1800’lü yıllar Vahşi Batı’ya başlayan göçün en yoğun olduğu bir dönemdir. Batıda varolduğuna inanılan altın uğruna zorlu yolculuklar başlamıştır. Bu dönemde batıya yönelen bazı insanların yolu bir vadide kesişir. Yıl 1849’dur ve bu vadinin adı sonraları Ölüm Vadisi (Death Valley) olarak anılacaktır. O yıl, yolu bu ıssız çöle düşenlerin büyük bir bölümü, vahşi yaşam şartları nedeniyle şanslarını başka topraklarda aramaya karar verip bu ‘uğursuz’ bölgeyi terkederler. Ancak kendilerine “49’lular” denen bir grup, altın aramak için ısrar eder ve vadiye girer. Çıkışları biraz zor olur…

Grubun yarısına yakını son nefeslerini vadide verir. Hayatta kalanların bölgeyi terketmesi zannettikleri kadar kolay olmaz. Yollarını kaybederler. Erzakları tükenmiştir. Vadiden çıkmayı başaranlardan biri geride kalan vadiye bakar ve ‘Hoşçakal Ölüm Vadisi’ der. O günden sonra bu söz yolu vadiye düşenlerin en çok kullanmak istedikleri söz olur. Bu üç kelime Ölüm Vadisi’nden çıkışı simgeler. Geride kalan cehennemi bir daha görmemek üzere veda edişin simgesi olur. Yolu bu vadiye düşenlerin söylemek için can attıkları bir sözdür ‘Hoşçakal Ölüm Vadisi’.

Los Angeles’tan başlayan yolculuğumuzun büyük bölümü Mojave Çölü’nde geçti. San Bernardino, Victorville ve sonrasında başlayan o uçsuz bucaksız çöl. 395 numaralı karayolu bizi önce Ridgecrest kasabasına sonra da Death Valley’in sınırına kadar götürdü. Bugüne kadar yaptığım yolculuklar içinde gördüğüm en ıssız karayoluydu bu. Dümdüz bir yolda ortalama 120 km. hızla saatlerce gitmemize rağmen manzarada en küçük bir değişiklik olmamıştı.

Dünyanın bu en sıcak, en kuru ve aynı zamanda en derin noktasında uzanan kum tepeciklerine günün ilk ışıklarıyla ulaştık. Yaklaşık iki saatlik bir yürüyüşten sonra bölgedeki en yüksek kum tepesine tırmanmayı başarmıştık. Nefes kesen büyülü bir görüntüydü gördüklerimiz. Lacivert dağlar, tuz kraterlerinden oluşan dümdüz bir vadi tabanı ve üzerinde bulunduğumuz kum tepecikleri…

Tuz Deresi vadinin ilginç noktalarından biri. Yılın birkaç ayı akan su, kalan zamanda sıcak nedeniyle dere yatağına ulaşamadan buharlaşıyor. Su içilemeyecek kadar tuzlu. Tuz oranının fazlalığı nedeniyle derede yaşam yok. Furnace Creek adı verilen turistik kasaba aynı zamanda vadinin merkezi olarak da biliniyor. Başka bir deyişle çöldeki vaha. Palmiye ağaçları, golf sahaları, müzesi, retorant ve kafeleriyle modern bir vaha.

Vadinin güneyindeki Badwater, Amerika kıtasının karadaki en derin noktası. Deniz seviyesinin 85 metre altında, tuz kraterleri üzerinde yürümek oldukça ilginç, bir o kadar da zevkli. Bu nokta yaz aylarında dünyanın en sıcak ve kurak yeri olarak da biliniyor. Kış aylarında ortalama 35 derece olan sıcaklık yazın 60 dereceye kadar ulaşabiliyor. Zemin ısısı ise 90 dereceyi buluyor. Yazın bu noktada yapılacak kısa bir yürüyüş ayakkabıların erimesine neden olabiliyor. Vadide gece ise son derece soğuk oluyor. Gündüz kavrulan vadi akşam olunca donuyor.

Dünyanın en derin noktalarından birinin yanında yükselen 1670 metrelik Dante Zirvesi, vadide güneş batımını seyretmek için bölgenin en ideal noktası. Kızılın tüm tonlarını buradan görmek mümkün.
Vahşi Batının bu ilginç köşesinde geçirdiğim iki uzun günden sonra Death Valley’e veda etme zamanı gelmişti. Las Vegas’a doğru yola çıktım. Önümde uzanan yolun vadiyi gören bir noktasında durdum. Yaklaşık 150 yıl önce “49 lular” ın o ünlü vedasını hatırlamıştım.

‘Hoşçakal Death Valley’…
12 Aralık 2004 tarihinde Cumhuriyet Gazetesi’nde yayınlandı




Leave A Comment

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir