Uzun zaman oldu güneye inmeyeli. İhmale gelmiyor Akdeniz. Yıllardır görmeye fırsat bulamadığımız bölgedeydik geçenlerde. “Herşeyin dahil olduğu oteller bizi açmaz” deyip düştük yollara. İki hafta süren yaklaşık 3 bin kilometrelik bir yolculuktu bizimkisi. Uğramadığımız kahverengi yol tabelası, girmediğimiz köy, tarihi kalıntı, koy, sahil, ada kalmadı…

Sahillerin boşaldığı, trafiğin azaldığı, gürültünün ve karmaşanın kaybolduğu bir döneme denk gelen bu geziden geriye yine uzun zaman unutamayacağımız bolca anı kaldı.

Aşağıda gezi notlarını bulabilir, fotoğraf arşivime giden birkaç kareyi fotoğraf sayfamda ya da Google+ linkinde görebilirsiniz.

Yolculuk sırasında objektifime takılan kareler...
AKDENİZ FOTOĞRAFLARI

 AKDENİZ, AKDENİZ…

Yolculuğumuz 21 Eylül 2014 sabahı saat 10:30’da başladı.

Afyon’da verdiğimiz kahve molasından sonra akşam saatlerinde Antalya’ya ulaştık. İlk durağımız Kaleiçi oldu.

22 Ekim sabahı benzin depomuzu doldurup yola koyulduk.

Sırasıyla Kurşunlu Şelalesi, Karataş Mağarası, Aspendos, Manavgat ve Side’ye uğradık.

Günün unutulmaz anları şunlardı:

23 Ekim‘de Antalya’dan ayrılıp Kemer’e doğru yola çıktık. Kasabada kurulan pazara denk geldik. Kendimizi kalabalıktan sıyırıp Yörük Parkı’na çıktık ve Kemer’i seyrettik.

İkinci durağımız Phaselis antik kentiydi. Kalıntıların bir ucundan girip diğerinden çıktık.

Çıralı Yanartaş‘a uğradık. Tepelerde bir yere oturup yüzyıllardır sönmeyen bu ateşin kaynağını merak ettik.

Olympos‘a sahilden yürüyüp geri döndük. Denize ilk giriş noktamız bu sahildi.

Adrasan‘a geçip otelimize yerleştik. Günü ikişer birayla batırıp, Nihal’in restoranına gittik. Lagos yiyemesek de buranın harika lezzeterini çam ağacının altında bize özel masamızda, güzel müzikler eşliğinde tattık. Ortam sessizdi, bizden başka 10 kişilik bir grup, Nihal hanım ve yardımcıları vardı.

24 Eylül sabahı Adrasan’dan denize girip Olympos’u bir başka açıdan seyrettik.

Kumluca’ya doğru sahil yolundan devam edip yeşil koyların, turkuz dalgaların keyfini çıkardık, ıssız bir kumsalda denize girdik.

Lyra, Demre, Myra, St. Nicholas Kilisesi’ni gezip Kekova’ya geçtik. Köye geldiğimizde akşam oluyordu. Bize önerilen tekne turunu yapmayıp Kaş’a devam ettik.

Akşam Dolfin Restorant‘a girip taze ‘Lagos’umuza kavuştuk. Limanı gezip bir çay bahçesinde oturduktan sonra tehlikeli yoldan otelimize geri döndük.

25 Eylül‘de Büyük Çakıl plajındaydık. Dalgalı denizin keyfini çıkarıp otele geri döndük.

26 Eylül sabahı Kaş‘tan ayrılırken yaşlı bir amcayı arabamıza aldık ve gideceği yere kadar götürdük. Bize yeni topladığı taze otları hediye etti, 1951 yılında 6 günde Antalya’dan Kaş’a yürüdüğünü, gençliğinde Kaş’ın ne kadar ıssız bir yer olduğunu anlattı.

Saklıkent‘e vardığımızda kapıdaki görevlinin kıyafet uyarısıyla mayolarımızı giyip kanyona daldık. Dereyi geçerken akıntıya kapılmamak için çok uğraşıp kanyonun derinliklerine girdik. Gidebileceğimiz son noktaya kadar devam edip geri döndük. Yorgunluğumuzu dere kenarındaki hamaklı bahçede giderdik. Dönüşte kar şerbetinin hasını içme şansını bulup Ölüdeniz’e doğru yola devam ettik.

Plaja geç saatlerde ulaşmamıza rağmen uç noktaya gidip buradan denize girdik. Babadağ’dan atlayan yamaç paraşütçülerini izleyip, geceyi Ölüdeniz sahilinde geçirdik. Akşam çok şiddetli bir yağmur vardı.

27 Eylül‘de Kayaköy‘e gittik. Birkaç turist ve iki köpeğin dışında hayalet kasabanın sokaklarında kimse yoktu. Tepedeki kiliseye çıktığımızda yağmur bulutları yaklaşıyordu.

