafedeki Cordoba’ya gitmeye karar verdik. Daha önceden rezervasyon yapmamanın avantajıydı bu son hareketimiz. Belli bir plana bağlı kalmaktansa karşımıza çıkacak sürprizleri yaşamak daha keyifliydi. Cordoba yol ayrımına birkaç kilometre kala kararımızı verdik ve rotamızı Cordoba’ya çevirdik.

Nuvi’nin tüm itirazlarına karşın Cordoba yoluna girdik. N-432 bir önceki karayoluna göre bomboştu. Uzun süre ne önümüzde ne de arkamızda araç yoktu. İşin garibi karşı yönden gelen araç sayısı da yok denecek kadar azdı. Endülüs’ün kalbinde bomboş bir yolda ilerlemenin keyfi bambaşkaydı. Müzik listemizin günün anlam ve önemini yansıtan şarkılarını dinleyerek eşsiz bir doğa içinde yol alıyorduk.

Baharın en güzel günlerine denk gelen bu yolculuğumuzda hava da çok güzeldi. Bembeyaz bulutların yerleştiği mavilik ve altında uçsuz bucaksız tarlalar, yeşillikler ve ağaçlar. Zaman zaman küçük köylerden geçiyorduk ama hiçbirinde durmadık. Uzaktan bakıldığında terkedilmiş yerleşim yerleri gibiydi her biri. Ne bir araç ne de insan belirtisi yoktu. Bu ıssızlığı İspanyolların siesta zamanı diye yorumladık.

N-432 karayolundaki uzun ve keyifli yolculuğumuz Cordoba’ya kadar devam etti. Kente yaklaşırken Cordoba planımızı tekrar gözden geçirdik. Önce merkeze gidip, kentin sokaklarında arabayla gezecektik. Sonra gözümüze kestirdiğimiz bir parka arabayı bırakıp dar sokakları yürüyerek keşfedecektik. Bütün bunları yapmadan önce kalacağımız oteli de belirlememiz gerekiyordu.

Cordoba’nın sokakları bomboştu. Turistler dışında caddelerde kimse yoktu. Yerel halk evlerine çekilmiş siestalarının keyfini çıkarıyordu. Navigasyon arkadaşımız Nuvi’nin bazı garip tarifleriyle Cordoba’nın merkezinde çıkmaz bir sokağa girdik. Yolun kenarında bekleyen bir taksiciden İspanyolca yol tarifi dinleyip hiçbir şey anlamadıktan sonra tamamen şans eseri dar sokaklarda yolumuzu bulmaya çalışıyorduk. Sonunda kenti ikiye ayıran nehrin kenarından turist otobüslerini takip ederek merkeze ulaştık.

Arabayı parkedip nehir kenarında yürürken karşı kıyıda muhteşem minaresiyle Kurtuba Camii yükseliyordu. İspanyolların “The Mezquita Mosque – Cathedral” dedikleri bu yapının içine girdiğimizde şaşkınlığımızı gidermek için bahçede biraz soluklandık. Saat 17:00’ye yaklaşıyordu ve ziyaret 19:00’a kadar devam ediyordu. Hemen biletlerimizi alıp içeri girdik. Geç saatlerde böyle yerleri gezmenin en büyük avantajı turist kalabalığının azalması. Az sayıda ziyaretçiyle birlikte ünlü caminin içine girdik.

Kurtuba Camii İspanyolcada Arapça "Mescit" kelimesinden türemiş Mezquita adıyla biliniyor. Bir zamanlar Endülüs Emevilerine başkentlik yapan Cordoba’nın bu en muhteşem yapısının temelleri Vadil-Kebir nehri kenarında 786'da I. Abdurrahman tarafından atılmış. Dünyanın en büyük ve en eski camilerinden biri olan yapıda 1293 sütun bulunuyor. Sonraki yıllarda katedrale çevrilen bina bugün Cordoba Katedrali olarak biliniyor.

Son derece hassas ve özel işlemelerle süslü sütunlar arasında iki saatimizin nasıl geçtiğini anlamadan bu yapıyı gezdik. Kapanma saatine az bir süre kala istemeden de olsa burayı terketmek zorunda kaldık.

Cordoba’nın tarihi merkezi Kurtuba Camii’nin çevresindeki dar sokaklara kurulmuş. Labirenti andıran bu sokaklar bugün tamamen turistik bir görünüş alsa da kentin o eski havasını hala yansıtmayı başarıyor. Caminin yanından nehire paralel uzanan yolda görülmeye değer çok sayıda meydan ve sokak bulunuyor.

Hava kararana kadar bu sokaklarda zaman geçirip yemek için tarihi Cordoba merkezine geri döndük. Buraya özel geleneksel yemeklerin bulunduğu bir restoranda akşam yemeğimizi yedikten sonra saat 23:00’e yaklaşırken otelimize vardık.

CORDOBA FOTOĞRAFLARI

Granada’nın El Hamra’sı  (3.gün)

13 Nisan pazartesi sabahı Cordoba’da halkın akın ettiği bir pastanede kahvaltımızı yaptık. Espressonun yanında çikolatalı çörekler çok iyi gidiyordu. Bunlardan biraz da yanımıza alıp Cordoba’dan ayrıldık.

Güneye giden A-45 karayoluyla Granada’ya ulaştık. Cordoba’da navigasyon arkadaşımız Nuvi’nin tuzağına düştüğümüzden aynı şeyleri Granada da yaşamamak için hazırlıklıydık. Bu kadar eski kentlerde herşeyi Nuvi’den beklememek gerekiyor. Haritalarımızı açıp karşımıza çıkacak sürprizleri aşmaya hazırdık. Ancak evdeki hesap yine çarşıya uymadı.

Granada Cordoba’ya oranla çok daha büyük ve merkezi daha da karmaşık bir kentti. Bir yere kadar Nuvi’nin uyarılarını dinlemeye karar verdik. Ancak yine aynı şey başımıza geldi ve bir tepenin başında tek şeritli bir yolda yine çıkmaz sokağa girdik. Mahalle sakinlerinin yardımıyla bu dar ve zorlu yoldan güçlükle çıkabildik. Tekrar merkeze indik ancak Granada’da kalacağımız otele bir türlü ulaşamıyorduk. Bazı yollar sadece otobüs ve taksilere ayrılmıştı, bazıları da tek yöndü. Bu şekilde kent merkezinde birkaç tur attıktan sonra otele yakın bir otoparka aracımızı bırakıp otele yürüyerek devam ettik. Otel Granada’nın tarihi kent merkezinin ortasındaydı. Eşyalarımızı yerleştirip sokağa çıktığımızda ünlü Elhamra Sarayı’na çıkan yolun tam karşımızda olduğunu gördük. Yaklaşık yarım saatlik bir tırmanıştan sonra sarayın giriş kapısına ulaştık.

İçeri girdiğimizde buraya neden rüyaların sarayı dendiği anlaşılıyordu. Sarayın bahçelerinde yapılacak kısa bir yürüyüş bu dünyayla olan tüm bağlantıları koparmaya yetiyordu. 1001 gece masallarındaki rüya sarayların gerçek alemdeki izdüşümü sayılabilecek olan Elhamra'nın içinde dolaşan herkes mekan ve doğa arasında kurulan bu ahenkten fazlasıyla etkilenebilir. İslam mimarisinin ulaşabileceği en yüksek noktalardan biri olarak bilinen Elhamra Sarayı'nın temeli 1232 yılında atılmış ve daha sonra çeşitli eklemelerle genişletilmiş. Elhamra sarayının gözalıcı güzelliğinden kurtulup tekrar yaşadığımız ana dönmek kolay olmadı. Bahçelerindeki uyumu, surlarındaki manzarayla bütünleştirdik.

Granada kentini tepeden gören duvarlardan uzun süren gözlemlerimizden sonra yine istemeyerek de olsa buradan ayrılmak zorunda kaldık. Bu muhteşem sarayı bir de karşıdan izlemek gerekiyordu. Bunun için en uygun yer San Nicolás tepesiydi. Gün batımını Elhamra’nın tam karşısındaki bu tepede manzarası harika bir restorantın bahçesinde geçirdik. Sarayın büyüleyici görüntüsü güneş batarken muhteşemdi. Granada katedralini gezip kent sokaklarında dolaştıktan sonra akşam yemeğimizi Granadalı bir arkadaşımızın önerdiği restorantta yedik.

GRANADA FOTOĞRAFLARI

 

Akdenizin sıcağı ve Costa del Sol (4.gün)

14 Nisan sabahı Granada’dan ayrıldık. Bugün önümüzde uzun bir yolculuk vardı. Önce Malaga’ya gidip buradan İspanya’nın Akdeniz kıyılarını keşfedecek, Marbella’ya uğradıktan sonra Ronda’ya gidip geceyi orada geçirecektik.


Malaga’ya vardığımızda saat 13:00 olmuştu. İspanya yolculuğumuzda ilk kez denizi gördük. İspanyolların Costa del Sol dedikleri Akdeniz sahillerindeydik. Kent merkezinde arabayı yine bir otoparka bırakıp yürüyerek Malaga’nın dar sokaklarını keşfetmeye koyulduk. Trafiğe kapalı bir cadde boyunca yürüdükten sonra ara sokaklarda kaybolduk. Malaga’ya özel hamurların kızartıldığı bir fırından adının ne olduğunu bilmediğimiz tatlı yiyecekler ve kahvelerimizle öğle yemeğini geçiştirdikten sonra kentin tarihi yapılarını ziyaret ettik. Kentteki kalan süremizi sahilde değerlendirdik. Liman boyunca yürüdük. Burundaki fenere gidip geri döndük. Uzaktan kent manzarasının en güzel göründüğü bir yürüyüş yoluydu burası. Sezon henüz başlamadığından kalabalık da yoktu. Yaklaşık 3 saatlik moladan sonra Marbella’ya doğru hareket ettik.

Costa del Sol’un bu en parlak kentine Malaga’da olduğu gibi yeşili bol, ağaçlı bir yoldan girdik. Sahilden önce kentin Casco Antiguo adını verdikleri tarihi merkezine daldık. Birbirinden güzel mağazaların ve evlerin bulunduğu sevimli sokaklarda yürüdük. Yiyecek birşeyler bulmak için harcadığımız çabalar sonuç vermedi. Restorant ve cafeler siesta tatiline girmişti. Hepsi dükkanlarının kepenklerini kapatmaya başlamıştı. Saat 19:00’a kadar ne müşteri ne de para istiyorlardı. Tek amaçları birkaç saatlik uykuydu.

Marbella’nın sahili hayallerimizde canlandırdığımız gibi değildi. Marmaris benzeri birbirinden çirkin ve uyumsuz binalar adeta sevimsizlik yarışmasına katılmış gibiydi. Kentin tarihi sokaklarının tersine birbirinden uyumsuz binalar arasında yeşili görmek mümkün değildi. Ünlü deniz feneri bile apartmanlar arasında kaybolmuştu. Turistik cafelerde oturan birkaç turist dışında caddeler bomboştu. Marbella’da birkaç saat harcadık ama buraya uğramasak da olurmuş diye de düşünmeden edemedik. Yola çıktığımızda saat 17:00’ye yaklaşıyordu. Hedefimizde Ronda vardı.

FOTOĞRAFLAR: MALAGA - MARBELLA

Ronda

Ronda aslında Costa del Sol hattının dışında kalan bir kasabaydı. Gezimizi planlarken İspanyol arkadaşlarımızın ısrarla görmemizi istediği bir yerdi. Yol virajlı ve tek şeritliydi. Önümüzdeki bir yolcu otobüsünün gölgesinde sollama yapmadan bu keskin virajları yavaşça aştıktan sonra oldukça yüksek bir yerde bulunan Ronda’ya ulaştık.

El Tajo kanyonunun ikiye böldüğü Ronda gerek coğrafi gerek mimari yapısıyla gerçekten de görülmeye değer bir yer. Uzun virajlı yolun verdiği yorgunluğumuzu kendimizi kentin dar sokaklarına attığımızda unutuverdik. Ronda’nın en belirgin yapısı El Tajo kanyonundaki Puento Nuevo köprüsü. Ancak biz bu köprüyü daha sonraki saatlere bırakıp İspanya’nın en eski Boğa Güreşi arenası olan Plaza de Toros’u gezmeye karar verdik. Birkaç saat içinde kapanacaktı ve burayı tekrar görme imkanımız olmayabilirdi. Bugünlerde müziksel etkinliklere de evsahipliği yapan arenanın yapılış amacı Boğa güreşleri. Tribünlerin altındaki müzede binanın tarihi hakkında detaylı bilgilere ulaşmak mümkün. Ayrıca ek binalarda boğaların karşılaşma öncesi son hazırlıklarının yapıldığı ahırları da görmek mümkün. 1784 yılında inşa edilen yapıda İspanya’nın efsanevi boğa güreşçisi Pedro Romero’nun adıyla sık sık karşılaştık.

Arenadan çıkıp köprüye ilerlerken Parador de Ronda oteliyle karşılaştık. Kanyonun hemen ucunda bulunan bu otel bir zamanlar belediye binası olarak kullanılıyormuş. Ernest Hemingway ve Orson Wells’in de kaldığı bu kasaba İspanya’nın en kara günlerine de tanık olmuş. İç savaş sırasında çok sayıda kişi görüşleri nedeniyle bu binanın önünden uçuruma atılıyormuş.

1793 yılında inşa edilen Puento Nuevo köprüsü Ronda’nın görünmeye değer en önemli yapısı. Kasabanın her iki bölgesi de buradan izlenebiliyor. Özellikle günbatımı saatleri buradan manzara izlemek için ideal. Ayrıca uçurum kenarında kurulan birkaç restorantın da şahane köprü manzarası tercih edilebilir.
Ronda’nın eski şehir bölümünde yer alan Santa Maria la Mayor ve Palacio de Mondragon gibi mahalleler de görülmeye değer.

Ronda’nın Arap ve Hıristiyan nufusunun birlikte yaşadığı sokaklarındaki turumuzu tamamladıktan sonra sırada akşam yemeğini yiyeceğimiz yeri bulmak vardı. Bu gece kalacağımız otel görevlisi ve birkaç önerinin kesiştiği yerin adı Pedro Romero... Az önce bahsettiğimiz İspanya’nın efsanevi boğa güreşçisi Pedro Romero... Boğa güreşlerinin yapıldığı arenanın tam karşısında yer alan bu restorantın tüm duvarları Pedro Romero fotoğraflarıyla süslü. Et konusunda uzman bir mekan. Huzurlu ve romantik bir ortamda yenen lezzetli akşam yemeğinden sonra kısa bir Ronda turu daha yapıp otele döndük.

RONDA FOTOĞRAFLARI

Önce Cadiz Sonra Sevilla (5.gün)

Ronda’dan Cadiz’e giden yol nefis bir doğal görüntüye sahip. Yemyeşil dağlar, nehirler ve ovalar arasında uzanan yolda sabahın ilk ışıklarıyla Cadiz’e doğru ilerliyoruz. Amacımız Endülüs’ün en ucunda yer alan bu kenti de görüp Seville’ya ulaşmak.

Cadiz Endülüs’te gördüğümüz diğer kentlere oranla biraz yoksul. Bunu kentin tarihi merkezinden anlamak mümkün değil. Turistik alanlardan uzaklaşıp dar sokaklara girdiğimizde Cordoba ya da Granada’da görmediğimiz manzaralarla karşılaştık. Dükkanlar bakımsızdı ve yollarda tahta tezgahlarda balık satılıyordu.
Cadiz’in balık pazarı diyebileceğimiz alışveriş merkezi kentin görülmesi gereken yerlerinden. Taze deniz ürünleri burada satılıyor. Farklı tarzlarda hazırlanmış kızartmaları tatmakta fayda var. Karidesli ve ahtapotlu omletler harikaydı.

Cadiz sokaklarında yaptığımız yürüyüşün en uç noktası deniz kenarındaki kalesiydi. Burada Spa of Nuestra Señora de la Palma y del Real denen deniz banyosunun zarif ahşap yapısını da görmek mümkün. Santa Catalina Kalesi’nden sonra şehir merkezinde yediğimiz lezzetli paella ile Cadiz turumuzu noktaladık.

CADİZ FOTOĞRAFLARI

Sevilla

Endülüs’teki son durağımız Sevilla oldu. Cadiz’den başlayan yolculuğumuz rahattı, yaklaşık 1,5 saat sürdü. Yolculuk boyunca bizi izleyen beyaz bulutların rengi kente yaklaştıkça koyulaştı. Kent merkezine girdiğimizde yağmur başlamıştı. Arabayı otoparka bırakıp yürüme planımızı yağmur nedeniyle erteledik. Arabayla kent merkezinde dolaşmaya karar verdik. Endülüs’teki kentlerin tarihi merkezlerinin karmaşası konusunda artık deneyimli sayılabilirdik. Bu nedenle navigasyon arkadaşımız Nuvi’yi bazen duymazdan geldik. Dar sokaklarda sadece küçük arabaların geçebileceği genişlikteki yollardan kentin kalbine daldık. Bir anda karşımızda Sevilla Katedrali’nin kapısı çıktı. Buralarda yanlış bir hareket yapıp ters yola girmeme konusunda son derece hassas davrandık. Faytonların bulunduğu bir meydandan geçip yine dar yollardan ana Santa Cruz mahallesinde bir otoparka çıktık. Bu arada yağmur da şiddetini azaltmıştı. Aracımızı park edip kendimizi ıslak kaldırımlara attık. Yağmurdan sonra kentin havası da değişmişti sanki. Çevredeki parkların ağaç ve çiçek kokuları kentin dar sokaklarına kadar ulaşmıştı. Katedral çevresinde yürürken akşam 20:30 da başlayacak Flamenco şovunun yapılacağı bir salonla karşılaştık. Az sayıda bilet kaldığını öğrendik. İçeri girip salonu gördükten sonra biletlerimizi alıp kentte dolaşmaya devam ettik. Karnımızı doyurmak için Santa Cruz’da bir tapas barı gözümüze kestirmiştik. Biraz dinlenip soluklandıktan sonra flamenco gösterisine de geç kalmamak için kısa bir tur yapıp gösterinin yapılacağı yere ulaştık. Yaklaşık 30 kişiye göre hazırlanmış salonda ilk sıradaki sandalyelerde yerimizi aldık. Bir saat sürecek nefis bir şov başlamıştı. Flamencoyu ilk kez izleyen bizler için oldukça etkileyici bir gösteri oldu. Bu güzel şovdan sonra arabamızı otoparktan alıp bu geceyi geçireceğimiz otelin yolunu tuttuk.

Yorgunluk gezinin son durağına yaklaşırken zirve yapmıştı ancak yarın erken kalkıp Sevilla’yı tam anlamıyla gezmemiz gerekiyordu.

16 Nisan sabahı uyandığımızda berrak bir gökyüzüyle karşılaştık. Otelden çıkışımızı yapıp tarihi kent merkezi Santa Cruz’a yöneldik. Bu gece Alkazar sarayına yakın bir yerde kalacaktık. Ancak sokakların darlığı nedeniyle otellerin otoparkı yoktu ve biz yine arabamızı en yakında bulunan bir otoparka bıraktık.

İlk durağımız Alkazar Sarayı oldu. Biletleri bir gece öncesinden almıştık. Kuyruk beklemeden saraya girdik. Granada'daki El-Hamra Sarayından esinlenerek yaptırılan bu saray 1366 yılından beri 700 yıl boyunca İspanya krallarına da ev sahipliği yapmış. Sarayın bahçesine girdiğimiz andan itibaren son derece hassas bir uyumu hissettik. Binaların içinde gezerken Sinbad’ın çizgi filminde yaşıyormuş gibiydik. Yıllar önce Kristof Kolomb’un geçtiği kapılardan geçmek zaman tünelinde yolculuğa çıkmak gibi birşeydi. Sarayın içindeki binalar kadar bahçeleri de özeldi. Hatta bahçelerin bazı bölümlerine iç mekanlardan daha çok önem verildiğini gördük. Alkazar en az Alhamra kadar büyüleyiciydi. Hatta bazı özellikleriyle Alhamra’yı da gölgede bırakan bir yapıydı.

Alkazar’dan sonra ikinci durağımız Sevilla Katedrali oldu. Kolomb’un mezarını da barındıran bu yapıyı Alkazar’dan sonra gezince iki dünya arasındaki farkı da anlamak mümkün. Bir yanda insani boyutlarıyla göze hiç de abartılı görünmeyen bir saray diğer yanda göğe yükselen dev bir dini yapı. Santa Maria Katedrali kapladığı alan bakımından bütün gotik kiliseler arasında ilk sıralarda yer alıyor. Binanın en heyecan veren bölümlerinden biri de Giralda kulesiydi. Kule içindeki 37 kat rampayı tırmandık. 105 metre yüksekliğindeki zirveye çıktığımızda Sevilla’nın muhteseşem görüntüsü bu yorgunluğumuza değdi.

Sevilla’daki üçüncü durağımız Plaza Espana oldu. En az Alkazar ve katedral kadar önemli bir yerdi burası. İnsanların dar sokaklardan çıkıp geniş bir parkta rahatça dolaşabildikleri, spor yaptıkları, doğayla içiçe oldukları bir parktı burası. Krallar Alkazar’da yaşayıp sarayın bahçelerinde günlerini geçirirken halkı da unutmamış onlar için de en az kendi saraylarının bahçeleri kadar güzel bir alan yaratmıştı. Buradan ayrılmak gerçekten zor oldu.

Güneş battığında Santa Cruz’daki tarihi sokaklara geri döndük. Dönüşte nehir boyunca yürüdük. Torre del Orro, Üniversite binası ve eski tütün deposunun muhteşem binasının önünden geçtik. Bugün oldukça yorgunduk. Karnımız da acıkmıştı. Turistik merkezden uzaklaşıp yerel halkın bir araya geldiği barların bulunduğu mahalleye geldiğimizde gözümüze kestirdiğimiz otantik bir restoranda güzel bir yemek ziyafetiyle bugüne de noktayı koyduk.

 

SEVİLLA FOTOĞRAFLARI

Endülüs'ten Lizbon’a dönüş (7.gün)

17 Nisan sabahı otelimize yakın bir pastanede Alkazar sarayı manzarası eşliğinde kahvaltımızı yaptık. Buraya özel çörekler ve kızartılmış ekmekler eşliğinde peynir ve reçellerin tadına baktık.

Sevilla’dan ayrılmak kolay olmadı. Endülüs’ün bu en büyük kentinde en az birkaç gün daha zaman geçirilebilirdi. İstemeden de olsa veda etmek zorunda kaldık ve Lizbon’a dönüş yoluna koyulduk.

Portekiz’e girmeden sınırda Zafra adında bir kasabada mola verdik. Kasabanın merkezinde biraz dinlenip alışveriş yaptık. Turistik alışveriş değildi bu. İspanyolların girdiği bir markete daldık ve çoğunluğu yaşlı kadınların oluşturduğu müşterilerin bakışları içinde raflardan zeytin, zeytinyağı gibi ürünler aradık. El kol hareketleriyle derdimizi anlatıp bolca İspanyolca dinledikten sonra yöreye özgü zeytinleri seçebildik. Kasaya geldiğimizde dillerini bilmediğimiz insanların gülümseyen bakışları altında paramızı ödeyip marketten çıktık. Turistlerin uğrak yeri olmadığından yabancılara pek aşina olmadıklarını anladık.

İspanya’nın en turistik kentlerinden sonra turistlerin uğramadığı mekanları görmek ilginç bir deneyim oldu. Bunlardan birini de Portekiz’le sınır kasabası olan Badajoz’da yaşadık. Kent merkezinde kırmızı ışıkta beklerken karşı kaldırımda kızarmış tavuk afişi gördük. Altında bir dükkan vardı ama restoranta hiç benzemiyordu. İlerden dönüp az önce uzaktan gördüğümüz tavukçunun önünde parkettik ve içeri girdik. Restorant olmadığını da o anda farkettik. İçerde tavukları pişiren bir yandan da patatesleri kızartan beyaz önlüklü kişiye yine el kol hareketleriyle derdimizi anlattık. Bir kızarmış piliçi ortadan ikiye böldü, yanına patates istedik, boyutu konusunda uzun süre anlaşamasak da büyükçe bir boş kabı uzatınca ağzına kadar kızarmış patates doldurarak bize geri verdi. Bu arada dükkana giren diğer müşteriler sohbete ortak oldu. İstanbul deyince hepsinin yüzü gülümseyiverdi. Patates ve tavuk dışında burada satılan çok sayıda yiyecek ürünü vardı ama biz gözümüzü zeytinlere dikmiştik. Bir kap da zeytin alıp ayrıldık. Arkamızdan koyu bir sohbetin başladığına emindik.
Portekiz’e girmeden önce Badajoz’un nehir kenarında bir parkta yiyeceklerimizle birlikte uzunca bir mola verdik. Bundan sonra Lizbon’a hatta Sintra’ya kadar durmadan devam edecektik.

Sintra 17 Nisan

Endülüs’e gittiğimiz yoldan Lizbon’a geri döndük. Tek farkı köprülerde yaşadık. Dönüşte kente 25 de Abril köprüsünden girdik. Şehir merkezine uğramadan Sintra’ya devam ettik.

Lizbon’un batısında arabayla 20 dakikalık bir mesafede yer alan Sintra adeta masallardaki sarayların gerçek yaşama uyarlanmış hali gibiydi. UNESCO tarafından korunan bölgede Pena Sarayı dışında kıtanın en batı noktası olan Cabo da Roca feneri ve etrafta uzanan uçsuz bucaksız bir milli park bulunuyor. Pena Sarayı’ndaki turumuzdan sonra güneşi kıtanın en batı ucundan batırmak için Cabo da Roca’ya geçtik. Dar ve virajlı bir yoldan sonra uçurumun kenarındaki deniz fenerine ulaştık. Güneş okyanusta batarken biz de Lizbon’a dönüş için yola koyulduk.

Cabo da Roca’nın otoparkı boşalmıştı. Sadece bizim aracımız duruyordu. Bölgeyi en son terkedenlerdendik. Ancak bizim dışımızda bir çift daha otopark alanında dolaşıyordu. Bizi görünce yaklaştılar ve Sintra’ya son otobüsü kaçırdıklarını söylediler. Aracımız küçük olmasına karşın arka koltuğa sığabilecek kişilerdi. Onları Sintra’ya bırakabileceğimizi söylediğimizde çok sevindiler. Otoparkta karşılaşmasaydık geceyi okyanus kenarındaki bu ıssız bölgede geçireceklerdi. Singapur ve Hong Kong’lu çiftin günübirlik tur için Sintra’ya geldiğini öğrendik. Onları Sintra merkezinde bırakıp Lizbon’a hareket ettik.

SİNTRA DOTOĞRAFLARI

18 Nisan

Lizbon’da son gün (8.gün)

Bugün Lizbon’daki son günümüz. Aynı zamanda bu gezimizin de son günü.

Sabah kahvaltısı için bize önerilen Pastelaria Versailles adındaki pastaneyi aramaya koyulduk. Kaldığımız otele yakındı. İçeri girdiğimizde oturacak yer yoktu. Garson rezervasyonu yapılmış bir masaya oturabileceğimizi söyleyip siparişlerimizi sordu. Buraya ilk kez geldiğimizi ve ne yiyeceğimizi bilmediğimiz anlatınca tezgahta sıralanan birbirinden güzel görünümlü pasta ve çöreklere bakmamızı önerdi. Biz beğendiklerimizi gösteriyorduk o da not alıyordu. Seçim yapmak son derece zordu çünkü herşey birbiriyle yarışırcasına güzel görünüyordu. Siparişlerimiz masaya geldiğinde boş yer kalmamıştı. Etrafımıza baktığımızda en kalabalık masanın bizimkisi olduğunu farkettik. Ayrılırken burayı bize öneren Portekizli arkadaşımızın da kulaklarını çınlatıp ne kadar doğru bir seçim olduğuna karar vermiştik.

Bütün günümüzü Lizbon sokaklarına ayırmıştık. Önce günlük tramvay bileti aldık ve ünlü 28 nolu tramvayla kentin bir ucundan diğerine seyahat ettik. Tramvak kentin tepelerine ulaşınca durakta inip yokuş aşağı yürüyerek devam ettik. Dik yokuşlarda tekrar tramvaya bindik. Basilica de Esteralla adında bir kiliseyi gözümüze kestirmiştik. Kilisenin çatısına çıkabileceğimizi öğrendik. Birer biletle içeri girip çatıya tırmandık. Lizbon’u farklı açıdan izlemek için ideal bir noktaydı. Kilisenin karşısında bir park içinde kurulan bit pazarını gezdik. Birbirinden güzel antikalar çok uygun fiyata satılıyordu. Tramvayla kent merkezine dönerken Parlemento binası onünde tekrar indik. Parlementoya girme planımızı kapıdaki kalabalığı görünce iptal ettik. Bu bölgedeki mahalleler ve dik yokuşlu sokaklar görmeye değerdi.

Kentin Chiado mahallesi oldukça hareketliydi. Sokaklar, alışveriş merkezleri, cafeler haftasonu keyfini çıkaran Lizbonluların akınına uğramıştı. Yaklaşık 600 bin nufuslu bir kentin kalabalığını fazla abartmamakta fayda var. Chiado bölgesinin Fado dinlemek için uygun yerlerden biri olduğunu duymuştuk. Yemekli, içkili bir mekanda fado dinlemektense salonda dinlemeyi tercih ettik. “Fado in Chiado” adlı gösteri oldukça etkileyiciydi. Yaklaşık bir saat süren bu müzik ziyafeti gezinin tüm yorgunluğunu almıştı. Çıktığımızda hava kararmıştı. Dar sokaklardan kent meydanına inerken Santini dondurmacısıyla karşılaştık. Portekizli arkadaşımızın önerdiği ancak bizim bulacağımızı hiç düşünmediğimiz dondurmacı karşımızdaydı. Hemen içeri girip Lizbon’un bu en meşhur dondurmalarından denedik.

Yemek için Ramiro’ya tekrar uğrama zamanı yaklaşıyordu. İlk gün yediğimiz deniz ürünlerinin tadını hala unutamamıştık. Ramiro’nun restorantına ulaştığımızda kapının önünde bekleyen 20-30 kişilik bir kalabalık vardı. Bunun anlamı yaklaşık 1 saatlik bir beklemeye eşdeğerdi. Beklerken içerdekileri izlemek, yiyecekleri iştahla yediklerini görmek bizim durumumuzu biraz daha zora soksa da aynı masaya bir süre sonra oturacağımızın hayaliyle 1 saat kuyrukta bekledik. İçeri girdiğimizde ilk gün bize servis yapan garsonun masasına oturduk. Bunca kalabalık içinde aynı masaya denk gelmek gecenin ilk sürpriziydi. Garson aradan 8 gün ve yüzlerce müşteri geçmesine rağmen bizi tanıdı. İlk gelişimizde mutfaktaki herşeyi sipariş ettiğimizden kolay unutulacak tipler değildik. Siparişlerimizi verdikten sonra burada son gecemiz olduğunu artık bizi göremeyeceğini de ona anlattık. Yarınki uçuş saatimizi sordu, sabah açılışta tekrar uğrayabileceğimizi söyledi. Yarın değil ama bir sonraki gezi için sözleştik. Masamızı donattığında önce gözümüzün doyması için gelen deniz ürünlerini yemeden bir süre bekledik. Buraya neden iki kez geldiğimizin yanıtı masadaki lezzetlerde gizliydi. Okyanustan taze çıkan karidesler, istakozlar, yengeçler, istiridye ve midyeler masamızdaydı ve bütün bunlara zeytinyağında kızarılmış sarmısaklı ekmek dilimleri eşlik ediyordu. Ramiro’daki ziyafetin sonlarına doğru gecenin ikinci sürpriziyle karşılaştık. Dün Cabo da Roca’da karşılaştığımız uzakdoğulu çift yanımıza oturdu. Onca masa ve kalabalık arasında uzun süren beklemeden sonra yanımızda boşalan yere onların denk gelmesi şaşırtıcıydı. Birbirimizi görünce gülmeye başladık. Yarın İstanbul’da da karşılaşma ihtimalinin olup olmadığını kim bilebilir?

Ramiro’daki ziyafetten sonra ağır adımlarla kentin bhoşalmaya başlayan sokaklarında dolaştık. Otelimiz merkeze çok yakın bir yerde olduğundan bir cafede oturup günün son kahvesini Lizbon meydanına bakarak içtik.

19 Nisan

İstanbul’a dönüş (9.gün)

Yaklaşık 9 gün süren Lizbon-Endülüs gezimizin son günü Lizbon sokakları sakindi. Pazar günü olmasının bu sakinlikteki payı büyük olabilir.

Bu fırsattan yararlanıp kısa bir araba turundan sonra havaalanının yolunu tuttuk. Uçağımız 11:30’daydı ve arabayı teslim etmemiz gerekiyordu. Yolda bir benzincide depoyu doldurup havaalanına geldik.

9 günlük yolculuğumuzda yaklaşık 2000 kilometrelik yol katetmiştik. Bu mesafe içinde herhangi bir aksilik yaşamadan geziyi tamamlamanın keyfi bambaşkaydı. Bilmediğimiz yollarda, hiç tanımadığımız kentlerin dar sokaklarında navigasyonun bile şaşırdığı antik kentlerde sorunsuz bir yolculuk yapmıştık. 19 Nisan günü saat 09:30’da aracımızın anahtarını görevliye teslim edip pasapart kontrolüne devam ettik.

LİZBON FOTOĞRAFLARI


‘İstanbul’u dinliyorum, gözlerim kapalı’

Hasan Pulur üstadımız dün köşesinde yer vermiş, paylaşmamak olmaz!

"Remzi Gökdağ İstanbul ile ilgili bir kitap hazırladığını söylemekle mektuba başlamış.
Hayret!
Demek hâlâ böyle işlerle uğraşanlar var..." (21-12-2014 Olaylar ve İnsanlar - Milliyet)

Bugün kendisiyle çok keyifli bir İstanbul sohbeti yaptık. Ortak özelliklerimizden biri Beşiktaş'lılığımız, "doğma büyüme..." Başka ortak yanlarımız da çıktı, onları da kitaba saklayalım...

‘İstanbul’u dinliyorum, gözlerim kapalı’

Orhan Veli’nin unutulmaz şiiridir. Ve ondan sonra İstanbul’u bir anlatır ki...
Remzi Gökdağ İstanbul ile ilgili bir kitap hazırladığını söylemekle mektuba başlamış.
Hayret!
Demek hâlâ böyle işlerle uğraşanlar var.
Siyaset varken, hem de en pespayesinden siyaset varken böyle işlerle uğraşılır mı?
Ama ne yapacaksınız, bu insanlarla birlikte yaşamak zorundayız.
Bu bize onur verir, gurur verir lakin bir yandan da işiniz yok mu be kardeşim dedirtir.
Remzi Gökdağ bir meslektaşımız.
Yükseköğrenimini İstanbul’da yapmış, sonra yurtdışına gitmiş. 10 yıl oralarda kalmış, şimdi dönmüş, İstanbul konulu bir kitap hazırlamaya koyulmuş.
Eee bize ne?
Doğma büyüme İstanbullu olsak da İstanbul hakkında ne söyleyebiliriz?
Baksanıza medya kavgası var, elli yıldır “Babıâli yokuşuna” tırmanmış bir adama kimsenin bir şey sorduğu yok.
Demek ki ihtiyaçları var.
***
Peki, İstanbul’un nesini yazıyor?
Bizden ne istiyor?
Söylüyor:
“İstanbul değişiyor ama sadece mimari yapısı değil değişen. Kentin yüzlerce yıldır arayıp durduğu kimliği de yenileniyor. Gökyüzüne uzanan minarelerin, sarayların, sütunların şekillendirdiği siluete her geçen yıl yeni binalar ekleniyor. Kısa bir süre öncesine kadar var olmayan mahallelerde kentin yeni cazibe merkezleri doğuyor. Ulaşım sistemi, alışveriş alışkanlıkları yenilenirken, bir yandan da İstanbul’un eski mahalle kültürü hızla yok oluyor.
İstiklal Caddesi’nde yürürken hâlâ ‘Nostaljik Tramvay’la karşılaşıyoruz ama yürüdüğümüz mekân birkaç yıl öncesinin Beyoğlu’su mu? Levent’in iki katlı, bahçeli evleri hâlâ orada duruyor, ama o evler artık ne kadar Levent’i temsil ediyor? Şehir hatları vapurları eski güzergâhlarında gidip gelmeye devam ediyor ama o vapurlardaki yolcularının seyrettiği İstanbul 20 yıl öncesinin İstanbul’u mu?
Yazarlar, sanatçılar, tarihçiler, siyasetçiler İstanbul’daki ilk yıllarını, karşılaştıkları sürprizleri, hayal kırıklıklarını anlatırken aynı zamanda kentin yaşadığı hızlı değişimi de tarihe not düşecek. Onların İstanbul hikâyelerini okurken o günlerin İstanbul’unu bir kez daha hatırlayacak, bugünkü İstanbul’la, kendi İstanbul’unuzla karşılaştırma fırsatı bulacaksınız.”
Peki, bize düşen görev belli, gördüklerimizi bildiklerimizi hatırladığımız kadar anlatacağız.
Biz “Babıâli”nin son olmasa bile sona yakın efradındanız.
Her ne kadar “Babıâli” yerden yere vursa da.
Necip Fazıl gibiler “Babıâli yokuşundan çirkef akar” deseler de.
Güzel de anlatalım da halimiz müsait değil.
Yani uzun boylu oturup konuşamayız.
En iyisi “yazılı cevap vermek.”
Konuştuk, karar verdik, o soruları hazırlayıp bize geçecek, biz de bildiğimiz, anladığımız kadar, hatırladığımız kadar anlatacağız.
***
“Babıâli” için o kadar çok laf edilmiştir ki...
En hoşlarından biri de Süleyman Nazif Bey’in bir gence söyledikleridir.
Süleyman Nazif Bey Babıâli yokuşunda bir delikanlıya rastlamış, sormuş:
“ - Hayrola delikanlı, nereye?
- Efendim Ahmet Cevdet Bey’e çıkıyordum.
- Evladım, Ahmet Cevdet Bey’e çıkılmaz, inilir.”
Babıâli üzerine daha neler söylenmiş...
Remzi Gökdağ kitabı çıksa da...
Babali Babali, Babıâli diyenler de vardır da.


Akdeniz... Yeniden!

Uzun zaman oldu güneye inmeyeli. İhmale gelmiyor Akdeniz. Yıllardır görmeye fırsat bulamadığımız bölgedeydik geçenlerde. "Herşeyin dahil olduğu oteller bizi açmaz" deyip düştük yollara. İki hafta süren yaklaşık 3 bin kilometrelik bir yolculuktu bizimkisi. Uğramadığımız kahverengi yol tabelası, girmediğimiz köy, tarihi kalıntı, koy, sahil, ada kalmadı...

Sahillerin boşaldığı, trafiğin azaldığı, gürültünün ve karmaşanın kaybolduğu bir döneme denk gelen bu geziden geriye yine uzun zaman unutamayacağımız bolca anı kaldı.

Aşağıda gezi notlarını bulabilir, fotoğraf arşivime giden birkaç kareyi fotoğraf sayfamda ya da Google+ linkinde görebilirsiniz.

Yolculuk sırasında objektifime takılan kareler...
AKDENİZ FOTOĞRAFLARI

 AKDENİZ, AKDENİZ...

Yolculuğumuz 21 Eylül 2014 sabahı saat 10:30'da başladı.

Afyon'da verdiğimiz kahve molasından sonra akşam saatlerinde Antalya'ya ulaştık. İlk durağımız Kaleiçi oldu.

22 Ekim sabahı benzin depomuzu doldurup yola koyulduk.

Sırasıyla Kurşunlu Şelalesi, Karataş Mağarası, Aspendos, Manavgat ve Side'ye uğradık.

Günün unutulmaz anları şunlardı:

23 Ekim'de Antalya'dan ayrılıp Kemer'e doğru yola çıktık. Kasabada kurulan pazara denk geldik. Kendimizi kalabalıktan sıyırıp Yörük Parkı'na çıktık ve Kemer'i seyrettik.

İkinci durağımız Phaselis antik kentiydi. Kalıntıların bir ucundan girip diğerinden çıktık.

Çıralı Yanartaş'a uğradık. Tepelerde bir yere oturup yüzyıllardır sönmeyen bu ateşin kaynağını merak ettik.

Olympos'a sahilden yürüyüp geri döndük. Denize ilk giriş noktamız bu sahildi.

Adrasan'a geçip otelimize yerleştik. Günü ikişer birayla batırıp, Nihal'in restoranına gittik. Lagos yiyemesek de buranın harika lezzeterini çam ağacının altında bize özel masamızda, güzel müzikler eşliğinde tattık. Ortam sessizdi, bizden başka 10 kişilik bir grup, Nihal hanım ve yardımcıları vardı.

24 Eylül sabahı Adrasan'dan denize girip Olympos'u bir başka açıdan seyrettik.

Kumluca'ya doğru sahil yolundan devam edip yeşil koyların, turkuz dalgaların keyfini çıkardık, ıssız bir kumsalda denize girdik.

Lyra, Demre, Myra, St. Nicholas Kilisesi'ni gezip Kekova'ya geçtik. Köye geldiğimizde akşam oluyordu. Bize önerilen tekne turunu yapmayıp Kaş'a devam ettik.

Akşam Dolfin Restorant'a girip taze 'Lagos'umuza kavuştuk. Limanı gezip bir çay bahçesinde oturduktan sonra tehlikeli yoldan otelimize geri döndük.

25 Eylül'de Büyük Çakıl plajındaydık. Dalgalı denizin keyfini çıkarıp otele geri döndük.

26 Eylül sabahı Kaş'tan ayrılırken yaşlı bir amcayı arabamıza aldık ve gideceği yere kadar götürdük. Bize yeni topladığı taze otları hediye etti, 1951 yılında 6 günde Antalya'dan Kaş'a yürüdüğünü, gençliğinde Kaş'ın ne kadar ıssız bir yer olduğunu anlattı.

Saklıkent'e vardığımızda kapıdaki görevlinin kıyafet uyarısıyla mayolarımızı giyip kanyona daldık. Dereyi geçerken akıntıya kapılmamak için çok uğraşıp kanyonun derinliklerine girdik. Gidebileceğimiz son noktaya kadar devam edip geri döndük. Yorgunluğumuzu dere kenarındaki hamaklı bahçede giderdik. Dönüşte kar şerbetinin hasını içme şansını bulup Ölüdeniz'e doğru yola devam ettik.

Plaja geç saatlerde ulaşmamıza rağmen uç noktaya gidip buradan denize girdik. Babadağ'dan atlayan yamaç paraşütçülerini izleyip, geceyi Ölüdeniz sahilinde geçirdik. Akşam çok şiddetli bir yağmur vardı.

27 Eylül'de Kayaköy'e gittik. Birkaç turist ve iki köpeğin dışında hayalet kasabanın sokaklarında kimse yoktu. Tepedeki kiliseye çıktığımızda yağmur bulutları yaklaşıyordu.

Gemiler Adası'ndan denize girip, bugüne dek gördüğüm en korkunç uçurumun kenarındaki Af Kulesi'ne kaybolmadan çıkmayı başardık. Dönüşte yağmur başlamıştı. Kayaköy'de boş bir bahçede gözleme molası verdik, çay içtik. Gelin, kaynananın işlettiği bu küçük mekanın gizemini çözmeye çalıştık.

Akşam yağmur vardı ve otelden ayrılamadık.

28 Eylül sabahı ilk durağımız Fethiye kaya mezarlarıydı. Dönüşte yol ortasındaki antik bir mezarın kenarında örgü ören Ardahanlı teyzeyle sohbet edip, Fethiye sahiline indik, tarihi kent merkezini gezdik.

Göcek'te bambaşka bir dünyayla karşılaştık. Türkiye'de görmeye alışık olmadığımız düzen ve temizlik bu küçük kasabada dikkatimizi çekti. Koyda demirlemiş yatları ve yolcularını göründe bunun nedenini anladık.

Sarsala Koyu'nda Akdenizin yeşil ve mavisinin ahengine tanık olduk. Dar ve tehlikeli yolu aşıp koya indiğimizde bir köy düğününe tanık olduk. Yeni evlilere mutluluklar dileyip Sarıgerme'de iki gecemizi geçireceğimiz otelimize doğru hareket ettik.

29 Eylüldeniz, kum ve güneşe ayırdık. Yorgunluğumuzu atıp, nefis yemeklerle kendimizi ödüllendirdik.

30 Eylül'de öğle saatlerinde Sarıgerme kumsalını zor olsa da terkedip, Dalyan'a doğru hareket ettik. Kasaba merkezinden kiraladığımız bir tekne ile, çamur banyosu yapılan kıyıya, İztuzu sahiline ve Kaunos antik kentine gittik. Yol boyunca gördüğümüz nar ağaçları bizi çok etkiledi. Kaunos'u gezen tek misafir bizdik. Dalyan turunu tamamladığımızda hava kararmıştı.

Marmaris'e girdiğimizde oteli bulmak zor olmadı ama karnımızı doyuracak yer bulmakta bir hayli zorlandık.

1 Ekim'i Marmaris'in koylarına ayırdık. Yollar boş, koylar tenhaydı. İlk molamız Turunç oldu. Hemen yanındaki Amos Kalesi'ne tırmandık. Kumlubük sahilini ve Akdeniz'i kuşbakışı izlemek güzel oldu. Tepeden baktığımız Kumlubük'ü bir de yerinde görelim deyip sahile indik, denize girdik. Buradan sonra tehlikeli ve zor bir yolu aşıp yarımadanın diğer ucuna geçtik. Yolda boş bir cafede mola verip karnımızı doyurduk. Bize çay getiren genç kıza Selimiye'ye nasıl gideceğimizi sorduk. Bilmediğini söyledi. 10 km. ilerdeki kasabayı görmeden, dağın başındaki bu ıssız mekanda yaşıyordu. Bu dağlardaki çamlardan toplanan özel balları depolayıp Selimiye'ye doğru yola koyulduk. Sahilde mola verip Bozburun'a geçtik. Burada da biraz dinlendikten sonra Hisarönü yoluyla Marmaris'e geri döndük.

2 Ekim'de Knidos'a geldik. Özellikle Datça-Knidos arası yorucu ve zor bir yolculuktu. Dar yoldan antik kente ulaştığımızda saatimiz 14:00'ü gösteriyordu. Bodrum feribotunu yakalamaya iki saat kalmıştı. Knidos'ta karşılaştığımız nefis manzara zor yolculuğumuza değdi. Fener ve liman büyüledi. Datça'da yolculuğumuzun en lezzetli yemeklerini keşfettiğimiz lokantayı tesadüfen bulduk. Yerel ürünlerin tadı bambaşkaydı. Bal, badem, reçel gibi buraya özgü ürünleri bagaja yükleyip saat 4'te kalkacak feribotumuza yetiştik.

Bodrum'a geldiğimizde akşam oluyordu. Sahilde güneşi batırdık, bol bol gezip Bodrum'un tenha ve serin akşamının keyfini çıkardık.

3 Ekim'de yolculuğumuzun resmi olarak son günüydü ve bu günü Efes ve Selçuk'a ayırmıştık. Ancak hiç hesapta olmayan bir gulet turuyla planlarımızı değiştirmek zorunda kaldık. Saat 3'e kadar bir guletin güvertesinde Bodrumun beyaz binalarını, akdenizin lacivert dalgalarını izledik.

Akşam Urla'da karnımızı doyurduktan sonra gezimizi Alaçatı'da sonlandırdık. 3 günlük Alaçatı macerasından sonra 6 Ekim gecesi yola çıktığımız noktaya, İstanbul'a geri döndük...

Yaklaşık 3 bin km. yol katettik, yorulduk ama gördüklerimiz, yaşadıklarımız her şeye değerdi...

AKDENİZ FOTOĞRAFLARI

ROTAMIZ

VİDEO


Bir şarkıdır Antep söylemesini bilene...

Yaz güneşinin kavurduğu bir ağustos günü yolumuz bir kez daha Antep'e düştü.

Hava kararırken etkisini az da olsa kaybeden sıcak, yerini tatlı bir serinliğe bırakıyordu.

Antep'in yanı başındaki bir bağ evinde serin bir yaz akşamına merhaba diyorduk.

Sevdiklerimiz dört bir yanımızda, bize uzak olanlar da kalbimizin en aydınlık köşesindeydi.

Bağda dolaşırken bir yandan tertemiz toprak kokusunu soluyor bir yandan da akşam yemeğinden sonra masamızı süsleyecek meyveleri ağaçlardan koparıyorduk. Neler yoktu ki küçük beyaz kovamızda... Kirazlar, armutlar, elmalar, şeftaliler... Dalından koparılmış domatesler, biberler, salatalıklar...

Ve nihayet günün beklenen anı yaklaştı. Kebap için geri sayım başladı. Yapılan hazırlıklar birazdan mangalda buluşacak ve muhteşem bir lezzete dönüşecekti.

Kentin usta kasaplarından alınan etler, bahçeden toplanan sebzelerle birleşti. Balcanlar (patlıcan) itinayla şişe saplandı. Masanın etrafında telaşlı bir koşturmaca başladı. Herkes birazdan ortaya çıkacak sanat eserinin bir parçası olma telaşındaydı. Şişlere saplanan balcan kebabı mangala hazırdı. Her bir şiş ateşin üzerine özenle yerleştirildi.

Güneş, ceviz ağaçlarının ardından batarken bulutsuz bir gökyüzünün lacivertine yeni beliren yıldızlar eklendi.

Bahçedeki gül kokuları armut ağacının yapraklarından gelen rüzgarla birleşip kebabın dumanında dans etmeye başladı.

Bir yandan yiyor, bir yandan sohbet ediyorduk. Henüz yarınki yemeğin ne olacağı tartışması başlamasa da birazdan ateşle buluşacak künefe tepsisi hazırlanıyordu.

Ziyafetin ortasında bir mola verip sohbete daldık. O sırada bizi evinde ağırlayan büyüğümüz masadaki şişleri eline alıp keman konumuna getirdi. Birazdan vereceği tek kişilik unutulmaz bir konsere hazırlanıyordu İbrahim Germeyan.

Önce ud taksimi, ardından Türk Sanat Müziğinden eşsiz örnekler... Masadaki herkes pür dikkat onu izliyor. Sesi Antep'in bu güzel akşamında yemyeşil bağdan çıkıp rüzgarla birlikte yolunu buluyor. Nağmeler komşunun bahçesine gidiyor, oradan Antep'in yeşil tepelerine yansıyor ve hatta uzaklara çok çok uzaklara ulaşıyordu. Bestelerin her notasına gizlenmiş anılar İbrahim Germeyan'ın güler yüzüne bir kez daha yansıyordu. Unutulmayacak bir geceye tanıklık ettik...

Sıcak yerdir Antep. Bu sıcaklık Anteplilerin yüreklerine de yansır. Hele karşılarında Antepli olmayan misafirleri varsa... Kapılarını sonuna kadar açarlar, kalplerini de. Sofralarında baş tacı olursunuz, gönüllerinde de. Kebabın en güzeli size gelir, ekmeğin en tazesi sizin için ayrılır. Suyun en soğuğu önce sizin bardağınıza dökülür, baklavanın en güzeli yine size verilir. Eğer Anteplinin masasında Antepli olmayan bir misafiri varsa ona masanın adabı, kebabı yemenin ince sanatı da gösterilir. Evet kebabı hazırlamak kadar pişirmek de bir sanattır ama kebabı yemek başlıbaşına bir hüner ister. Çünkü kebap sohbetin temelidir, dostluğun harcıdır, sevginin, saygının anahtarı yine onda gizlidir. Hazırlaması, pişirmesi nasıl ustalık istiyorsa onu yemek de bir beceri ister. Bunu Antepli bilir, Antepli olmayanlar da onlardan öğrenir. Antep kültürünü bilmeyenlere kuralları anlatmak, yolu yordamı göstermek her Anteplinin vazgeçilmez bir görevidir.

Kıymetini bilen için güzel yerdir Antep, dinlemesini bilene de kulaklardan silinmeyecek bir şarkıdır... Mangalı çoktur Antep'in, yeşili, bağı, bahçesi de herkese yeter. Kebabını zaten anlatmaya gerek yok. Yolunuz Antep'e düşerse kentin sunduğu eşsiz lezzetleri tadacağınızdan şüphem yok. Ama İbrahim Germeyan'ı herkesin tanıma fırsatı olmayabilir. Tanısanız da sesindeki güzelliği her zaman duyamayabilirsiniz. Onun fasılları dost meclislerinde sınırlıdır. Bu yüzden bu sayfada kebabın lezzetini yeterince anlatamasam da o geceden geriye kalan birkaç şarkıyı kendisinden aldığım izinle burada sizinle paylaşmak istedim.

1. Bölüm

2. Bölüm


New York, New York

ABD'den koptuk ama New York'tan kopmayı bir türlü beceremedik. Kasım ayının son günlerinde New York'un soğuk havasını soluduk, Christmas sezonunun sıcak ortamıyla ısındık, özlediğimiz lezzzetleri tattık, girmediğimiz sokaklara girdik. Bir New York gezisi sonrasında objektife bunlar takılı kaldı.

New York Fotoğrafları


Uzakdoğu'da 10 gün

12-20 Ekim 2013 tarihlerinde Uzakdoğu'daydık. Sırasıyla Bangkok, Phuket ve Haong Kong'u gezdik. Kentlerin ritmini, yiyeceklerin lezzetini, doğanın büyüsünü keşfetmeye çalıştığımız bu geziden geriye kalan fotoğraflar burada.


Güney İtalya'da 7 Gün

Bu seferki gezi için rotamızı güney İtalya'ya çevirdik. 7 gün boyunca 2500 km yol katettik. Roma'dan başlayan yolculuğumuz yine Roma'da bitti. Sırasıyla Napoli, Amalfi sahilleri, Sicilya, Palermo, Matera, Bari hattını izleyip tekrar Amalfi sahillerinden Roma'ya geri döndük. Geziden geriye çok sayıda fotoğraf ve video kaldı. Şimdilik fotoğrafları bu adresten görebilirsiniz. Yakında videolar da eklenecek...

GÜNEY İTALYA'DAN FOTOĞRAFLAR

YOLDAN GÖRÜNTÜLER


Southern Italy from Rem Go on Vimeo.


Daha Büyük Görüntüle


Terkedilen kentler...

Alplerin Zürih Gölü’ne düşen yansıması beyaz kuğuların ağır hareketleriyle bozuluyor. Su yüzeyindeki manzarayı değiştiren kuğuları birkaç küçük ördek izliyor. Güneş göl kenarındaki yamaçların ardından yükseliyor. Sabahın ilk ışıkları kentin yüksek saat kulelerine vuruyor.Zürih Gölü’nü izlemek için günün en güzel saatleri başlıyor.

Sert geçen kışa inat bugün hava açık. Gökyüzünün mavisi suyun yeşiliyle buluşuyor. Köpeğiyle yürüyüşe çıkan bir kadın ağır adımlarla önümden geçiyor. Oturduğum banktan Zürih Gölü’nü seyrediyorum. Burası kentin en sevdiğim köşesi. Fırsat buldukça kalabalıktan arınıp derin düşüncelere daldığım bir mekan. Bu sabah kahvemi göl kenarındaki bu sessiz parkta yudumluyorum. Bu kente son bir kez daha bakıp veda etmeden önce dört yıl yaşadığım İsviçre’yi düşünüyorum.

2009 yılının nisan ayıydı. Uzun yolculukların o zamanki durağı İsviçre olmuştu. Uçak Zürih Havaalanı’na yaklaşırken aşağıdaki küçük köyleri, ince yolları, nehir ve gölleri bütün detaylarıyla izliyordum. Birazdan İsviçre ile tanışacaktım. Heyecanlıydım.

Yolunu yordamını bilmediğim bir ülkenin yeni misafirlerinden biri olmaya hazırlanıyordum. Bir an önce düzenimi kurup hayatın içine karışmanın derdindeydim. İsviçre hakkında okuduğum yazılar, dinlediğim öğütler, baktığım fotoğraflar kafamın içinde hareket halindeydi. Kentin dar kaldırımlı eski sokaklarına adım attığımda heyecanım artmıştı.

Hayalimde canlandırdığım görüntü ile o gün karşılaştığım manzara bambaşkaydı. Havaalanından çıktığımda ünlü İsviçre kurallarının birkaçıyla yüz yüze geldim. Dört yıl süren maceramda İsviçre’yi ve onu oluşturan insanları yakından tanıma fırsatı buldum. Avrupa’nın ortasına sıkışmış bu küçük ülkeyi keşfetmenin değişik yolları vardı. Şehir rehberlerinin sayfalarıyla sınırlı kalmak yerine, sokakların cezbeden derinliklerinde kaybolmayı tercih ettim. İsviçre’yi ve insanlarını tanımaya başladıkça karşıma çıkan tablonun beklediğimden çok daha farklı olduğunu gördüm.

Beni hala şaşırtmaya devam eden bu huzur ülkesinde yaşamak keyifliydi. Fakat karmaşık ve alışması zor kurallarları da vardı. İsviçre’yi ve İsviçrelileri anlamaya çalışırken burada iç içe yaşayan farklı kültürlerin aslında birbirlerine ne kadar uzak olduğuna hayretle tanık oldum. Farklı dilleri konuşan, değişik mezheplere bağlı, dışa kapalı, hatta kendi komşularına bile mesafeli İsviçrelilerin, dünyanın en zengin ülkelerinden birini nasıl yarattığının cevabını aradım. Ülkenin en kalabalık kenti Zürih’te yaşadım ama her fırsatta kendimi Alplerin beyaz zirvelerinde, kanyonların ıssız kayalıklarında, ormanların dar yollarında buldum. Sadece okuyarak değil gezerek ve sorarak bu kültürü oluşturan insanları anlamaya çalıştım. 2009’da başlayan keşfi henüz tamamlayamadan bu ülkeye veda etmeye hazırlanıyorum.

Çok gezmenin kazandırdıkları kadar kaybettirdikleri de var. Bir kente alışmaya başlarken terketmek bu kayıpların en büyüğü olsa gerek. Tercihlerimiz bizi zaman zaman değişik seçimler yapmaya zorluyor. Veriğimiz kararlar bizi farklı yollara sürükleyebiliyor. Hiç beklemediğimiz bir anda kendimizi yeni bir düzen içinde bulabiliyoruz. Sahip olduğumuz hayatı riske atmadan yaşamak mı yoksa iflah olmayan bir merakla yeni dünyaların keşfine dalmak mı? Zürih’in sessiz bir parkında kahvemi yudumlarken bu soruların yanıtlarını düşünüyorum.

Kent yeni bir güne daha uyanıyor. Göldeki beyaz kuğular çoktan gözden kayboldu. Parkta gezenlerin sayısı her geçen dakika artıyor. Tren istasyonlarındaki insanlar gidecekleri yerlere ulaşmanın telaşında. Onları uzaktan oturduğum banktan izliyorum. Hedefler farklı olsa da yolculuklar hayatımızın bir parçası. Kimi duraktaki kalabalık gibi sabah mesaisine yetişme peşinde kimi uzun yolculukların arifesinde. Bir kenti terkederken hissettiğim hüzün, yeni kentleri keşfetmenin büyüsüne karışıyor. Ufukta yine uzun bir yol, yine başka bir kent görünüyor. Bir yandan eşyalar toplanıyor diğer yandan geride bırakılan dostlarla son yemekler yeniyor. Kente veda turlarında “Belki bir daha göremem” endişesi ise sürekli peşimizde.

İsviçre’de yaşadığım süre içinde bu ülke beni hep şaşırttı. Avrupalı komşularının bile anlamakta zorlandığı bir ülkeyi, farklı uluslardan gelen yabancıların tanıyıp anlaması, anladığını anlatması kolay değil. Buna karşın, yaşadığım ilginç olayları, bir kenara not düştüğüm izlenimlerimi zaman zaman bu sayfalardan aktarmaya çalıştım. Cumhuriyet’te İsviçre esintisine yer açan gazete çalışanlarına ve pazar günleri dünyanın farklı köşelerinden gönderilen ilginç izlenimleri okuyan siz okurlara Alplerin en temiz havasını soluduğum ıssız zirvelerinden selam gönderiyorum.

Farklı yolculuklarda, bilinmeyen duraklarda yollarımızın tekrar kesişmesi dileğiyle...

24 Şubat 2013 tarihinde Cumhuriyet Gazetesi'nde yayınlandı.

terkedilen_kentler

2013_0224_terkedilen_kentler