Bugün veterineri aradık. Yeni bir randevu almak için… Bıcır hasta. Yemeğini yemiyor, suyunu içmiyor. Tuvaletini yapamıyor. Günden güne gözümüzün önünde eriyor. Günü uyuyarak geçiriyor. Uyandığında arada bir mutfağa gidiyor. En sevdiği yemek kabının yanına uzanıyor. Kaba uzun uzun bakıyor ama içindekilere dokunmuyor.

Bıcır’ı gören, tanıyan bilir. Kendi cinslerine göre irice bir kedidir. Yemeği çok sever. Kabına konani anında siler süpürür. Cüssesi, yürüyüşü, tavırlarıyla kendini kedi değil minyatür bir kaplan sanır. Yanına kimseyi yakaştırmaz. Ona yaklaşmaya çalışıp hasar almayan kişi neredeyse yok gibidir. Görüntüsüyle korkutmayı başaran bir kediden geriye halsiz, zorla yürüyebilen, yemeğini bile yiyemeyen bir kedi kaldı. Son bir haftadır bütün alışkanlıklarını yitirmeye başladı. 11 yılımızı birlikte geçirdiğimiz Bıcır’la artık yolun sonuna yaklaşıyoruz sanki. Şu anda ona verdiğim ödülünü almadı. Oysa en çok sevdiği şeydi bu çubuklar. Bir anda hepsini birden yemek için elime saldırır çoğu zaman parmaklarımı bu çubukların devamı olarak görüp yemeye çalışırdı. Az önce yanıma geldi, çubuğunu kokladı ve geri dönüp koltuğa doğru yürüdü. Şimdi uyuyor ve ben bu satırları onun tam karşısında yazıyorum. Bir yandan da fotoğraflarına bakıyorum. Eski fotoğrafları beni 11 yıl öncesine götürüyor. Güneşli bir California sabahına…

Onu bulduğumuzda henüz gözlerini yeni açabiliyordu. Long Beach’in okyanusa bakan bir bölgesinde, marinanın hemen yanındaki kayalıklarda karşımıza çıktı. Sahilde yürüyorduk. Havanın güneşli olduğunu hatırlıyorum. Okyanusa bakan kayalıklar arasından sesini duyduk. Durmadan miyavlayan kedi yavrusunu bulmak için sesin geldiği kayanın altına eğildiğimizde minik kediyi gördük. Oraya nasıl gelmişti, karnı açmıydı, bilmiyorduk ama tahmin ettiğimiz birşey vardı. Saklandığı oyuktan çıktığında kayalıklardan denize yuvarlanma ihtimali çok yüksekti. Etrafta annesi yoktu, ondan başka yavru da bulunmuyordu… 11 yıl önce güneşli bir okyanus sabahında avucumuza aldığımızda bugünlere dek sürcek bir sevginin başladığının farkında değildik. Eve getirdiğimizde miyavlaması durmuştu. Önüne bir kap su biraz süt koyduk. Sütü tercih etti. Onun için ilk alışverişimizi aynı gün yaptık. Önce yiyeceklerini sonra kaplarını aldık. Avucumuzun içinde beslemeye başladık. Gözlerini açıp odayı keşfe çıktığında bizleri gördü. Long Beach’te başlayan bu karşılaşmadan sonra onu yanımızdan hiç ayırmadık.

Yürümeye başladığı andan itibaren hareketini, avcılığını, iştahını hiç kaybetmedi. Evin altını üstüne getirirken bize karşı mesafesini de uzun süre korudu. Veterinere ilk götürdüğümüzde onun vahşi tavrı dikkatimizi çekmişti. Bizden başka kimsenin kendisine dokunmasına izin vermiyordu. Henüz 6 aylıkken kendisini kontrol edebilmek için iki klinik görevlisi aynı anda onu etkisiz hale getirdikten sonra veteriner aşısını yapabildi. Sakinleşmesi uzun sürdü. Bu tavrı her veteriner ziyaretinde artarak devam edecekti. Onu kontrol edecek klinik görevlileri Bıcır’ı tedavi etmeden önce sakinleştirmesi gerekiyordu. Bunu için de ekstra ücret talep etmeye başladılar. Etrafımızda Pitbull’dan Alaska kurduna yılana kadar çeşit çeşit hayvan varken bizim ‘sevimli’ kedimiz bir anda hepsinden daha tehlikeli bir ortam yaratabiliyordu.

Veteriner adını sorduğunda Bıcır demiştik. Anlamadı. Ne anlama geldiğini açıklamaya çalıştığımızda güldü. Bize bıcır bıcır haliyle sevimli gelen kedimizin atalarının en son evcilleşen çöl kedilerinden olduğunu orada öğrendik.

Henüz 3 aylıkken onu uzun bir yolculuğa çıkardık. Atalarının yaşadığı topraklara doğru bir yolculuktu bu. Arabada sakindi. Mojave Çölü’ne oradan Arizona’nın ortalarına, Grand Canyon’a kadar uzandık. Seyahatimiz birkaç gün sürdü. Birlikte unutamayacağımız ilk gezimizdi bu. O günlerde Bıcır’ın da bizim de birkaç yıl sonra dünyanın başka bir köşesine uzun bir yolculuğa çıkacağımızdan haberimiz yoktu.

Onu bulduğumuz Long Beach’te 8 yıl geçirdik. Üç ev değiştirdik. Kedilere hiç ısınamadı. İnsanları yanına yaklaştırmıyordu. Bizim dışımızda kimse ona dokunamıyordu. Dışarıyı sevmiyordu. Zaman zaman onu bulduğumuz kayalıklara, okyanus kenarına, parklara götürmeye çalıştık. Diğer kedileri gördüğünde kucağımızdan hiç inmedi. Yere bıraktığımızda hemen üstümüze sıçrayıp kafasını kollarımızın arasına sokmaya çalışıyordu. Evi dışarıya tercih ediyordu. Onu bir daha sokağa hiç çıkarmadık. O da zaten evden ayrılmak istemiyordu. Arada bir kapıyı açtığımızda koridorda tur atıyor, kapıları kokluyor ayak sesi duyduğunda telaşla geri dönüyordu. Yaşadığı ortamın her köşesini dilediği gibi kullanıyordu. En sevdiği yerlerden biri ocağın üstüydü. Yemek yapmadan geçen günlerin sorumluluğunu kendisine yüklüyorduk. Aslında dışarda yememizin de bir anlamda bahanesiydi onun ocak sevgisi. Musluğu da çok seviyordu, dolayısıyla suyu da. Her ay düzenli yıkanır ama kurulanmaktan nefret ederdi. Güneşli bir köşeye çekilip saatlece kendi kendini kurulardı. California’nın güneşini bizden çok seviyordu Bıcır.

Yılda bir kez muaynesi vardı ve her seferinde tatsız olaylar yaşanıyordu. Veteriner Bıcır’ın vahşi tavırlarına alışmıştı ama Bıcır onlara hiç alışamadı. Resmi kayıtlarda adı Princess olarak geçiyordu. İsmi her seferinde veteriner görevlileriyle aramızda ilginç diyaloglara neden oluyordu. Adı ‘Prenses’ olan vahşi bir kedinin ortalığı birbirine kattığı veteriner ziyaretlerinden en az onun kadar bizler de nefret ediyorduk.

 

2008’in sonbaharı yaklaşırken Türkiye’ye geri dönüş işlemlerimiz başlamıştı. Hiçbir şeyi onun bu yolculuğu nasıl yapacağını düşündüğümüz kadar düşünmüyorduk o günlerde. Ya bu yolculuğa bünyesi dayanmazsa, 20 saate yaklaşan yolculuğu ya bitiremezse diye durmadan düşünüyorduk. Veteriner, Bıcır’ın güçlü bir kedi olduğunu ve bu yolculuğu problemsiz tamamlayabileceğini söylediğinde içimiz az da olsa rahatladı. Çünkü onu geride bırakmak istemiyorduk. Yıllar önce onu bulduğumuz kayalığın önünde onu bırakıp hayatımıza devam etmemiz mümkün değildi. Bizden başka kimseyle beraber olamayacağını biliyorduk. Sokakta da yaşayamazdı. Kaldırımlar ona göre değildi. Bir hayvan barınağına bırakmamız da sözkonusu olamazdı çünkü Bıcır’ı bakmaya aday hiçkimseyi gözümüzde canlandıramıyorduk. Kararımızı verdik. Ne olursa olsun Bıcır da bizimle birlikte Türkiye’ye gidecekti. Onu yanımızdan ayırmayacaktık. Gerekli işlemleri yaptık. Onun resmi kayıtlarıyla birlikte veteriner iznini alıp Los Angeles havaalanına doğru yola çıktık. Birlikte, uzun yıllar yaşadığımız mahallemize son bir kez daha bakıp mahallemizden ayrıldık.

5 saatlik uçak yolculuğundan sonra önce New York’a oradan da 10 saatlik İstanbul yolculuğuna hep beraber çıktık. Zor bir yolculuktu. En heyecanlı bölümü ise havaalanlarında güvenlik kontrolünden gecerken yaşandı. Kontrollerde Bıcır’ı çantasından çıkartıp güvenlik kapısından kucağımızda geçirmemiz gerekiyordu. Etraftaki karmaşa, gürültü ve insan kalabalığı arasında Bıcır’ı etkisiz hale getirip güvenlikten geçirmek kolay olmadı. Bu işlemler sırasında pasaport ve paralarımızın olduğu çantları kontrol kapısında unuttuk. İri yarı güvenlik görevlilerinin Bıcır’ın yüz ifadesi karşısında yaşadıkları şaşkınlığa tanık olduk. Ona şirinlik yapmaya çalışan polisleri Bıcır’ın pençelerinden korumak için çok uğraştık. Sonunda Bıcır’ı Türkiye’ye getirmeyi başardık.

Yeni evine uyum sağlaması kolay olmadı. O da bizim gibi bu yeni ortama alışmaya çalışıyordu. Bir süre sonra bunu başardı. Yeni mekanında onu en heyecanlandıran köşe mutfaktaki pencerenin önüydü. Pencereye gelen güvercinleri seyretmeye bayılıyordu. Onları yakalamak için yaptığı hamleler her seferinde camda son buluyordu. Bir süre sonra güvercinler de bu saldırgan kedinin cam engelini aşamayacağını farkettiler. Bıcır’ın hamlelerine karşı kanatlarını bile kıpırdatmadan camın diğer tarafından içeriyi izlemeye devam ettiler.

Bıcır Türkiye’deki evine uyum sağlamıştı. Her köşeyi benimsemişti. Bizlerin de onunla aynı ortamda yaşamasına sanki izin vermiş gibiydi. Bu rahatlık birkaç ay sürebildi. İsviçre’ye taşınma hazırlıkları yaparken etraftaki kutulardan rahatsız olan Bıcır, birşeyler olacağını anlamış gibiydi. Onu yeni adresimize birlikte götürmek için yine hazırlıklara başladık. Bu seferki işlemler kolay olmadı. Önce veterinerden sağlık raporu aldık, bunu Tarım Bakanlığı’na onaylattırdık. Bütün kontroller yapıldıktan sonra 3 aylık sürenin geçmesini beraber bekledik. Onu yanımızda götürebilmek için bütün planlarımızı yeniden gözden geçirdik. Herşey hazır olup yeni evimizi bulduğumuzda Bıcır’ın 3 aylık İstanbul’da bekleme süresi de dolmuştu. Bir kenti daha birlikte terkettik. Yeni adresimiz Zürih’ti. Bu onun son yolculuğuydu. 9 yaşını geride bırakmıştı. Zürih’teki yeni evine ısınması biraz zaman aldı. Ama alıştıktan sonra da evin keyfini en çok çıkaran o oldu.

2010 yılının ilk günlerinde uzun bir tatil dönüşü Bıcır’la oynarken karnındaki şişliği farkettik. Hemen veterinere götürdük. Bıcır’ın en nefret ettiği işlemi yeniden yapıyorduk. Görevliler kafesinin kapısını açmaya cesaret edemedi. Her zamanki gibi çok vahşiydi. Kimseyi yanına yaklaştırmıyordu. Sonunda bayıltmaya karar verdiler. Rontgenleri çekildi. Biopsi yapıldı, kan tahlilleri kontrol edildi ama karnındaki şişliğin ne olduğunu anlayamadılar. Kanserden korkuyorduk ama İsviçre’nin en önemli hayvan hastanesinin veterinerleri Bıcır’daki problemin teşhisini koyamadı. Bıcır’ın ayılması yine her zamanki gibi zor oldu. Kendine geldikten sonra normal hareketlerine devam etti.

Aradan aylar geçti. Karnındaki şişliğin büyüdüğünü farkediyorduk. Bıcır’ı tekrar veterinere götürüp bayıltmalarına karnını açıp bakmalarına izin vermek kolay değildi. Artık yaşlanmıştı. En son bayıltıldıktan sonra kendine gelmesi zor olmuştu. Bir kez daha bayıltılırsa ayılamama ihtimali vardı. Bunu Bıcır’ı yakından tanıyan Türkiye’deki veterineri de söylemişti. “Kalan süreyi huzur içinde evinde geçirmesi onun için iyi olur” diyordu. Biz de aynı görüşteydik. Böyle durumlarda 3 aylık bir süreden sözediliyordu. Bıcır’ın eski veterineri “Bir veteriner olarak ameliyat edilmesini tavsiye ederim. Ancak ameliyatın sonu her zaman başarılı olmayabilir. Ama bir kedi sever olarak Bıcır’ın kalan süreyi evde huzur içinde geçirmesini isterdim” diyordu.

Bu olayın üstünden 1.5 yıl geçti. Bıcır karnındaki kitleyle 1.5 yıl yaşamayı başardı. Bu süre içinde hiçbir sorunla karşılaşmadık. Günlük faaliyetlerini eksiksiz yerine getiriyordu. Bir hafta öncesine kadar herşey normal görünüyordu, ya da biz öyle sanıyorduk.

Geçenlerde en çok sevdiği şeylerden biri olan sabah gürültülerini, bizi uyandırma çabalarını yapmadığını farkettik. Kucağıma alıp evin içinde tur attığımda hareketsiz tavrı normal değildi. Mamasını yemiyor, bize yaklaşmıyordu. Mutfağa gittiğimde ayak altında dolaşan Bıcır bizi yattığı koltuktan seyrediyordu.

Artık en sevdiği yemekleri zorla yedirebiliyoruz. Suyuyla bile oynayamıyor. Bütün gün uyuyor. Uyumadığı anlarda da koltuğundan ayrılmıyor. Eskisi gibi yanımıza gelmiyor, ayaklarımızın arasında dolaşmıyor. Yolumuzu kesip bizi mutfağa çekmeye hiç çalışmıyor.

“Bıcır son günlerini mi yaşıyor?” Bu soru birkaç gündür kafamızı kurcalıyor. Zorunlu olarak onu bir kez daha veterinerine götürmeyi düşünüyoruz. Yine zorla çantasına sokacağız. Yine görevliler onu masaya alıp kontrol etmeye çalışacak. En kötüsü yine bayıltacaklar Bıcır’ı. Dün veteriner den randevu aldık. Yarın muayenesi var. Herşeye hazırız. Belki ayılamayabilir ya da “ameliyat” derlerse bu operasyonu atlatamayabilir. Yaşı çok ilerledi. Bu halsiz vucudu bu kadar acıya dayanamayabilir. Üstesinden gelmesi zor günler onu bekliyor. Bizi de tabii… Bu operasyondan çıkma ihtimali zayıf ama onun için küçük de olsa bir şansın var olduğuna inanıyoruz. Bu inancımız olmasa onu tekrar veterinere götürmeye karar vermezdik.

Bıcır’la 11 yılımızı birlikte geçirdik. Dileğim önümüzdeki yıllarda da yanımızda olması. Kimseyi kendisine yaklaştırmayan bu vahşi kedi bizi kendi ailesi olarak gördü. Gözünü bizimle açtı.

11 yıl önce okyanusa bakan bir kayalığın kuytusunda avucumuza aldığımız Bıcır’ı yarın kucağımızda veterinere teslim edeceğiz.

Bıcır benim için ilk tecrübeydi aslında. Onu eve getirene kadar hiç evcil hayvan deneyimim olmamıştı. Uzaktan sevmekle yetinirdim. Onu tanıdıktan sonra bu durum değişti. Birlikte yıllarımız geçti. Yolculuğumuzda en yakın dostumuzdu bizim. Bu dostumuz şimdi gözümüzün önünde eriyor ve elimizden fazla birşey gelmiyor.