Gemiler Adası‘ndan denize girip, bugüne dek gördüğüm en korkunç uçurumun kenarındaki Af Kulesi‘ne kaybolmadan çıkmayı başardık. Dönüşte yağmur başlamıştı. Kayaköy’de boş bir bahçede gözleme molası verdik, çay içtik. Gelin, kaynananın işlettiği bu küçük mekanın gizemini çözmeye çalıştık.

Akşam yağmur vardı ve otelden ayrılamadık.

28 Eylül sabahı ilk durağımız Fethiye kaya mezarlarıydı. Dönüşte yol ortasındaki antik bir mezarın kenarında örgü ören Ardahanlı teyzeyle sohbet edip, Fethiye sahiline indik, tarihi kent merkezini gezdik.

Göcek’te bambaşka bir dünyayla karşılaştık. Türkiye’de görmeye alışık olmadığımız düzen ve temizlik bu küçük kasabada dikkatimizi çekti. Koyda demirlemiş yatları ve yolcularını göründe bunun nedenini anladık.

Sarsala Koyu‘nda Akdenizin yeşil ve mavisinin ahengine tanık olduk. Dar ve tehlikeli yolu aşıp koya indiğimizde bir köy düğününe tanık olduk. Yeni evlilere mutluluklar dileyip Sarıgerme’de iki gecemizi geçireceğimiz otelimize doğru hareket ettik.

29 Eylül‘ü deniz, kum ve güneşe ayırdık. Yorgunluğumuzu atıp, nefis yemeklerle kendimizi ödüllendirdik.

30 Eylül‘de öğle saatlerinde Sarıgerme kumsalını zor olsa da terkedip, Dalyan’a doğru hareket ettik. Kasaba merkezinden kiraladığımız bir tekne ile, çamur banyosu yapılan kıyıya, İztuzu sahiline ve Kaunos antik kentine gittik. Yol boyunca gördüğümüz nar ağaçları bizi çok etkiledi. Kaunos’u gezen tek misafir bizdik. Dalyan turunu tamamladığımızda hava kararmıştı.

Marmaris‘e girdiğimizde oteli bulmak zor olmadı ama karnımızı doyuracak yer bulmakta bir hayli zorlandık.

1 Ekim‘i Marmaris’in koylarına ayırdık. Yollar boş, koylar tenhaydı. İlk molamız Turunç oldu. Hemen yanındaki Amos Kalesi‘ne tırmandık. Kumlubük sahilini ve Akdeniz’i kuşbakışı izlemek güzel oldu. Tepeden baktığımız Kumlubük’ü bir de yerinde görelim deyip sahile indik, denize girdik. Buradan sonra tehlikeli ve zor bir yolu aşıp yarımadanın diğer ucuna geçtik. Yolda boş bir cafede mola verip karnımızı doyurduk. Bize çay getiren genç kıza Selimiye‘ye nasıl gideceğimizi sorduk. Bilmediğini söyledi. 10 km. ilerdeki kasabayı görmeden, dağın başındaki bu ıssız mekanda yaşıyordu. Bu dağlardaki çamlardan toplanan özel balları depolayıp Selimiye’ye doğru yola koyulduk. Sahilde mola verip Bozburun‘a geçtik. Burada da biraz dinlendikten sonra Hisarönü yoluyla Marmaris’e geri döndük.

2 Ekim‘de Knidos‘a geldik. Özellikle Datça-Knidos arası yorucu ve zor bir yolculuktu. Dar yoldan antik kente ulaştığımızda saatimiz 14:00’ü gösteriyordu. Bodrum feribotunu yakalamaya iki saat kalmıştı. Knidos’ta karşılaştığımız nefis manzara zor yolculuğumuza değdi. Fener ve liman büyüledi. Datça’da yolculuğumuzun en lezzetli yemeklerini keşfettiğimiz lokantayı tesadüfen bulduk. Yerel ürünlerin tadı bambaşkaydı. Bal, badem, reçel gibi buraya özgü ürünleri bagaja yükleyip saat 4’te kalkacak feribotumuza yetiştik.

Bodrum‘a geldiğimizde akşam oluyordu. Sahilde güneşi batırdık, bol bol gezip Bodrum’un tenha ve serin akşamının keyfini çıkardık.

3 Ekim‘de yolculuğumuzun resmi olarak son günüydü ve bu günü Efes ve Selçuk’a ayırmıştık. Ancak hiç hesapta olmayan bir gulet turuyla planlarımızı değiştirmek zorunda kaldık. Saat 3’e kadar bir guletin güvertesinde Bodrumun beyaz binalarını, akdenizin lacivert dalgalarını izledik.

Akşam Urla’da karnımızı doyurduktan sonra gezimizi Alaçatı’da sonlandırdık. 3 günlük Alaçatı macerasından sonra 6 Ekim gecesi yola çıktığımız noktaya, İstanbul’a geri döndük…

Yaklaşık 3 bin km. yol katettik, yorulduk ama gördüklerimiz, yaşadıklarımız her şeye değerdi…

AKDENİZ FOTOĞRAFLARI

ROTAMIZ

VİDEO




Leave A Comment

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir